Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

26 Ekim 2015

kof

Hayatım boyunca kaynağını tam olarak bilemesem de, hep yoğun bir duygu ile yaşadım. Hırsım, sevgim, kör kütük veya bir kaç günlük ömrü olan basit aşklarım, en ufak şeyde bile büyüyen heyecanlarım, arkadaşlıklarıma duyduğum bağlılıklarım veya dönem dönem herkesten kaçarcasına yaşamama neden olan o saçma öfkem.

Şimdiye kadar yaşarken, içimde bunlardan biri hep vardı ve bunlarla yaşıyordum. Bunlardan biriyle yaşadığımın farkında olarak yaşıyordum. Sanki ölünceye kadar, bunlardan birinin varlığıyla da yaşamaya devam edecekmişim gibi sanırdım. Sanki beni yaşatan, beni hayvandan ayıranın bu yoğun duygulardan biriydi gibi hissediyordum.

Yani öyle geliyordu bana. Hem bunlardan biri olmadan insan nasıl yaşardı ki.
Açıkçası bunlardan birinin bile insanın içinde var olmadığını, olamayacağını hiç düşünmedim. Varlıkları bir zorunlulukmuş gibi sanırdım ve bu yüzden her konuda heyecanlı heyecanlı yaşadım.
Ama şimdi hiçbir şey hissetmiyorum. Öyle kof, öylesine anlamsız bir hafiflikteyim ki, bazı günler yaşadığımdan bile emin olamıyorum.
Sahi, siz nasıl yaşıyorsunuz.


24 Ekim 2015

değişmek veya değişmemek. işte bütün sorun bu cnm.

"insan her şeye rağmen negatif anlamda değişmemeli, nasıl olmak istiyorsa yola öyle devam etmeli. yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen güçlü kalmalı, asla boyun eğip kişilik değişimine girmemeli”ye benzeyen, onlarca kucak dolusu cümlem vardı.
değişmenin veya değişmemenin sadece bize bağlı olduğunu savunan söylemlerimdi bunlar.

çok değil, daha 3 hafta öncesine kadar tüm kelimelerin BÜYÜK harflerden oluştuğu cool cümlelerimden bahsediyorum.
ne pahasına olursa olsun, inandığı gibi yaşaması gerektiğini canla başla savunduğum günlerin üzerinden henüz 1 ay bile geçmedi.
ama 1 ay bile geçmemişken şimdi değiştim, fena şekilde üzdükleri için değişmek zorunda kaldım. beni üze üze değiştirdiler amınakoyim.

demekki insan hayal kırıklığı yaşayınca değişiyormuş. bunu biliyordum aslında, ama unutmuşum, tekrar hatırladım. 
demekki kırıla kırıla.. hatta kalbin artık kırılacak yeri kalmayınca, insan değişiyormuş. insan kendini değiştiriyormuş. bir yılanın kabuk değiştirmesi gibi, kendini yeni baştan yaratıyormuş. bunu şimdi doya doya anladım. 

insan, biraz umudunu kaybedip umutsuzluğa kapıldığı için değişiyormuş.
demekki dünya böyle bir yer, demekki insanların içi gerçekten küf tutmuş.. 
ama yani hem neden onları anlamamakta bu kadar ısrar edip bol bol tartıştımki.
ahh ahh kalın kafam.. kalın kalbim.. şimdi tamamı BÜYÜK harfleden oluşan o kucak dolusu cümleleri al götüne sok.

çünkü sen de değiştin, eski senden eser bile kalmadı.


21 Ekim 2015

kafamda? deli? sorular?

Ve olan oldu, dipçiğim kalkmıyor.
Evet evet cidden kalkmıyor. Önceden meme görünce hazırola geçen dipçik, şimdi hiç tınlamıyor bile. Sanki el, kol gibi normal bir uzuv görmüşcesine öyle sallandığı yerden baygın baygın sallanıp duruyor. Oysa evet aslında meme normal bir şey, hatta cidden normal bir şey ama nedense ben seksi bi meme görünce inanılmaz tahrik olurdum. Ama şimdi hiç öyle yanlışlıkla karşılaşmak dışında özellikle baktığım-bakındığım olmuyor bile.
Gerçi bak bunları söylerken aklıma, başkasının dipçiği'nden de artık etkilenmediğimi anımsadım. Hatta geçenlerde (ana baksana geçenlerde diyorum) girdiğim porno sitesinde sik görünce öğğğkkk olup hemen çıktım. Lan acaba ben heterolaşıyo muyum, ne oluyo bana.
Oysa ben bildiğin sik sever değil, adeta sike tapan bi ibneyim. Hatta erkek olsun, çamurdan olsun havasıyla yaşayan pisliğin tekiyim. ama son günlerde hiç de öyle olmuyor. Sikimi işemek dışında kullanmıyorum desem yeridir.
Gayet 2 haftadır elime yarrak bile almadım. Kendi kendime bile osbir çektiğim çok nadir oluyor.
Lan acaba sonbahardan mı?


16 Ekim 2015

neyi tam olarak neden yaptığımızı bilmiyoruz. yapmaya devam ediyoruz.

Oldum olası sonbaharları sevemedim gitti gitti. Çocukken de sevmezdim, gençliğimde de sevmedim, şimdi yaşlanıyorum hâlâ sevemedim. Aslında gençliğimde; yaşlandıkça sonbaharları severim diye düşünüyordum ve neden sevmediğim konusunu üzerine çok durmadan geçiştiriyordum. ama şimdi yaşlanmaya başlamışken hâlâ sevmediğimi görünce ve sevemeyeceğimi iyice belleyince, artık kabullendim. Ben sonbaharla anlaşamıyorum. Dökülen yapraklar, zamansız yağan yağmurlar falan hepsi can sıkıcı. Belki de bana ölümü hatırlatıyor diye olsa gerek, ya da başka sebeplerden dolayı.

Son yıllarda ise sonbaharları sevmememe başka bir neden daha eklendi, o da baş ağrısı. Başım bu aylarda fena şekilde ağrımaya başlıyor ve şu havalar tam etkisini kaybedip başka bir mevsime geçinceye kadar da ağrımaya devam ediyor.
Şu bir kaç gündür yine ağrıyor ve ben artık başımı ciddi ciddi koparıp atmayı düşünüyorum. Yani bi baş ne kadar ağrıyabilirse o kadar ağrıyor. Hatta bazen sınırlarını bile zorluyor. Daha ne kadar ağrıyabilirim diye beni denemeye devam ediyor.
Dün o kadar ağrıdı ki öğleden sonra yatağa girdiğimde, hemen uyuya almışım. Akşam 9'da uyanınca tekrar uyudum ve sonra gece 11'de uyanınca da nette takılıp sonrada gece 2'de tekrar uyudum. Sabah 11'de kalktım, başım hala ağrıyor. Şu an saat akşam 7 oldu ve hafif bir ağrıyla beraber devam ediyor. bilmiyorum yani, tamam, baş ağrısı falan ama sıkıldım iyice.

Bu arada geçen gün, ev arkadaşı bulmak için verdiğim ilanlara bir kaç kişi döndü ve görüştüm. Adamın biri geldi; evliymiş yeni boşanmış ve evi barkı karısına bırakıp çıkmış evden. Bir daha o karının yüzünü görmek bile istemiyorum falan diyordu. Baktım olay biraz karmaşık, beni de içine çekecek şekilde daha bi karışacak, bunun üzerine; ben de biraz yüksek ücret istedim. Amacım onun kabul edemeyeceği bir ücretle, evi tutmamasını sağlamaktı ve adam da bu ücret fazla deyip gitti.
Öğleden sonra başka bir adam geldi, eve baktı falan filan benimde kafama yattı, uygun fiyat söyledim ve düşünüp döneceğini söyleyerek gitti. Ama ertesi gün olumsuz cevap döndü. Ben de o sırada başkasına gel eve bak dedim ve adam çıktı geldi.
45 yaşında, kır saçlı, kilolu, işinde gücünde bir adam. Fiyatı söyledim, eve baktı ve tamam dedi.
2 gün sonrada geldi yerleşti. Kirayı bölüşecek olmamız iyi oldu. en azından şu parasız günlerde iyi gelir.  Bakalım nasıl olacak.

Adamla çok fazla konuşamıyoruz, o sabah erken saatlerde kalkıp işe gidiyor, akşam geç saatlerde geliyor. Ben o saatlerde ya uyumuş oluyorum, ya da yeni uyanmış oluyorum. O da geldiği gibi odasına girip uyuyor. Eğer olurda şans eseri salonda karşılaşırsak iyi akşamlar veya günaydın diyoruz birbirimize o kadar.
Yani iki yabancı olmamız tabiki normal ama bu kadar yabancı olmak ne bileyim bana çok fazla soğuk geldi.
Öte yandan adam geceleri uyurken kapısını arkadan kitliyor ve odasının ışığını da hep açık bırakıyor. Lan elektrik faturasını bölüşcez tamam da, yani uyuyorsun kapat o ışığı. Boşuna girmesin diye gidip söylenmemek için kendimi zor tutuyorum.

Gerçi artık alıştım, belki de adam korkuyor, ki zaten korkmasa kapıyı arkadan kilitlemez. Ama kilit mevzusu fazla tuhaf değil mi? Resmen benden korkuyor :(
Lan ben o kadar korkunç biri değilim. Üstelik burda korkması gereken biri varsa o da benim, çünkü o benden iri ve daha güçlü. Üstelik o eve geldiğinde ben kapılarım falan filan ardına kadar açık bi şekilde uyumuş oluyorum. Ki kitlemek aklımın ucundan bile geçmiyor. Lan kendi evimde dışlandım resmen.
Neyse, onun dışında hafta sonları evde kaldığında yemek yapıyor ve ciddi anlamda eli çok lezzetli. Muhteşem denecek kadar güzel yemek yapıyor. Resmen bu yönünü kıskanmıştım. ama sonra geçen mutfakta biraz lafa tuttum adamı ve yemek yapmayı nasıl öğrendiğini anlatınca, içim bi tuhaf oldu. Çünkü yemek yapmayı hapiste öğrenmiş. Zaten sohbetimiz boyunca da "allah kimseyi hapse düşürmesin" deyip duruyordu. Sanki allahın işi gücü yok bizi hapse düşürmek için plan yapıyormuş gibi..

Hapse düşmesinin nedeni ise, adam eskiden deli paralar kazanan bi tekstilciymiş, yatları, katları, ofisler vs varmış. ama sonra bi ara bunlar ailece büyük başka bir işe girişmişler ve ne olmuşsa olmuş, iş ters gitmiş. Sonra da o iş diğer işlerine de etki edince, yavaş yavaş ellerindeki yatları katları çıkarmaya başlamışlar. Ama işi toparlayamamışlar ve 1-2 yıl içinde ellerinde avuçlarında ne varsa hepsini kaybetmişler. İflas edip çekleri de geri dönmeye başlayınca adam üçkağıtçılıktan tutuklanıp hapse atılmış. Tabii bu arada karısı onu terketmiş ve 2 çocuğunu da alıp başka bir adamla evlenmiş, ailesi falan adam hapiste olduğu müddetçe hiç arayıp sormamış ve ablası dışında kimse de ziyaretine gelip gitmemiş. 3 yıllık hapis cezasından sonra, serbest bırakılınca bu sefer de tek başına işine gücüne sarılmış ve işte şimdi yine küçük bir tesktil atölyesi açıp işleri yoluna koymaya başlamış.
Neyse işte böyle bir adam.

Belki de bu yüzden odasının kapısını kitlemesini ve gece uyurken ışığı açık bırakmasını normal görüyorum. Ama ne bileyim yine de ben evde tek başımaymışım gibi hissediyorum. Tek farkı cebimden çıkacak paranın azalmış olması. Onun bu evde yaşıyor olmasının hiçbi farkı yok. Hiçbi farkı yoksa ne diye aynı evde olalım ki.. Bu biraz canımı sıkıyor.

Şimdi böyle dedim ya; aklıma; blogun daimi yeni okuyucularından Zeynep'in söylediği cümle geliverdi. Zeynep şöyle demişti mailinde; "sen aslında sevgili mevgili aramıyorsun. sen, seni olduğu gibi kabul edecek, sevecek bir aile arıyorsun."
yani o mail üzerine ciddi ciddi düşününce hak vermiştim. hele şimdi bu adamın da böyle odasına kapanıp hiç konuşmayacağımızı görünce hepten hak verdim. galiba ben sevgili ayağına, ev arkadaşı ayağına kendime bir aile arıyorum. başka da bi sik aradığım yok.
çektiğim saksolar, yediğim yarraklar, siktiğim götlerin hepsi aslında beni sevsinler diye verdiğim ödünlerden başka bir şey değil.
belki de seks'i sadece seks yapmak için, zevk almak için yaparsam işleri yoluna koyabilirim. yani siktiğim kişileri veya beni siken kişileri ailem olmalarını isteyerek değil de, sadece işte sikmek istediğim için sikersem, hayatımda bir şeyler değişebilir. ama işte ben bu sikiş sokuş olaylarının altında aslında başka hesaplar yaparak yaşadığım için de hiçbir şey düzgün olmuyor ve böyle yaşamaya devam edersem de hiç düzgün olmayacak...

12 Ekim 2015

Kendimi yine kaybettim, hükümsüzüm.

İnsan değişim geçirdiğinde onu hissediyor.
Hatta onu öyle bi derinden, öyle bir içten bir şekilde hissediyorki, kelimelere tam olarak dökemesede, o değişimin farkında olup, değişimin ne olduğunu tüm zerresiyle biliyor.
Bugünlerde de işte yine öyle bir değişim içerisindeyim. Bundan önceki değişimi, tetikleyen olayı 3 yıl önce yaşamıştım ve bu yazıda ( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2012/06/kendimi-kaybettim-hukumsuzdur.html ) yazmıştım. O değişim sonrası seks hayatım büyük bir evrim geçirdi ve o günün dönüm noktası olduğunun fazlasıyla farkındayım..

Şimdiki değişim ise, daha farklı. Daha korkutucu ve daha beter.
Bu değişim ise aşk'a dair. Şöyle söyliim:
Artık aşık olamayacağımı ve bir daha birini sevemeyeceğimi fark ettim. Sanki tüm aşık olma haklarımı tükettim gibi bir his.
Sanki bir daha birinin peşinden koşmayacak mışım gibi bir his. Öylece sanki içim taşlaşmış gibi, sanki hiç kalbim yokmuş gibi, kimseyi sevemiyecekmiş gibi yaşayacağımı hissediyorum ve  bundan çok korkuyorum.

Buraya yazmasam da, şu son 3 ayda yaşadığım bir kaç şey de bu sevmeme olayımı tetikledi. Hepsinin toplamında da, en son bayramda yaşadığım bir olay, her halükârda içimde yaşamaya devam eden ve beni aptala çeviren aşk'a dair bölümü acımasızca aldı götürdü. Sanki böyle elimi kolumu koparmışlar ve koparmalarına rağmen de, bir kaşık uzatıp önümdeki tabakta bulunan yemeği gösterip "ye" diyorlarmış gibi hissediyorum.

Yaşadıklarımın toplamında ise, bunu tetikleyen şey; sadece bir kişinin davranışı oldu.
Öyle yani, onun o hareketinden sonra, bedenimdeki iç organlarımın hepsini alıp çöpe atmışlarda, beş para etmez bi şekilde kup kuru bi bedenle öylece kalakalmışım gibi hissediyorum..


9 Ekim 2015

Part4: Dağınık Saçlı ile karşılaşmak


…Açık kalan bir musluktan akıp giden su gibi aylar da hızla aktı geçti.
Her şey gibi zamanda çabuk geçiyordu, sayılı veya sayısız fark etmeksizin günler hemen bitiyordu. Yeni insanlarla tanışıyordum ve aklımın büyük bir köşesinde Dağınık Saçlı durup öylece bakıyordu.

Üstelik başka insanları sevdiğim de oldu, uğruna gebermeyi göz aldığım erkeklerden bazılarıyla tanıştım. Ama sonra ne oluyorduysa o hep aklımın bir köşesinde duruyordu.
Birilerini severken bile kendimi Dağınık Saçlı’nın evinin oralara buluyordum. Tabii o zamanlar evlerimiz bir kaç sokak uzaklıkta olduğundan olabilirdi, ama belki de aslında bilinçaltım, Dağınık Saçlı’yla karşılaşma ihtimallerini yükseltmek için beni öylece gezdirip duruyordu.
Hafta sonları öğlen saatlerinde, hafta içi ise sabah saatlerinden evinin karşısındaki bakkala gidiyordum. Gözüm evinin penceresinden ayrılmadan bakkaldan ciklet gibi ucuz şeyler falan alıp çıkıyordum. Aldığım cikletleri bazen çiğnemeden attığım olurdu veya sokaktaki dilencilere veriyordum
ama onunla hiç karşılaşmıyorduk.
Oysa ben onunla karşılaşmak için kuduruyordum
ama karşılaşmadık, öylece yaşayıp gittim.

Aradan 8 ay geçmişti ve bir gün yine bar’a gittiğimde karşılaştık, onu gördüğümde adeta herkes ortadan kayboldu. sanki müzik bile çalmıyordu. sanki tüm dünyada biz ikimiz kalmışız gibi hissediyordum. Bana çarpıp geçenlere normalde ters ters bakmam gerekirken, fark etmiyordum bile. Orada öylece o leş gibi mekanda, taxak kokusundan nefes alınamayan mekanda öylece ona baka kaldım. Üstelik içim huzurla dolmuştu.
Hele o benim bu aptallığımı fark ettiği anda, yüzüne yerleştirdiği o varla yok arasındaki tatlı gülümsemesiyle bana bakınca, sanki aradığım şeyin o gülümsemesi olduğunu sandım. içim bi tuhaf oldu, sanki hamileymişim gibi başım döndü..

Zaten o piç de ona aşık olduğumu, onun için gebermeye hazır olduğumu anlamıştı.
Ama buna rağmen, kendimi ağırdan aldım. İlk karşılaşmamızda sadece selam verdik birbirimize ve şaşırmak ile şaşırmamak arasında gidip gelirken, içimden kopup gelen tükürüklü bir şekilde yanağını öpme isteğini bastıramayıp, utangaç bir şekilde sakince uzanıp yanağını öptüm. Bu hareketim üzerine, Dağınık Saçlı bana dönüp muzipçe kaşlarını çatarak baktı ve sert bir şekilde gülümsedi.

Onu sikmek istediğimi çok fazla belli etmiş olmalıydım ki belirsiz olan o tatlı gülümsemesi, yüzünde hepten belirginleşmiş bir şekilde dişleri görünerek güldü.
Önüme bakarak “seni gördüğüme çok sevindim” diyebildim ve o’nun “Teşekkürler, ben de” demesiyle konuşmamız bitti.
Benden bir adım daha bekliyordu ama artık adım atacak takatim kalmamıştı. Çok yorgundum ve doğrusu nasıl bir adım atacağımı da bilmiyordum. BU yüzden o benden bir şeyler söylememi beklerken, hiçbir şey de diyemedim. öylece kaldım karşısında, adeta Muhammed’in gelip beni atması için orada dikilip duran putlardan birine dönüştüm.
Gülümsemesi büyüdükçe büyüdü ve “var mı bir şey” dedi, nefesim tutuldu. Tüm alfabeyi unuttum, konuşamadım, dilim götüme kaçar gibi oldum, ama sonra kendimi toparladığım tek bir saniyede “hayır” diyebildim ve yavaşça uzaklaştım yanından.

Arkamdan baktığını hissedebiliyordum ve bu yüzden götümün sağa sola çok fazla sallanışını engellemeye çalışarak, barın o pis kalabalığına karıştığım ilk anda derin bir nefes alıp verdikten sonra götümü rahat bıraktım.
Bardan çıkıp, eve geldim, onun daha önce geçirmiş olduğumuz ilk geceyi hatırlayıp osbir çekerek boşaldım ve uyuya kalmış oldum.

Devamı gelecek…

5 Ekim 2015

trajikomik

Dün gece canım fena şekilde sıkıldı. Eski yavuklularla çekildiğim fotoğrafları açıp tek tek baktım.
Ne kadar da mutluymuşum, hepsinde de gülmüşüm, üzgün olduğum tek bir fotoğrafım yok. Üzerimde siyah montum olan fotoğrafı çekerken, çirkinliğim görünmesin diye ağzımı eğip bükmüşüm, saçlarımı yeni kestiğim beyaz tişörtlü fotoğrafta sakalım yüzünden hepten tipsiz çıkmışım, kaşlarım çok kalın olduğu için bıyık bırakmamam gerektiğini anladığım fotoğrafıma bakarken, üzerimdeki kareli gömleğin uzun zamandır ortalarda görünmediğini farkettim. Bıyık bırakınca "üç kaşım varmış" gibi bir his yaşadığımı da bu fotoğraf sayesinde anlamıştım. Bıyık bana yakışmıyor.

Sahi o gömleği her giydiğimde biz kavga ederdik onunla ve ben her kavgadan sonra saçımı veya sakalımı keserdim. Bunu şimdi hatırladım.

Sakalın bana yakıştığını söylerdi yavuklulardan biri. Belki de işi gereği kendisi sakal bırakamadığındandı, bundan hiçbir zaman emin olamadım. Ama yine de onunla beraber olduğumuz süre boyunca, sırf o sevdiği için hep sakallı oldum.
Belki de aslında sakalımı severken yüzümü avuçladığı için sakal bırakıyordum veya o yüzümü avuçlarken, ben huzura kavuştuğum için de olabilir..

Yavuklulardan biriyle de, çektiğim videoların tekinde kavga ediyoruz. O bağıra çağıra söyleniyor, bir şeyler anlatıyor, ben ise onun söylenmelerini umursamadan videoyu çekmeye devam ediyorum. Aradan 2 ay geçtikten sonra onunla videoyu açıp beraber izlemiştik ve o da kendine, benim kadar gülüp "niye bu kadar abartmışım ki" deyip hayıflanmıştı.
Videoyu çekerken, tüm bunların geçmişte kalacak olan komik anılara dönüşeceğinin farkındaydım. İşte bu video, bu gece izlerken üzülünülecek kadar komikti..

Dün gece tüm o eski görsel metaryellere bakıp bakıp sıkıldım. Sıkılınca dışarı çıktım. Dışarı çıkınca Taksim Gezi Parkı'na gittim.
Gecenin 04:00'ü olduğu için insanlar bardan çıkmaya başlamışlardı ve bardan çıkanlardan bazıları eve taksiyle dönmek yerine, parkta ve çevresinde oyalanıp 06:00'da metronun açılmasını bekliyorlardı. Bu saçmaydı. Ama benim, az ötede duran iri yarı adamla bakışıp, bir kaç saniye sonrasında ise sigara içmiyor olmama rağmen "sigaran var mı" demem kadar saçma değildi.

Adam cebinden paketi çıkarıp uzattı. Bi dal sigara çekip aldım ve her biri 6,5 kilo kadar olan dudaklarımın arasına yerleştirdim. O da bu sırada çakmağını yaktı, sönmesin diye eliyle rüzgârın esiş yönünü kapadı ve yavaşça sigarama uzattı. Ellerimi ellerinin üzerine koydum ve sigaramı yakmamasını sağlamak için hafifçe başımı geri çektim.
Çakmağın alevi rüzgârın esintisiyle hafifçe sallandı, adam bana baktı, ben de sallanan alev'e. Sonra avuçlarımın arasında duran kocaman ellerinin tersiyle, sıcaklığımı hissetsin diye ellerimi hafifçe bastırdım ve bu sefer dudaklarımın arasında yanmak için sabırsızlanan sigarayı alev'e uzatıp yaktım. O an ikimiz de yandık..

Etraftaki tek tük yarı ayyaşlara rağmen, çevremiz sessizdi. Rüzgar yine esti ve bir iki yaprak, intihar edercesine süzülerek az ilerimize düştü. İbne'nin biri ayaklarını sürüyerek yanımızdan geçerken ikimize bakıp pis pis sırttı.
Bu ibne'yle az önce parka ilk girdiğimde karşılaşmıştık. Çalılıkta osbir çekiyor, osbir çekerken de etrafa bakıp birilerinin yanına gelmesini belli eden hareketler yapıyordu. Ben "beni görünce ne yapacak" diye az ilerisindeki korkuluğa oturduğumda, o bana üst üste bir kaç sefer yanına gelmemi işaret etmişti ve ben hareket etmeyince, o sikini fermuarından içeri attığı gibi, bir adımdan biraz daha yakınımda karşıma geçip, oturduğum korkuluğu göstererek "oturabilir miyim?" demişti. Ama ben; yüzüme bocalayabildiğim kadar soğuk bir ifadeyle, bıyığıma benzeyen kalın kaşlarımı sadece bir defa, yukarı kaldırıp-aşağı indirdiğimde "peki" deyip gitmişti.

O göt beni tanımamıştı, ama ben bu götü nerde görsem tanırdım. Çünkü yaklaşık 6 ay önce flörtleştiğim adamın biriyle ev arkadaşıydılar. İşte o dönem bir kaç gün, flörtleştiğim adamın davetiyle evlerinde kaldığımda ve bir gece o adam eve gelmediğinde, biz bu götle kavga etmiştik. Gecenin bi yarısı bu götü tokatlayıp eve gelmiştim.
Tabii flörtleştiğim adamla da bi daha görüşmemiştim.

O saçma sapan gece yaptığımız kavgayı hatırlayınca, kareli gömleğimin akibeti de belli oldu. Gömleğim kavga da yırtılmıştı ve ben hâlâ geçmemiş olan sinirimi osbir çekerek atmıştım. Sonrada göbeğimin üzerindeki spermlerimi, yırtık gömleğimle sildikten sonra çöpe atmıştım.
Ama bu ibnenin beni hatırlamaması normaldi, kafası şu an bi dünyaydı ve götünü rahatça siktirebilmek için alkolü fazlasıyla almıştı. Götünü siktirebilmek için alkol alması çok saçma. Ama sadece alkol aldığında götünü siktirenler kadar saçma değildi tabii.

İbne sırıtıp ayaklarını sürüyerek geçip giderken, yanımdaki adama döndüm ve içime çektiğim sigara dumanını yavaşça dışarı bıraktım. Duman ağzımdan çıktığı gibi dağılırken biz adamla göz göze geldik. Utanır gibi yapıp, başımı hafifçe başka bir yöne doğru kaydırdım ve adam alakasız bir konu hakkında konuşmaya başladı.

Direnmedim, devam etmekte olduğu konuya katıldım ve cümlelerimiz yola koyuldu. Aradan bir saat geçtiğinde; adamın Kartal'da oturduğunu, yaşının 45, medeni halinin evli, 10 ve 18 yaşlarında iki oğlunun olduğunu, kolundaki kalın jilet izlerinin daha 20'li yaşlarındayken gittiği Müslüm Gürses konserlerinden hatıra kaldığını, bu gece ise Tarlabaşı'ndaki hapçılardan sayısını şu an hatırlayamadığı kadar hap alıp attığını ve kafasının daha yeni ayılmaya başladığını öğrendim.

Adam, kolunda taşıdığı jilet izlerini ve 20'li yaşlarındaki günlerini anlatırken "ne bileyim işte. şimdi dönüp bakınca eşşeklik etmişim onu biliyorum da, ama o zamanlar çok özeniyordum. zaten Müslüm'ün konserlerinde de jilet satılıyordu. konser öncesi arkadaşlarla jilet alıp öyle içeri giriyorduk, sonra da işte bunları yapıyorduk. kendimi iyi hissettiğimi sanıyordum da hiçbir bok olmuyordu. öyle işte" dediğinde kolundaki yaralarını elledim.
20 yıl önce jiletlenerek açılıp kapanmış sağ kol derisinin üzerinde elimi gezdirirken parmaklarım tırtıklanıyordu. Baktım canı da gittikçe sıkılıyor, konuyu değiştirdim ve bende kendimden biraz bahsettim.
"24 yaşındayım. ne yapıyım, bende yeni geldim istanbul'a. üniversite geçen yıl bitti. İzmir'de ekonomi okudum. aslen Kars'lıyız, ama ben Ağrı'da doğdum büyüdüm. bizim oralarda iş yok güç yok. zaten bu taraflara alıştığım için artık bizim oralara da gitmek istemiyorum. belki burada güzel bi iş bulurum diye geldim. şimdi bir akrabamda kalıyorum. ama iş bulunca kendime ev tutarım, arkadaşlar edinir, buraya iyice yerleşirim. İstanbul çok güzel. zaten denizi her şeye yeter. canın sıkılınca çıkıp herhangi bir sahile yanaşsan, akmakta olan su tüm sıkıntını alıp götürüyo. hiçbir şeyin kalmıyor. iyileşiyorsun"

Ama aslında, az önceki anlattıklarımdan hiçbiri doğru değildi. Doğru olmayan şeyler söylememin tek nedeni; adam'ın az önce anlattıklarından dolayıydı ve bi de adamın sesindeki umutsuzluktan dolayı; ona duymak istediklerini söyleyerek onu rahatlatmak içindi..

Konuşurken, sesimi telaffuz etmekte olduğum kelimeye göre tonlayabiliyorum. Bu sayede, karşımdakini "anlattığım şeylerin önemsiz olduğunun farkında olmadan" rahatlatıyorum. Adama yaptığım şey de buydu. Yani sesimle ona; yaşamakta olduğumuz şu boktan dünyadan  umutlu olduğumu ve ilerde çok mutlu olunacağını müjdeliyor gibi konuşuyordum.
Aslında bu halim üzerine profesyonel bir destek alsam, benden iyi bir hatip olurdu, ama sürekli yalan söylemeye dayanamam ki.. Neyse hatipliği boş ver, zaten konu döndü dolaştı, onun "sık geliyor musun buraya" demesiyle seks'e dayandı. "yoo yeni öğrendim burayı, daha önce internetten birileri söylemişti ama" diye bir yalan daha uydurdum. o;
-nasıl takılıyorsun
-bilmem. öyle işte.
-ben aktifim.
-haa ben şey ya, ben sadece saxo seviyorum. diğer şeyleri sevmiyorum.." dedim.
Sonra konu yine değişti. Söz sırası da ona gelmişti ve söz sırası ona geçmeden önce, ona "buraya ilk ne zaman gelmiştin" diye sormuştum. O da sorum üzerine buraya ilk geldiği günleri anlattı.
İlk geldiği günü hatırlamadığını ama ilk geldiği zamanlar 17 yaşındaymış. Karaköy'de bir elektrikçinin yanında çalışırmış. İş çıkışını dört gözle bekler, işten çıktığı gibi buraya gelirmiş" falan filan. Anlatırken sanki o günlerin geçip gitmiş olmasına inanamıyormuş gibi bir ses tonuna büründü. Farkında olmadan yavaşça konuşmaya da başlamıştı. Sanki 17 yaşına gitmişti ve şu an an yanımda değilmiş gibi bir havaya büründü. 1-2 saniye içerisinde tekrar geri geldiğinde "hofff"ladı. Tebessüm ettim.

İkimizde biraz sessizce durup, gelip geçenleri izledik. Sonra ben, adamın sikinin nasıl olduğunu merak ettim. Belki inik halinin ağzımda sertleşmesi güzel olurdu diye düşündüm ve ona "şu çalılığın arkasına gidelim mi" dedim. O ise dönüp bana baktı, yüzünü bir acıma hissi kapladı ve "iyi bir çocuksun, boş ver" dedi.
Az önceki kendimden bahsederkenki ses tonum işe yaramıştı. Çünkü; ağzıma verirse beni kirleteceğini düşünmüştü. Demekki adam bu beş para etmeyen dünyadan hâlâ umudunu kaybetmemiş.

Ben de, onun dediği gibi "boş ver"ip "tamam. kendine iyi bak" dedim ve kalktım ilerdeki ağacın altındaki boş bira şişesini alıp İstiklal'de hafiften sarhoş'muşum gibi yaparak, Tünel'e doğru yürüyüp gözünden kayboldum.

3 Ekim 2015

kısacası

3 yıl önce, iyi bir adam Facebook'daki sayfamdan şu mesajı göndermişti: 

o kadar basit ve önemsiz şeyler yazıyorsun ki, ama buna rağmen insan yine de merakla okuyo, merakla okumaya devam ediyor. kullandığın fotoğraflar yazılarınla ne kadar anlamsızsa, yazıyı okuduktan sonra dönüp tekrar baktığında, bu sefer o önceki anlamsızlık kadar da anlamlı duruyorlar... 
hani insan bazen slow bi şarkı açar, ruhunu sessizce dinlendirir ya.. işte ben senin yazılarını falan görünce aynı öyle oluyorum.. rahatlıyorum. 
amına koyim hayatın kahpeliğini cok kısa sözlerle ifade ediyorsun. insan okuyor ve kendi kendine şöyle diyor "vay amına koyim, adam haklı ya"
hani küçücük çocuklar ağlar, ağlar, ağlar ve sonra ağlamaktan yorgun düşüp uyuya kalır ya, işte ben senin yazılarını okuduktan sonra bilgisayarın başında öyle kala kalıyorum. sanki; ağlamaktan yorulmuşum gibi uykum geliyor.. insanı çocukluğuna götürüyorsun admin kardeş..

Yukardaki mesajı bazen açıp okuyorum. Niyeyse bana kendimi çok iyi hissettiriyor.

------------

Karşı komşum olan karı koca geçen ay, gece yarısı tüm apartmanı ayağa kaldıracak şekilde kavga ettiler. Apartmanımızın yöneticiliğini yapan İski Çalışanı Diyarbakırlı Barış Abi, öğleye doğru gelip benim kapıyı çaldı ve açtım;
"-Evde biri mi var?
-Yooo
-Komşular bi kadınla kavga ettiğini söylediler
-Bilmem, dün gece sesler duydum ama benden değildi.
-Hımm. Peki." dedi ve gitti.
Bu konuşmamızın üzerinden 1 ay geçti ve karşı komşum bi anda taşındı gitti. Sonraki gün Barış Abi'yle tekrar karşılaştık:
-Yaw ben sana geçen ay "kavga mı ettin" demiştim ya
-heee demiştin
-Meğer kavga senin karşı komşunda çıkmış
-Hayrlısı. Zaten taşındılar.
-Evet. Kadın, kocasını iş yerinden bi adamla aldatıyormuş. Kocası mesajlaşmalarını yakalamış ve olaylar çıkmış. Zaten kadın son iki haftadır eve gelmiyordu. Evi de adam tek başına boşalttı gitti.
-Hayrlısı.

-----------

Yanlışlarımdan hiç utanmadım, yaptıklarımdan pişmanlık duymadım, yediğim bokları kaşıklarken tadına vara vara yedim. Ama buna rağmen şimdi geriye dönüp baktığımda; etimi o kadar çok kişinin önünde yere sermişim ki, sanki serildiğim yerden kalkamamışım, hâlâ yerdeymişim gibi hissediyorum.
Sanki kalkıp gezinen biri değil de, uzandığı yerde yorgunluktan öylece kalmış biri gibiyim.
Kalkıp gitmeye çoktan niyetlendim, bunun farkındayım da, ama yine de kalkamıyorum. Adeta; bir daha yerinden kıpırdayamayacak gibi yığılıp kalmışım. Bu halimle ruhuma da işkence ediyormuşum gibi hissediyorum. Oysa ruhum bedenimi geride bırakıp gitmek için o kadar hevesliki, ama o da bir yere gidemiyor. Tıkılıp kalmış içimde, öylece debeleniyoruz birlikte..

---------

Bugünden itibaren; bugüne kadar, aşk yaşayabilme ihtimallerimi yükseltmek uğruna girdiğim tüm uğraşları terkediyorum. Telefonumdaki tüm arkadaşlık app'lerini, sohbet sitelerindeki profillerimi sildim. Ayrıca telefonumdaki kişi listesini gözden geçirdim ve yazma ihtimalim olan herkesi sildim.
Eğer aşk denilen şey varsa, o gelsin beni bulsun. Ben aramaktan yoruldum.

-----------

İnsanlara artık, samimi ve içten davranmamaya karar verdim. Bunu yapmaktaki amacım; daha ilk intibada, çok değersiz biri olduğum izlenimini edinmelerini önlemek. 
Hem açıkçası biraz içime kapanık biri olduğum izlenimi vermekten kimseye zarar gelmez. Eskisi gibi sessiz olup, karşımdakilerin beni konuşturmalarını izlemek istiyorum. Böylesi daha eğlenceli olacak. 

-----------

Kahve bağımlısı olmak üzereyim, gün içinde bir kaç bardak içmeden duramıyorum. Sabah uyandığımda da ilk olarak kahve içesim geliyor.

-----------

Geçen gün, hemşirelik yapan arkadaşım Sevda'nın seks bağımlısı olup çıktığını öğrendim. Bunu ona söyleyemedim ama yaptığının sadece mekanik bir sikiş olduğunu farketsin diye fazlasıyla yırtındım. Açıkçası onun şu an yürümekte olduğu yolu daha önce kendim defalarca yürüdüğüm için bugünlerinin geçeceğini de biliyorum. Ama ya geçemezse, ya ayağı yoldaki taşlardan birine takılıp düşerse??

-----------

Param bitiyor. Bu yüzden kendime ev arkadaşı aramaya başladım.
Hem koca evde tek başına oturmaktan da kurtulmuş olurum. Bakalım hayrlısı.

------------

Bu ara hep evde olduğum için casus filmleri izlemeye başladım. Ama keşke o casus filmlerini izledikten sonra MİT'in web sayfasına girip iş başvurusunda bulunmasam. Hatta sonrasında da mail falan atmasam. Püff sanırım hiçbir zaman büyüyemeyeceğim.

1 Ekim 2015

anne'ne sütlaç yaptırıp sevdiğin kişiye götürmek -3 (mutsuz son)

Bu post şurdan devam edip geldi: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/09/annene-sutlac-yaptrp-sevdigin-kisiye_34.html

...Sürmeli gece saat 4 gibi geldiğinde, şans eseri bende uykum kaçmış olduğu için, mutfakta su içmekle meşguldum ve o ise sarhoş bir şekilde içeri girerken yanında da birini getirmişti..
Onlara salondaki kanepede yatabileceklerini söyleyip, su içtikten sonra kendi odama gidip uyudum.
Sabah uyandığımda onlar hâlâ uyuyorlardı ve ben de işe gitmek zorunda olduğum için, onları öyle bırakıp gittim.
Gün içinde beni aradığında evi toplayıp çıktıklarını ve eve benden izinsiz birini getirdiği içinde özür dilediği uzun bir konuşma yaptık.
"önemli değil, takma kafaya" diye diye dilimde tüy bitmişken, en sonunda "çıkarken anahtarı televizyonun önüne bırak. kapıyı çekip kapatman yeterli, sıkıntı olmaz" dedim ve telefon konuşmamız orada bitti.

O gün yazdığı hiçbir şeye cevap vermedim, sonraki gün de ve sonraki günlerde de.
Onunla karşılaştığımız mekânlarda ise hep sanki işim varmış gibi bir anda çıkıp mekânı terkettim.
Çünkü muhabbeti bir yerden sonra tekrara bağlanıyordu ve selamlaştığı, konuştuğu tipler de temiz tipler değillerdi. İğrenç tipler ve hepsinin gözünün altı mor, kolları yara bereydi.
Haftalar sonra ise, artık onunla karşılaşmamak için bu bok gibi mekânları terketmekten vazgeçtiğim bir anda onun tekrar özür dilemeye başlamasıyla "bu konudan sıkıldım. arkadaşım olarak kalmak istiyorsan bir daha bu konu hakkında konuşma" dedim ve o da "tamam" dedi ve yine yanağıma uzanıp öptü, sağdan soldan salakça şeyler hakkında konuştuk, hayatımızı normal gibiye döndürdüm.

Bu normal gibiye dönen muhabbetimizden sonraki günler de, bir kaç gece bar çıkışı bana gelmek istediğini söylediğinde evde misafirlerim olduğunu veya evde olmadığımı söyledim ve o da böylece artık bana gelmek istediğini belirten cümleler kurmaktan vazgeçti.
Yazdığı şeylere uzun aralıklarla cevap verince, yazışmalarımız da gittikçe azaldı, hemen sonrasında ise yok oldu. Telefonlarına da cevap vermeye vermeye beni aramasının gereksizliğine inandı ve işte sağda solda karşılaştıkça sadece kuru kuru merhabalaşmaya devam ettik o kadar.

Ama her merhabamızda onun da benim gibi yalnızlıkla boğuştuğunu görebiliyordum. Aslında "yalnızlıkla boğuşama-masını görebiliyordum" demem daha doğru olur. Çünkü yalnızlığının sonucu olarak, çevresindeki kayık tiplere nasılda bağlı olduğunu ve onların arasında kalıcı olarak yer almak için, kendinden ne kadar ödün verdiğini de fark edebiliyordum.
Bunu ben fark ediyordum, ama o bunu bilinçli olarak istediğini sanarak yaşadığı için, bazen ona yaptığım küçük uyarılarım sonrasında benimle dalga geçip "küçük bir çocuk" veya "korkak bir ibne" olduğum alt metinli cümleler kuruyordu.
Oysa bu beni üzüyordu. Çünkü onun da yolunu kaybeden her ibne gibi, yalnızlıkla boğuşurken bol bol yanlışlık yaptığını görüyordum, ne kadar da büyük bir  eziklik içinde olduğunun farkındaydım ve açıkçası hayatını artık neredeyse, o arkadaş çevresinde kendisi için kalıcı bir yer açmak ve onlardan birini elde etmek üzerine kurgulayarak geçirmeye başlamıştı.

Bunun kötü bir kişisel tercih olduğunu biliyordum. Çünkü bir arkadaş çevresine veya gruba ait olmaya çalışarak yaşamak demek; kendinden ödün vermek demekti. Hele bir de dik bir duruşunuz yok ve her halükârda karşınızdakilere ayak uydurmaya dünden razıysanız, ayaklarınızın yerden kesilmesi an meselesidir.
Bunlardan bahsediyorum ama belki de kendi yalnızlığımın nedenlerinden biri de budur. Çünkü bir gruba girdiğim zaman onlardan biri olmayı, onlar gibi davranmayı, onlar gibi eğlenmeyi kabullenemiyorum.
Bunun yerine daha kendim gibi olmaya devam ediyorum ve açıkçası böyle davranmam sonucunda ise; grup üyeleri tarafından biraz protest bir kişilikmişim gibi algılanıyorum.
Oysa aslında protest değilim, sadece "grupta var olacaksam kendim olarak var olmaya devam etmek istiyorum. Beni kabul edeceklerse bu şekilde, olduğum halimle kabul etmeliler" diye düşünerek yola devam ediyorum.

Bu durum sadece gruplar için geçerli değil, aşk-meşk şeylerinde de öyle oldu. Ama tabii çok da sert değilim. Daha çok ödün verdiğim şeyler karşımdakilerin benden başka ödünler vermemi isteyip istemeyeceğini görmem üzerine ilerliyor. Eğer hâlâ ödün vermemi istiyorsa, ondan bana yar olmaz deyip olayı noktalıyorum.
Çünkü ben, karşımdakini olduğu haliyle kabul ederken, karşımdaki beni bir dönüşüme zorluyorsa ve beni ben olmaktan uzaklaştırıyorsa, işte o zaman; onun samimiyetini sorgulamaya başlıyorum ve sorgulamam olumsuz olarak bittiğinde, ya onu hayatımdan çıkarmış oluyorum, ya da ona kendimi hayatından çıkartırtmış oluyorum. Bu hiç şaşmadı.
(Siz de sakın ola kendinizden ödün vererek birilerini yanınızda tutmayın, bir ortamda varlığınızı devam ettirmeyin ve sizden ödün vermenizi isteyenlere bağlanmayın. Siktir edin hepsini. Böyle durumlarda tek başınıza kalmanın güzel yanlarına odaklanın. Mesela kitap okuyun, dizi izleyin, imdb'de 7 üzeri puan almış tüm filmleri izlemeye başlayın :))

Ama Sürmeli böyle biri değildi. Onun zayıf olan yönü şuydu ki; ailesinin ona sağladığı imkânlardan dolayı, hayatın zor taraflarıyla pek karşılaşamamıştı ve belki de yüzden de; gerçek bir kişisel sorumluluk edinememişti. Edinemediği için de; çevresindeki insanları nasıl elemesi gerektiğini de sanırım pek bilmiyordu.
Bilmediği için olsa gerek; O da, bir çok eşcinsel gibi; özgürlüğünün sadece cinsel hayatıyla sınırlı olmasının yeterli olduğunu sanıyordu. Yani milyonlarca eşcinsel gibi; sanki istediği kişiyle yatınca, özgürlüğünü dibine kadar yaşamış sayıyordu kendini.
Oysa 27 yaşında olmasına rağmen daha bireyselliğinin farkında bile değildi. Şu sikindirik dünya'da bireysel olarak var olması gerektiği bilinci henüz tam olarak kendisinde oluşmamıştı.
Dediğim gibi; bireyselliğinin, sadece cinselliğini yaşarken lazım olduğunu düşünen bir kafa yapısı vardı ve açıkçası belki de böyle düşünerek yaşadığının bile farkında değildi..
Oysa bireysellik sadece yatakta lazım değil, sokakta da lazımdı, bar'a yalnız girip, sana yılışan onlarca tipi tip'e rağmen istediğin zaman yalnız çıkabilmek için de lazımdı vb.

Ama dediğim gibi, o bunun farkında değildi. Bunların aksine, ondan edindiğim izlenim şuydu ki; bildiği tek şey; ne olursa olsun bir gruba ait olmalı ve hayatına böyle devam etmeliydi. Tabii bu grup tarafından kabul edilmiş olması gerektiğine olan sağlam inancını sarsmak da çok zor gibi görünüyordu.
Oysa, tek başına ayakta durabilmeyi öğrenmiş olsaydı, bir gruba gerek olmadan da yaşanabileceğini görmüş olacaktı. Ama o, tek başına duramıyordu. İlla 2-3 kişilik gruplarla takılıyordu ve takıldığı müddetçe de, grubun isteklerine hayır diyebilecek biri değil, bunun aksine ona uzatılan her şeye razı bir bostan korkuluğu gibiydi.
Güçlü durmasını gerektirecek şey, aslında kendi içindeydi. ama o gücün dışardan alınabileceğini düşünen tiplerdendi. Oysa insanı ayakta tutan tek şey kendisidir.
Bedenimiz kalemizdir. Onu düşürmemeliyiz. Yoksa yaşıyor olmanın ne anlamı kalır ki..

O arkadaş grubu dediğim salaklar ise; spor salonu bağımlılarından oluşmuş beyinsizler takımıydı. Alkol ve birbirinden tamamen farklı çeşitlerde uyuşturuculardan kafalarının yanmış olması yetmezmiş gibi, bir de vücutları bir an önce şişsin diye türlü türlü şeyler kullanıyorlardı.
Bizim Sürmeli'de onlara uyduğu için, onların kayıtlı oldukları spor salonuna yazılmıştı ve gittikçe vucudu seksileşiyordu.
Bir iki defa onun o çıplak halini düşünüp osbir çekmeye kalkıştığım bile olmuştu, ama sonra osbir çekmek istemediğimi farkedip bırakmıştım.

Onu düşünerek osbir çekmiyordum ama aradan aylar geçtikçe onun vucudu değişiyor, o da gelişen kaslarını onu izleyen herkesin gözüne rahatlıkla sokabileceği dar badiler, askılı atletler ve bunlar gibi obsesif sporcu kıyafetleri giymeye başlamıştı.
Evet, vücudu gittikçe daha iyi oluyordu ve yanında artık ona sarmaş dolaş halde gezinen tipler daha fazlaydı. Hani tipi de kötü değildi, ama yine de bu hareketleri bana itici geliyordu.
Bana itici gelen hareketlerine rağmen yanındaki yakışıklı adamları görünce içim eriyordu.
İçim erimeye devam ederken aylar geçti ve onun vucudu gelişirken ben de artık bir yerlere takılmaktan sıkılıp bir kaç ay hiçbir yere gitmedim. Bu süre zarfı içerisinde evde oturup "niye kimse beni sikmiyor" adlı yazılar yazıp blogda yayınlarken, geçen bir kaç ay sonrasında tekrar barlara takılmaya başladım ve aradan 3-4 ay daha geçti.

Barlara takılmaya başlamıştım ama bu süre zarfı içinde Sürmeli ile hiç karşılaşmadık. Gözlerimin benden izinsiz bir kaç defa özellikle onu aradığı oldu, ama göremeyince "belki de bar ortamlarını bıraktı" diye düşündüler ve bende zaten bir kaç zaman sonra onu unuttum.
Unutmam ise normaldi. Normalliğinin sebebi ise; bizim bok çukurumuz, diğer bok çukurlarına nazaran kendi kendine daha hızlı bir insan sirkülasyonu yaşıyordu. Yani; aramıza katılan yeni yetme gay'lere karşılık, bu ortamlardan elini eteğini çekenler oluyordu.
Çünkü hepimiz masallarla büyüdük ve beyaz atlı prenslerin gerçek olduğuna kendimizi inandırdık. Oysa beyaz atlı prensler yoktu, bunu anladığımızda sağlığımıza kavuşuyor, daha gerçekçi yaşamaya başlıyorduk. Gerçekçiliği fazla abartan gay'ler bu ortamdan kaçıp, dışarıda onları eleştirmek için dünyaya gelmiş olduğunu sanan eziklerin arasında mutsuz bir şekilde yaşamaya razı oluyorlardı. Oysa abartmaya gerek yoktu; nerede, nasıl yaşarsan yaşa kendini kaybetmeden; bir şeyleri farkında olarak, farkında kalarak yaşamaya devam etmek yeterdi. Yediğin boku neden yediğini bildiğin sürece, sana zarar vermezdi. Ama çoğumuz neden yediğimizi bilmiyorduk, sadece alışkanlıktan bok yiyorduk. Bu ise midemizi alt üst ediyordu..
 
Sürmeli'nin yokluğunu kabullenme sürecinin 2-3 ay sonrasında bir gün, facebook'da açılmış olan saçma sapan gay profillerden birine bakarken, Sürmeli'nin fotoğrafını ve hemen altında yazdığı "yerin cennet olsun" cümlesini gördüm.
Sürmeli ölmüştü.

Küçük bi şok geçirdim, onunla olan tanışmamız ve sonrasındaki muhabbetlerimiz aklıma geldi. Yüzümü bir "offf beee yazık oldu" bakışı kapladı.
Üzüldüm, elimi açıp bi fatiha okudum, bir kaç gün kafamda onun o saftirik bakışları, yalnızlıktan dolayı yaptığı saçma sapan arayışları gezindi durdu. Her aklıma geldiğinde bir Fatiha daha okudum. Şu an bile, o Sürmeli gözleriyle öylece bakıyor bana.
Allahım yerini cennet etsin Sürmeli..
-----

İlerleyen günlerde Sürmeli'yi tanıyan bir kaç kişiyle, neden ve nasıl öldüğü konusunu konuştuk. Meğer sürekli olarak birbirinden çok farklı uyuşturucular kullanıyormuş.
ki aslında ondan uzak durma nedenlerimden biri de buydu. Sürekli cebinde bir şeyler vardı, sürekli birilerine "şunu tattım, bunu yaptım" diye diye anlatıyordu ve bu beni rahatsız ediyordu.
Sonra işte bir de spora da başlayıp, kontrolsüz bir şekilde farklı iğneler, farklı ek besinleri dozajından fazla fazla alınca da, tüm bu yaptıkları sonucunda karaciğer veya böbrekleri iflas etmiş. Bunun üzerine ailesi onu bi kaç haftalığına hastane de yatırmışlar, ama günler sonra vefat etmiş...
Keşke o bokları kullanmasaydı ve hayatı da esmer teni gibi kararmasaydı, sağlıklı bir adam olarak 60yaşında falan ölseydi. Allahım yerini cennet etsin. amin.

Şimdi bunları yazıyorum ya;
Ben mesela hiç etrafımdaki kişilerden birini, öldüğü için kaybetmedim. Çünkü etrafımda yakınlık duyduğum kadar kimse yanımda olmadı.
Yakınlık duyduğum kimse olmadığı için de ölen kimse olmuyor. Ama işte böyle arada bir tanıştığım insanların ölmüş olduğunu bir şekilde öğrenince üzülüyorum.
Bu çok garip geliyor. Dünya'larımız çok hassas. Sağlığınıza dikkat edin.