Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

29 Eylül 2015

anne'ne sütlaç yaptırıp sevdiğin kişiye götürmek (2)

Bu post şuradan devam edip geldi: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/09/annene-sutlac-yaptrp-sevdigin-kisiye.html

...ama Sürmeli o kadar heyecanlı bir şekilde flört ediyordu ki, konuşmamızı kesemiyordum bile. Sadece işte ona hayal kırıklığı yaşatma-manın yollarını arıyor, o güzel kalbi incinmesin diye yazışırken de konuşmamızdaki gibi "abi, dostum, kardeşim" laflarını bol keseden kullanıyordum.
Benim bol keseden kullandığım laflara karşılık onun ucuz savuşturmalarını saymazsak ters bir şey söylediği de yoktu. Ama dediğim gibi ona karşı hiçbir şey hissetmediğim için umut vermemeye çalışıyor, onunla sadece muhabbeti devam ettiren cümlelerle idare ediyordum.

Bir kaç günlük yazışmamızın ardından, bir gün annesine benim için sütlaç yaptırdığını söyledi ve eğer akşam müsait olursam getirmek istediğini belirtti. Teşekkür ederek kabul ettim ve o da akşam saatlerinde onca uzak mesafeye rağmen bir kaç kâse sütlaç ile çıktı geldi bana.
Ben tabii durur muyum, hemen kâselerden birini alıp yumuldum. O ise kendine kahve yapmış, kanepenin diğer ucundan benim sütlacı hayvan gibi yememi izleyip, kıkır kıkır gülüyordu.
Kâse kâse getirmesinin nedeni de muhabbetlerimiz arasında ona sütlaç sevdiğimi söylemiş olmamdı. Söylediğime pişman olmuştum, ama getirmesini engelleyememiştim ve getirmişti.

Öte yandan getirmek istemesinin nedenlerinden biri de tabiki aramızdaki muhabbeti, gittikçe aslında daha farklı bir kulvara çekmek istemesinden kaynaklıydı.
Ama o ara kalbim taş bağladığı için olsa gerek, ona karşı hiçbir şey hissedemiyor, sadece arkadaşlığımızın iyi olacağı mesajını alttan alttan pompalıyordum.
Ama benim arkadaşlık mesajlarını pompalamalarıma rağmen, onun beni taktığı yoktu. Kendi kafasındaki kurguya göre eğer bana sürekli yazarsa ve sürekli iletişimde kalırsak, işte bu şekilde de arada bir küçük sürprizler yaparsa, onunla sevgili olmamızın önünde bir engel kalmayacaktı.
Bu saf, kendince temiz kurgusu süslü cümleler eşliğinde bir filme çekilip vizyona konacak olsa gişeleri alt üst eder, yapımcılar paranın ammına koyardı, ama gerçek hayat böyle değildi.
Gerçek hayat, bizim istediğimiz gibi olmamaya and içmişti. İşte bu yüzden, adı gerçek hayattı.

Sonraki günlerde de konuşmaya devam ettik. O güzel kalbinin incinmemesi için elimden geleni yapıyordum. Ama o illa olayın artık evrilmesi gerektiğini düşündüğünden olsa gerek bana "bu gece bar çıkışı gelip sende kalabilir miyim" demişti ve bende "tabiki kalabilirsin dostum. çıkarken ara beni, eğer uyuşmuşsam da uzun uzun çaldır mutlaka bakarım" demiştim ve o da gece henüz saat 11 iken aramıştı. Ben de o saatlerde uyumamış olduğum için daha ilk çaldırışında cevap vermiştim ve o "öff gezinmekten sıkıldım, evdeysen geleyim mi? eve gitmeye de üşendim" demişti.
-"gel" dedim ve o 15 dakika kadar sonra çıkagelmişti.

Salondaki koltuğa oturup muhabbet etmeye başladık ve bu arada da kahvelerimizi yudumluyorduk. Ben diğer koltukta oturmuştum ve o benim karşı koltukta oturduğum ilk anda gözlerini devirerek bana bakıp, canını sıktığımı belli etmişti.
Zaten çok geçmeden de konu dönüp dolaşıp benim ondan uzak durmama bağlandı ve ben de "ya abi ne yapıyım, vallahi yanlış anlama. hoş adamsın ama olmuyor. ben sana karşı bir şey hissedemiyorum. hissedemediğim için de sana umut vermeme çabasıyla ve kırmadan muhabbetimizi devam ettirebilmek için 100 takla atarak iletişiyorum" demiştim. o da;
"seni anlıyorum, ama ne bileyim ya. çok hoş bi adamsın ve aslında sen birazcık yelkenleri suya indirsen, bizden çok güzel bi çift olur" demişti.
tebessüm ederek "belki de haklısın. ama işte içimde bir şey olmayınca mış gibi de yapamıyorum. daha önce mış gibi yaparak yürüttüğüm bir çok saçma sapan şeyler oldu. ama inan sonu herkesin üzülmesiyle, herkesin kırılmasıyla bitti. senin gibi birini de üzmeyi hiç istemiyorum. sen bence dünyada en son üzülmesi gereken kişisin" deyip fucker edebiyatının götüne koymuştum.

bu sözlerimin üzerine o "sağ ol, ama görüyorsun, kimse benle beraber olmuyor. şimdiye kadar belki onlarca adamla tanıştım ama hiçbiri benimle bir ilişki yaşamak istemedi" dedi ve onun bu cümleleri karşısında benim taş kalbim süngere dönüştü.
kalbim süngere dönüşünce yerimden kalkıp yanına geldim ve onu sıkıca sarıp "bazen böyle oluyor. zaten baksana hangimizin hayatı güzelki. hepimiz dışarıya neon ışıklarla MUTLUYUZ yazdırıyoruz ama aslında içimiz kan ağlıyor. kimse mutsuzum diye ağlamıyor, herkes gülüyor ama inan farklı değiliz." demiştim ve o bunun üzerine "o zaman benle denesene, belki güzel şeyler olur" demişti.

bir anlık durup içimden "belki de denemeliyim" diye düşünmüştüm ama sonra, denemek diye bir şeyin olmasının aslında karşımızdakini önemsemediğimiz için ortaya çıkan salakça bir duygu durumu olduğunu anımsayınca, Sürmeli'ye "deneme diye bir şey olmaz ki, hem aslında bu ara birinden çok hoşlanıyorum. bazen görüşüyoruz. o benimle sadece seks için beraber olsada, bu şekilde olan beraberliğimizden de memnunum" diye karşılık vermiştim.

Aslında yalan da söylememiştim. Çünkü o günlerde 196 boyunda 105 kiloluk bi adamla görüşüyordum ve dünyada kapladığı onca yere rağmen, hayatımdaki hiç kimseye ondan bahsetmiyor ve bunu herkesten gizli saklı tutuyordum. Çünkü birine söylersem "nazar değecek, onunla bir daha görüşemeyeceğim" diye düşünüyordum ve onun beni hiç sevmemesine rağmen, ben onu sevdiğim için görüşmeye devam ediyordum.
O ise benimle, sırf onun cüce fantezisine malzeme olduğum için görüşüyordu.
Bunu da zaten fazlasıyla yavşak olan muhabbetlerimiz sırasında kendisi söylemişti.

Meğer, bazı uzun ve iri adamların fantezileri arasında kısa boylu biri tarafından sikilmek gibi bir fantezi varmış ve hatta tüm bunları anlatırken, bazen internette cüce pornoları izlediğini bile eklemişti.
Bunu ilk duyduğumda tuhafıma gitmemiş değildi, hatta kendi kendime içimden "nasıl ya, cüce pornosu diye bir şey mi var" diye düşünürken ağzım açık kalmıştı. Ama sonuç olarak böyle bir şey varmış ve ben boy farkını siktir edip onunla yine de gizli saklı görüşmeye devam etmiştim.
Devam ediyordum ama aramızdaki şey sadece kondom tüketmemize yarıyor, başka bir sik olmuyordu.

Sürmeli'ye birinden hoşlandığımı ve aramızda bir şey olamayacağını en insancıl ses tonumla söylediğimde; o da, ona sarılmış olmamın verdiği etkiyle dudağımdan öpüp, gülümsedi ve bende gülümsedim.
Sonra tabii hemen toparlanıp yanına oturdum ve kahvelerimizi içmeye devam ettik.
Aradan bir kaç dakika geçtiğinde yine konuşmaya başlamıştık ve konu bu sefer, dönüp dolaşıp seks'e geldi. Artık kaçamıyorduk da.
Sonra ben de gevşedim ve belki de biraz ileri gitmemizin bir sakıncasının olmayacağını düşünüp kendimi ona bıraktım. Çünkü beni istediğini o kadar fazla belli ettiki ve bunu o kadar çok yenilediki, artık bende dayanamadım ve içimden "öff ne olacak ya, zaten yüzlerce kişiyle seks yaptım, bi de Sürmeli'yle yapayım" deyip, tüm yelkenleri suya indirdim.

Aradan 1 saat geçtiğinde ikimizde çıplaktık. Yan tarafta ise, ilişki esnasında 1-2 defa burnundan çekerek kullandığı sosyete tineri (poppers) ve kullanılmış ucu boklu bir prezervavif duruyordu. Sürmeli dönüp bana baktı, sonrada"ilk defa pasif oldum" dedi ve ben içimden "offf işte bu yalanı söyleme" deyip dışımdan da "hımm" diye sorup şaşırdığımı belli ettim.

Oysa yani ben senin aktif pasif olmanla ilgilenmiyorum ki. Yani benden önce binlerce kişiye versen ne olacak, senin bedenin, senin kararın değil mi bu? İsteyerek yapmıyor musun. bırak şu iğrenç kafa yapısını.
İşte belki de uzak durmak istememin nedenlerinden biri de; bu ucuz bakış açısıydı. Yani samimiyetsiz olması ve bunu tüm hareketlerinde fazlasıyla yansıtması. Bir çok kişiden bu yüzden uzak duruyordum ve bundan sonra da durmaya devam edecektim. Belki değişmişlerdir diye sonraki karşılaşmalarımızda birer şans daha verecektim ama o şans kullanıldığı an da, bu görüşmemiz uzun bir zaman dilimi için son görüşmemiz olacaktı.

Sürmeli'yle de aslında biraz öyle yaptım. Yani kendimce ona bir şans verdim ve o, samimi olmak yerine, sadece bekâretini bozmuş olduğum ezikliğini bana yaşatmaya çalışarak, onunla mecburi olarak bir ilişkiye başlamam gerektiği hissini pompaladı durdu.

Oysa götüne giren çıkan yarrağın haddi hesabı yoktu ve bende büyük bir kavat olarak bunu önemsemiyordum. Yani benden önce götünü kaç kişiye siktirmiş, kaçının götüne sondaj vurmuş, kimle ne boklar yemiş bunların zerre kadar önemi yoktu. Önemli olan; benimle ve benden sonra neyi, neden, nasıl yapacağıydı.
Hayatıma giren herkeste de öyle yaptım. Doğru olan buydu. Önemsediğim tek şey karşımdakinin samimi olmasıydı, içten olmaya devam etmesiydi, sikiştik diye değişmemesiydi. dediğim gibi; önemli olan tek şey buydu.

Ama o öyle yapmadı, herkes gibi o da sikiş bittikten sonra anında değişti.
O değişince ben de değiştim ve bir daha asla onunla olmamaya yemin edercesine o an'ı noktaladık.
O an bitmişti ama o boşalmanın verdiği rehavet sonrasında biraz daha oturdu ve sonrada ben "saat geç oluyor. her halde artık bu gece beraber yatacağız" diye düşünürken, o kalkıp bara gideceğini ve gece tekrar gelmek istediğini söyledi.
"tamam, anahtarı al. gece gelirken benim uykumda bölünmez" dedim ve anahtarı verdim, gitti...

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/10/annene-sutlac-yaptrp-sevdigin-kisiye.html

27 Eylül 2015

anne'ne sütlaç yaptırıp sevdiğin kişiye götürmek (1)

"Naber" dedi ikimizden biri birbirimize ve öyle konuşmaya başladık.
Hangimizin ilk konuştuğunu hatırlamıyorum, ama o an daha çok tanışmış olmamızı önemsiyordum ve bu yüzden şu an konuşuyor olmamız yeterliydi..

Bunun yeterli olduğunu düşündüğüm için ve o an karşılıklı olarak ona bakıyor olduğum için, birileriyle tanışıncaya kadar takındığım işe yaramaz tinerci gardımı indirdim ve önyargılarımı yere bırakıp "iyi bir çocuk" dedim içimden.
Ya da, tanıştığımız zaman suratından asla kazınamayacak olan piç ifadesine rağmen, gözlerindeki o küçük kedi yavrusu bakışından dolayı "iyi bir adam" mı demeliyim.

Gözleri sürme çekilmiş gibi olduğundan olsa gerek, zaten güzel bakıyordu, saçlarının önü genelinden daha fazla dökülmüştü ve özellikle başının tepesi seyrelmeye başlayan tüm erkekler gibi, o da kalan bir kaç saç teline can haliyle yapışmış gitmesinler diye uzatıp, bu uzatma işinin ona aptalca görünmesinden habersiz hayatına devam ediyordu.
Tabi öte yandan, yaşamı da esmer teni gibi gittikçe kararmaya başlamıştı..
ama ikimizde bunun ayan beyan bir şekilde farkında değildik....

Aslında ben farkındaydım, ama "o böyle yaşamak istiyorsa onu değiştirmeye hakkım yok" bilincine de sahiptim. Tabii tamamen bir kayıtsızlık değildi benimki, sadece yanlış şeyler yaptığını bir iki defa hatırlatarak görevimi yerine getirmekle yükümlüydüm ve bu görevimi de onunla ilerleyen günlerde tanıştıkça yerine getirmiştim.
Değişmek istemesi ve değişmesi ona kalan bir şeydi. Hayatı ve yaşamının nasıl olacağı hakkında tek söz sahibi kendisiydi. Bu konuda bana bok yemek bile düşmezdi.

Tanışmamızın öncesine kadar, onunla yıllardır aynı mekânlarda tepinmemize rağmen ondan uzak durmamın nedenini hiçbir zaman tam olarak anlamadım. Ama zaten sadece ondan değil, kafama; zerre kadar uymayan herkesten uzak duran bir kişiliğim var.
Bunu neden yaptığımı tam olarak bilmiyorum, ama işte henüz tanışmadığım biri, ufacık bir şekilde bile hayalimdeki çizgilerden birinin dışına çıktığında bile onunla değil selamlaşmak, elimden gelse aynı mekânın havasını bile solumazdım.

Belki de yer yer pis bir dünyada yaşadığımızın farkında olduğum için, kendimi bilinçsizce yapabileceğim şeylerden koruma içgüdüselliğinin baskınlığı sonucu bilinç altımda yerleşik hayata geçmiş bir tür savunma şeysinden kaynaklıydı benim tuhaflığım, takıntım veya işte adı her neyse..

Tabii bunun başka bir nedeni de; henüz kuduruk bir göt olduğum için, daha çok, sadece avına odaklanan, avcı bir hayvan gibi yaşadığımdan da olabilir. Hatta ilgilendiğim kişi dışında kimseyle göz teması bile kurmayan pis bir yapım vardı.
O ise benim aksime bu leş ortamlarda herkesi de tanıyor, herkesle de muhabbet ediyordu. Nerdeyse tanımadığı hiç kimse yoktu.

İyi bir orospu olmanın ilk şartı olan, iyi bir gözlemci olmak özelliğini kendisinde fazlasıyla barındıran biri olduğum için, onun saçma sapan hal ve hareketlerinden, ağzını yaya yaya açtığı konuşma tarzından, kurduğu cümlelerin içinde geçen o söylenilmemesi gereken yalaşık-yılışık kelimelerden ve arkadaşlarına olan dokunma ve göz süzmelerinden dolayı onunla ilk karşılaştığımız günlerde "uzak durulacak" etiketini sessizce PAT diye yapıştırıp, sanki o, dünya'mızda yokmuş gibi yaşamaya devam etmiştim.

Şimdi yıllardır aynı leş ortama takıldığımız için onun bu herkesle olan gereksiz içli dışlı muhabbetlerinden dolayı, onunla değil yanyana gelmek, yanlışlıkla göz göze bile gelmiyordum.
Dediğim gibi bunun kendimce bir çok nedeni vardı ve başka bir neden ise; sadece ondan uzak durmak ve kendimi çok değerli görmek değildi.
Bunun aksine; daha çok seviyesiz bir ortamda hayatını devam ettirebilen biri olmama karşın, bilinçsizce de olsa kendimi korumak içgüdüsü ile ilgiliydi.
Çünkü çok fazla samimi olduğumuz herkes bize kendisinden küçücük bir damla kadar bile olsa, biz farkında olmadan, bir parçasını ekler ve bu parçalar kişiliğimizde damlaya damlaya göl olurdu.
Benim gibi kişiliksiz biri iseniz, bu parçalar hayatınızın amına koyar, oturtamadığınız kişiliğinizle bir kaç gün bile yaşayamazdınız.

Ben de kendimi o parçalardan uzak tutmak için ve aslında o parçaların kendi değer yargılarıma göre olanlarından kapmak için aynı frekansta olduğumuzu düşündüğüm kişilerle yalnız yakınlık kuruyor, diğer leşlerle aynı bataklıkta olmamıza rağmen, kendimi biraz daha geç batanlardan biri olarak görmek için fazla hareket etmiyordum.

İşte böyleyim, insanlara karşı en ufak bir şüphem oluşunca kendimi bir salyangoz gibi kabuğumun içine saklar, dışarıya ise anası sikik güçlü bir orospuçocuğu görüntüsünü veriririm. Ama kendimi güvende hissettiğim ilk anda kabuklarımı paramparça eder yılıştıkça yılışır iyice çekilmez hale gelirim.

Sürmeli ile böyle olmamıştı tabi. Dediğim gibi; kendimi ondan uzak tutmaya karar vermiştim ve işte yıllardır aynı yerlerde sürünmemize karşın allahımızın selamını bile esirgemiştim ondan.
Ama tüm bu esirgemelere karşın yıllar sonra bana sık sık baktığı için kendimi ona borçlu hissetmiş olmanın verdiği eziklikle, o gece bakışlarına karşılık vermiş ve onu, gelip benimle konuşması için cesaretlendirdikten sonra da ikimizin arkadaşça iletişmesinde bir sakınca olmadığını belli etmiştim. Bunun sonucunda da işte konuşmaya başlamıştık ve ne yazıkki muhabbetimiz çığrından çıkmıştı.

Ona her ne kadar, onunla olan tanışıklığımızda; sadece bir arkadaşlık bağı kurmak istediğimi belirtmek için "abi, kardeşim, dostum" gibi yakınlık belirten kelimelerle biten cümlelerden konuşmalar yapsam da, o ne yazıkki benim "abi, kardeşim, dostum"  kelimelerimi duymazlıktan geliyordu..



Birini çok beğendiğinde, onun sana, senin ona baktığın gibi bakmamasının bile insanın canını ne kadar yaktığının, ona dokunduğu zaman içinin nasıl da ezildiğinin en iyi bilenlerinden biriydim. Onu anlıyordum, ama bana bir şey hissetme-mesi için elimden geleni yapmama rağmen, onu engelleyemiyordum.

Biraz sonraki muhabbetimiz onun illa da beni öpmek istemesi ısrarıyla devam edince canım sıkılmış, 5-10 dakika sonra da sanki telefonum çalmış gibi elimi cebime atıp, telefonun ekran ışığının açık olmasını sağlayarak cebimden çıkarıp kulağıma götürüp, kendi kendime bir muhabbete başlamış, sonra da onun yanında ayrılmıştım.

Bir kaç dakika sonra dönüp geldiğimde, gitmek zorunda olduğumu belirtmiştim ve o da bunun üzerine numaramı isteyince vermiştim. "Kendine iyi bak" deyip ayrılacağım sırada ise yanağımdan öpmek istediğini belirtmiş, zaten gidiyor olduğum için onu kırmamam gerektiğini düşünerek öpmesine izin vermiş, ben de onu öpüp, kardeşçe sımsıkı sarıldıktan sonra kulağına "çok iyisin. dikkat et kendine" deyip yanından ayrıldığım gibi eve gelmiştim.

Ama eve gelmekle ondan kurtulmamıştım, çünkü numaram artık ondaydı ve o da sonraki günlerde hunharca yazıp duruyordu.
Bunun ne kadar can sıkıcı ve aslında karşındakini soğutan bir durum olduğunun farkında değildi. Farkında olmamasını ise anlıyordum. Çünkü bunu bende yapıyordum ve birinden ufak bir yüz bulunca, adeta bir sülük gibi yapışıp kalıyordum. Sevdiğim adamları kendimden kaçırmamın nedeni biraz da buydu.
Yani adeta onların uyduları oluyordum ve iyi niyetli olmamdan dolayı çok net bi şekilde hayır diyemiyor, kestirip atamıyorlardı.
İşte ben de şimdi onun iyi niyetli olduğunu gördüğüm ve fazlasıyla farkında olduğum için kestirip atamıyor "eeehhhh sıktın ama sen de ha. yüz verdik, sıçtın ama" diyemiyor, o yazdıkça hemen cevap vermiyor olsamda, eninde sonunda cevap veriyordum ve halimize bakılırsa; onunla yazışmamız sonsuza kadar uzayıp gidecekti.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/09/annene-sutlac-yaptrp-sevdigin-kisiye_34.html

23 Eylül 2015

dağınık düzen

Az önce evin içinde gezinirken, mutfaktaki reyonun üzerinde birikmiş olan kirli kapkacak ve bardak topluluğu dikkatimi çekti. Mutfaktan çıkmışken geri dönüp tekrar baktım ve aslında dağınık olarak değil, gayet ayrıştırılmış bir şekilde dizmiş olduğumu farkettim. Örneğin büyük bardakları büyük sürahinin yanına, küçükleri hemen büyük bardakların yanına sırayla dizmişim.

Porselen tabakları tamamen diğer köşeye dizerken de, yer kaplamamaları için büyükten küçüğe yan yana dizip, içlerindeki yemek artıklarının kuruyup kalmaması için de, hepsine aynı seviyede su doldurduğumu farkettim.

Sonra gelip televizyon masasının altına az önce bıraktığım küçük tepsi ve içindekilere dikkat ettim. Hı hı evet tepsiyi de üçgen oluşturacak şekilde, masanın ucundan dışarı taşmasını sağlarken şık görünmesi için elimden geleni yapmışım.

Oturduğum koltuğa ve yanımdakilere baktım. Renkli kalemleri dizdiğim bardak güzel bir kare oluşturacak şekilde macbook'un hemen yanında duruyor, az önce bir şeyler karaladığım defterlerimden biri açık şekilde kırlentin birazcık altında ve yanında da kulaklığım var, üstelik iphone'u da; kulaklık için olan deliğinin, kulaklığın giriş kısmına bakar hâlde bırakmışım.
Yanlarında ise sanki atılmış veya öylesine gelişigüzel bırakılmış gibi duran Sait Faik Abasıyanık'ın Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabı var. Ama aslında atılmamış, sadece öylesine bırakılmış gibi duruyor ve hepsi; güzel bir düzen içinde. Hatta sanki her an fotoğraflanmaya hazır halde.

Sonra banyo'ya girdim; diş macununun duruşu, diş fırçasının ona değmiş halde bırakılmış olması, banyo aynasının hafif yamukluğu, önündeki krem ve kapağının yarı açıklığı, banyo terliklerinin banyoya girişte hemen solda yanyana düzgün bir şekilde durması..
Zaten terlikleri görür görmez tuvalete baktım, tuvalet terlikleri de beni sonraki tuvalate girişimde bekler vaziyette düzenli bir şekilde bekliyorlar.

Tüm bunlardan sonra aklıma, Cihangir'deki ev arkadaşımın bana "sende simetri var" deyişi geldi. O zaman kabul etmemiştim, çünkü gerçekten bir şeylere dikkat etmiyordum. Sadece arada bir işte kalemi yere düşmemesi için, masanın eğimine göre daha yamuk bırakıyordum veya kahve içtiğimiz bardaklar yanlışlıkla değdiğimizde düşüp kırılmasınlar diye alıp, kullanmadığımız duvar köşesindeki sehpanın üzerine bırakıyordum. Öyle düzgün bir şekilde bırakmıyordum da.
Öff tamam düzgün bırakıyorum, ama daha çok hani düşüp kırılmasınlar diye öyle yapıyordum. Çünkü kırıldıklarında bir sürü iş çıkarıyorlardı ve çıkacak olan işleri önlemek adına böyle davranıyordum. Yani bence bunun simetri ile alakası yok.

Sonra ayakkabılığa baktım, hepsinin ucu dışarı bakıyor ve üstelik aynı sıradalar. Oysa ben aslında dağınık biriyim diye kendimle gurur duyardım. Evet evet gurur duyardım. Niye gurur duyuyorum bilemedim ama evet sanırım dağınık olduğumu düşününce mutlu olanlardanım.

Tüm bunları yazmışken şimdi aklıma geldi de;
İşte çocukken ailemle yaşamak yerine abim ve yengemle yaşamaya başlamıştım.
Şimdi bu düzen sorununu yazarken farkettim ki; yengem, ben onlarla yaşarken, mutfakta biriken bulaşıkları bir kenara topladığım için teşekkür ederdi. Oysa bunu tamamen unutmuştum. Hatta onun teşekkürleri az önceye kadar hiç aklıma bile gelmemişti.
Öte yandan belkide aslında sadece kafayı yedim ve kimseye çaktırmıyordum. Ya da belki de hepinizden sağlıklıyım, siz hastasınızdır. Ya da, ya da aslında bu yaptıklarımın hepsi çok normal. Sadece yaptıklarımın bir isminin olması, olayı normal görmemi-görmemizi engelliyordur, kimbilebilir ki..

20 Eylül 2015

Gelişmeler im

Bir kaç gündür İstanbul Şehir Üniversitesi'nden Zeynep ile mailleşiyorduk ve Gezi olayları hakkında yüz yüze görüşerek  röportaj yapmak istediklerini söylüyordu. Kimseyle yüz yüze görüşmediğimi, ama dilerse Skype üzerinden röportaj yapabileceğimizi de belirttim ve onun da kabulüyle röportajı gerçekleştirdik.

Zeynep'le karşılıklı oturup çay içmesek, röportaj sonrası saçma sapan pozlar vererek fotoğraf çektirmesekte, sonuç olarak bu da bir röportaj oldu.
Röportaj bir yerde yayımlanacak mı tam emin olamadım. Ama bi yerlerde yayınlanmadan önce burada yayınlamamın onlar için bir mahzuru olmadığını belirttiler ve bende yayımlayayım dedim. 

Bu arada yeri gelmişken, blogla ilgili ara ara gelişen bu tür olaylarımdan da biraz bahsedeyim; 
Blogumdaki askerlik anılarım ile ilgili 2,5 yıl önce Londra'da yaşayan bir türk sanatçıyla Zorunlu Askerlik Sanat Projesi için mail üzerinden görüşmüştük ve adam sonrasında derin bir sessizliğe gömülüp gitti, ben de zaten unuttum.
Bir ara aklıma gelince, google'da baktığımda projesinin gerçekleşmiş olduğunu gördüm. Ama ne yaptı, nasıl yaptı, hiç bilgim yok. Geçen gün aklıma gelince mail attım, dönüş de yapmadı. 
Umarım askerlik anılarım gerçekten işine yaramıştır. 
Adamın projesi hakkında sağda solda çıkan ufak tefek iki üç cümlelik haberlere baktım ama benimle ilgili bir şey yoktu. Ben de "benden bahsetmedi" diye düşünüp umursamadım. elimde bir şey olmayınca, burada da bahsetme gereği duymadım. Ama şimdi "yeri gelmişken bahsedeyim" dedim.

Diğer bir gelişme ise bu yıl Nisan ayında gerçekleşti. Şöyleki; maili atan kişi A.B.D'de Washington D.C.'de Amerikan Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olduğunu söylüyor, röportaj konusu olarak ise; Gezi ve Gezi'deki gözlemlerim hakkında görüşmek istediğini söylüyordu. 
Kişinin gerçekliğinin, gelen mail uzantısından doğru olduğunu teyit edince kabul ettim ve görüşmemiz gerçekleşti. Ayrıca adamı da bol bol Google'ladım :)
Onunla olan görüşmemiz ise; çıkaracağı kitapta da çok yardımcı olacakmış. Umarım gerçekten çok işine yarar. 
Ayrıca bu ay gerçekleşecek olan bir konferansta Gezi konulu anılarımdan birini sunacakmış. Ama gerçekleşecek olan aktraksiyon konferans olacağı için, elinde herhangi yazılı bir şey olmayacakmış, eğer olsaymış benimle paylaşabilirmiş. 
Öte yandan görüşmemizi ve anılarımın bir bölümünü çıkaracağı kitabında kullanacakmış, çünkü anılarım onun için çok değerliymiş, yazdığı bölüme ışık tutuyormuş. 
Neyse bakalım, hayrlısıyla kitabı bir an önce çıksın da, sonrası da allahım büyüktür.

Diğer yandan, benim de kişisel olarak kitap çıkarmamı isteyen arkadaşlardan (açıkçası çok nadiren) yorum ve mail aldığım oluyor. 
Ama şunu belirtmeliyim ki; kendimi henüz kitap yazacak kadar donanımlı görmüyorum. Ayrıca sırf kitap çıkarmak için de, çıkarmış olmak istemiyorum. Eğer BEN, kitap çıkaracaksam insanların hayatını değiştirecek kadar değerli, toplumda fark yaratacak kadar önemli ve New York Times'ın birinci sayfasında büyük puntolarla yazılacak kadar işe yarar bir kitap çıkarmak istiyorum. Diğer anlamdaki işleri ise zaten güzel buluyor ama bu blogdaki yazılar kadar fifi olduklarını da biliyorum :)
Ama demedi demeyin, yaşım 60'da olsa inşallah bi gün o kitabı çıkarcam ve bütün dünyayı şöyle bi güzel silkeliycem. Şimdi sizden ricam; lütfen hep beraber, olgunlaşmam için bol bol dua ve sabr edelim :DD
Neyse lafı çok uzattım, şimdi İstanbul Şehir Üniversitesi'yle gerçekleştirdiğimiz röportaja geçiyorum. Bir de Zeynep'den bir metin rica ettim, sağ olsun gönderdi, ben de o metni röportajın başına koyup röportajı da devamına yerleştiriyorum. İyi okumalar:

İtalya'da bulunan Milano-Bicocca Üniversitesi ile İstanbul Şehir Üniversitesi bünyesinde yer alan Şehir Araştırmaları Merkezi'nin ortaklaşa yürütmüş olduğu bu çalışma, doktora öğrencisi ve şehir coğrafyası alanında çalışan Linus Vanhellemont'un kendisine aittir. Çalışmanın amacı, kitlesel post-modernist hareketlerin dinamiklerini, Taksim'de gerçekleşen Gezi Protestosu ve Brüksel Eylemleri bağlamında incelemektir. Bu nedenle 50 aktivist ve birçok sayıda uzmanla röportaj yapılmaktadır. Seçilen aktivistlerin Gezi'nin ilk haftasında eylemlere katılmış olup herhangi bir siyasi örgüte veya gruba üye olmamaları önem arz eder. Taksim deyince akla ilk gelen blogger'lardan biri olan Hayat Erkeği'de sorularımızı açık ve istekli bir şekilde cevaplayarak çalışmamıza katkı da bulundu.


Bu röportaj Skype aracılığıyla 18 Eylül 2015 tarihinde Hayat Erkeği ile yapıldı.
Gezi eylemlerinden önceki dönemi ve Gezi eylemlerindeki etmenleri araştıran bu çalışmamıza, bizimle görüşme yaptığı için katkılarından dolayı Hayat Erkeği’ne teşekkür ederiz.
Bu röportaj akademik bir çalışma için hazırlanmıştır. Herhangi bir yayın organında yayınlanmayacaktır.

Zeynep: Yaşınız?
Hayat Erkeği: 30 oldum.

Zeynep: Mesleğiniz?
Hayat Erkeği: Ofisboy, blogger.

Zeynep: Geziye hangi gün katıldınız? Hatırlıyor musunuz?
Hayat Erkeği: Gün olarak hatırlamıyorum. Ama zaten o dönem Cihangir’de yaşadığım için gidip geliyordum ki öncesinde de zaten iş çıkışı vs. zamanımın çoğu o aralarda geçiyordu. Haftada 6 gün giderdim.

Zeynep: Polis müdahalesinin ilk yaşandığı günü hatırlıyor musunuz?
Hayat Erkeği: Polis müdahalesi olduğu ilk gün şehir dışındaydım. Öncesinde ise daha böyle festival havasında geçiyordu. Herkes eğleniyor ve kaynaşıyor bir arkadaşlık bağı kuruluyordu.

Zeynep: Hani çadırların olduğu kurulduğu dönem mi?
Hayat Erkeği: Evet.

Zeynep: Peki öyleyse ilk gün yaşananlardan nasıl haberdar oldunuz? Herhangi bir sosyal medyayla mı, yoksa arkadaşlarınız mı haber verdi, yoksa geldikten sonra kendi gözlerinizle mi gördünüz?
Hayat Erkeği: Evim de oraya yakın olduğu için ve parka da sürekli gidip geldiğimden dolayı kendim gördüm. Orası biz eşcinsellerin, evsizlerin ve toplum tarafından posası çıkarılmış kimsesizlerin tanışıp kaynaştığı, birbirine psikolojik destek verdiği bir yerdir. Bu konuda olaydan yıllar önce parkta tanıştığım kişilerle ilgili yazdığım şu yazıları da, biz eşcinsellerin kaynaşma yeri olduğunu kaynak olarak göstermek için önerebilirim:
Parka gidip gelmeler sonrası kalabalık oldukça daha fazla dikkat çekti ve çadırlar kurulunca da iyice curcunaya döndü. Hatta çadırlar arasında sürekli “polis müdahale edecek” dedikodusu vardı ve bu dedikoduların yanında da, polis müdahalesine karşılık Divan Otel’in biz parktakilerin herhangi bir müdahale anında hızlıca toparlanmamız ve korunmamız için, depolarını bize açtığı, yedek yataklarını bize rahatlıkla sunduğunu söyleyip duruyorduk birbirimize. Zaten tuvalet, su vs. gibi ihtiyaçlarımızı da ben eve gidip gelerek görmeme rağmen, birçok kişi Divan Otel’e gidip gelerek gideriyordu. Bu konuda bizlere Divan Otel yönetiminin çok yardımı oldu. Allah’ım onlardan razı olsun. Detaylı yazmak için uzayabilir cevaplarım.

Zeynep: Kusura bakmayın. Bu şekilde detaylı bilgi verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim.
Hayat Erkeği: Rica ederim. En sonunda siz yine gözden geçirin, çıkabilecek sorulara karşılık yeniden yazışalım.

Zeynep: Tamamdır. Peki, ilk gün yoktunuz ama ikinci günü kendiniz gördünüz öyle mi?
Hayat Erkeği: Evet.

Zeynep: İkinci günün tam tarihini hatırlıyor musunuz?
Hayat Erkeği: Hayır. :( Tarihler konusunda iyi değilim. Rakamlar konusunda da.

Zeynep: Anladım. Toplam kaç gün gittiniz?
Hayat Erkeği: Polis müdahalesi öncesine kadar her gün mutlaka gidip geliyordum. Çünkü eğlenceli bir kalabalık vardı ve bende kendimce “ne oluyor, eğleniyor muyuz gençler” kafasıyla gırgır şamata yapmak için gidip geliyordum. Gittiğimde bazen 1-2 saat duruyordum, bazen keyfime göre 5-10 dakika. Tamamen moralime ve ne yapmak istediğime göre değişiyordu. Ama müdahale sonrası bi kaç gün zaten parka girişi bile yasakladılar.

Zeynep: Müdahaleden sonra eylemlere aktif olarak katılamadınız yani?
Hayat Erkeği: Katılamadım, katılmak istemedim. Çünkü orası artık nerdeyse tamamen Sırrı Süreyya Önder gibi Showman’lerin performanslarını rahatlıkla sergileyebilecekleri siyasi bir alana dönüştü. Hele bir de bayraklar, bilmem neler falan göklere çıkarılınca iyice soğudum. O bayrakları görünce midem bulanıyordu ve işin doğayı korumak kısmı aşılmış, herkes kendi siyasi görüşünü birilerinin gözüne sokabileceği bir alan kapmaya çalışıyordu. En çok görünen siyasi bayraklar, en çok akla kazınmak isteyenler, en büyük bayrak benimki yarışı başlamıştı. Olay ağaçları korumaktan, bayrakları gözlere sokmaya dönüşmüştü.

 Zeynep: Öyleyse eylemlere arkadaşlarınızla nasıl gittiğiniz sorusunu sormuyorum. Teknik olarak verdiğiniz cevaptan bunun gerçekleşmediği çıkıyor. :) Peki, bu süreç içerisinde sosyal medyadan ya da başka bir yolla takip ettiniz mi olup bitenleri?
Hayat Erkeği: Oraya ağaçlar incinmesin diye gitmiştim ve sonuna kadar da destek vermeye, gitmeye devam edecektim. Orada toplanan güzel insanların amaçlarının sebebi, toplanmalarının özünde incinmemek olan bir hareketten, polis müdahalesi sonrası ve showmanlerin medyada daha fazla bilinirlilik kazanmak ve medyada daha fazla yer kapmak için sürekli böğürmelerinin ardından, her tarafı yakıp yıkmaya hakkı olduğunu sanan insanlarda gelmeye başladı ve masumane başlayan tamamen temiz olan eylem, ağaçları korumaktan, ağaçlar dışında her şeyi kırmaya hakkı olduğunu sanan bir eylem haline dönüştü. Ben de bu sıralarda hep çok sinsi sinsi kenarda durup, olaylar yatıştıktan sonra gidip geziyor, ne olacak bu halimiz diye kendi kendime üzülüyordum.

Zeynep: Anlıyorum. Peki, sizin siyasi geçmişinizle ilgili bir-iki soru soracağım şimdi.
Hayat: Twitter’dan sürekli önüme yalan dolan tweetler düştüğü oluyordu, ama çok ciddiye almıyordum. Zaten birçok kişi sonradan sildi tweetlerini. Hepsi işsiz kalmaktan korktular. Şu an yine inşaat şirketleri için canla başla akşama kadar canla başla çalışıyorlar.
Hayat Erkeği: Tabii buyurun sorun.
Zeynep: Yok, siz devam edin lütfen.
Hayat Erkeği: Tamam ben bitireyim, siz öyle siyasi sorularınıza geçin. Devam ediyorum:
Zeynep: Buyurun.
Hayat Erkeği: Sonradan oraya gelen insanlar, ağaçlar kesilmesin, topçu kışlası gelmesin diye yırtındılar. Ama o insanların içinde inşaat şirketlerinde çalışanlar, şirket yöneticileri de vardı. Bu insanlar gündüz işlerinde “kalan son 3 daireyi de sattık mı, bu yılki hedeflerimiz tutmuş olacak”  diye birbirlerini gaza getiriyor,  reklam billboardlarına çıkacak olan yeni çalışmalar için ise gelen “martıların kanadında taşınan huzuru yakalamak için son 31 gün. Üstelik peşinat yok, faizler sabit” metinlerini onaylıyorlardı. Madem o kadar samimi iseniz; neden inşaat şirketlerinde çalışıyorsunuz, dağ taş demeden bina dikip, açılış üstüne açılış yapıyor, ajanslarınızla el ele verip 3 daire daha satmak için kırk takla atıyor ve yeni bir bina dikmek için rüşvet üstüne rüşvet vererek sessizce ilerliyorsunuz. Samimiyet hak getire. Zaten sonrasında da olay ağaçlar kesilmesinden, tamamen; “hükümet devrilsin”e dönüştü. Evet, hükümeti sevmiyoruz; evet, Tayyip bu güzel ülkeyi kendi çiftliği gibi yönetiyor, bunun yanlış olduğu konusunda hemfikiriz. Ama hükümete oy veren milyonlarca insanın fikrini yok saymak da ne demek oluyor? Hele bir de darbe yapılması için sürekli “asker göreve” narası atmak, fazla ilkelce değil mi? Tayyip’ten bile daha geri kalmışlığın en büyük göstergesi değil mi? Asker ne ya, askerlik ne? Ki zaten askerliğin kendisi tamamen insan haklarına aykırı bir şeyken. Neyse siz diğer soruya geçin.

Zeynep: Devam etmek isterseniz hiç sorun değil. Çünkü bunlar bizim bilmediğimiz şeyler. Oradaki kitlenin tamamen gençlerden ibaret olmadığını söylüyorsunuz yani?
Hayat Erkeği: Valla tamamen gençlerden ibaret değildi. Çünkü ağaç sevmek, korumak sadece gençlerin işi değil. Ama sonraki günlerde olaylar tamamen boyut değiştirdi. Hatta olayların iyice kızışmasından sonra oraya doluşmuş olan (birkaçı) atkuyruğu saçlı, götünün kılı kadayıfa dönmüş yaşlı kurtların, ellerini popolarının üzerinde bağlayıp, mahallenin muhtarları gibi masalar arasında gezinmeseler… Hatta adeta savaş sonrası, meydanı kontrole gelmiş kumandanlar gibi gezinmeseler daha iyi olurdu. Parkı artık sanki geçmişlerinde tamamlayamadıkları, yarım kalmış bir işi başarmaya yaklaşmış bir alan gibi görüyorlardı. Sohbetleri bu doğrultudaydı ve bu zaferi de şimdiki gençlerin ellerinden almak istedikleri bir alandı onlar için. Üfff o kokuşmuş yaşlıların gururla, kibirle gezindikleri o anları hatırladıkça midem alt üst oluyor.

Zeynep: Bu kişiler bireysel olarak mı gelmişti? Herhangi bir fikriniz var mı? Yoksa toplanmış bir grup şeklinde mi?
Hayat Erkeği: Grup olarak değillerdi. En fazla işte bir kokona ve bir atkuyruklu yan yana geziniyor ve gururla etrafa bakıyorlardı. Grup olarak gelip gelmediklerini de bilmiyorum. Zaten dediğim gibi; sonraki günlerde çok fazla gidip gelmedim. Gittiğimde de 5-10 dakika bakınıp çıkıyordum. Çünkü benlik bir yer olmaktan çıkmıştı.

Zeynep: Anlıyorum. Peki, o zaman sıradaki soruma geçiyorum: Gezi'den önce herhangi bir eyleme ya da gösteriye katılmış mıydınız?
Hayat Erkeği: Hayır katılmadım.

Zeynep: Peki siyasi bir gruba üye misiniz? Veya toplantılarına katıldınız mı?
Hayat Erkeği: Değilim ve siyasetin de başka bir ticaret dalı olduğunun farkında olduğum için toplantılara da katılmıyorum.

 Zeynep: Evet. Normal şartlar içerisinde size protestolara katılmanızın nedenlerini soracaktım. Ancak katılmadığınızı söylediğini için bu soru hükümsüz kalıyor. Yine de, bu konuda eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Hayat Erkeği: Yok teşekkür ederim.

Zeynep: O zaman sıradaki soruyla devam ediyorum. Sizin de vaktiniz çok almak istemiyorum.Gezi eylemleri konusunda sizi umutlandıran şey neydi?
Hayat: Estağfurullah, işe yarayacaksa vaktin önemi yok. Buyurun.

Zeynep: Ya da umutlandıran bir şey var mıydı?
Hayat Erkeği: Umutlandıran şey; bayraksız, vatansız, milletsiz bir yaşama inanan insanların da çoğunlukta olduğunu gördüm. Zamanla o güzel insanlar Gezi’den; at kuyruklu tipler ve o düşüncedeki pislikler yüzünden çekilip gitseler de, o güzel insanların var olması, geleceğe dair en büyük umudum oldu. Zaten at kuyrukluların ölmesine en fazla 10 yıl kaldı. Ama biz gençler onlar öldükten sonra daha güzel bir dünya için canla başla çalışmaya, fikrimizi kimseyi incitmeden dile getirmeye devam edeceğiz. Yaşamak için bir bayrak altında toplanmamıza gerek olmadığını, ülke denilen saçma sapan sınırların gereksizliğinin bilinciyle o sınırları ortadan kaldırıp, tüm bayrakları yakacağız ve bayraksız yaşayacağız. Hiçbir bayrak olmayınca dünya daha güzel bir yer olacak. Buna yürekten inanıyorum : ) :)

Zeynep: Bu güzel insanlar gençlerden mi oluşuyordu çoğunlukla?
Hayat Erkeği: Gençler ağırlıkta olsa da, eski dünyaya takılmamış olgun bir kaç insan da vardı.

Zeynep: Anladım. Sizce Gezi eylemlerinden önce gerginlik yaratacak olaylar olmuş muydu? Ülke gündeminde yani.
Hayat Erkeği: Olmaz olur mu? Sonuçta siyasi söylemler de reklam sloganları gibidir. Ne kadar çok göze batarsanız, o kadar çok akılda kalırsınız. Akılda kalmak, için yapılan saçma sapan hareketlerin varlığı hala devam ediyor. Sadece başta olanın sesi daha çok çıkıyor, ama hepsi aynı seviyede düzenbaz, aynı seviyede yalancı ve hilekârlar. Bunlar hep gerginlik nedeni. Onun dışında zaten AKP’nin yıllardır makamları kitlemesi herkesi sinir ediyor. Sinir olmayanlar ise; AKP'liler.

Zeynep: Bu tür söylemlerin Gezi'yi daha çok alevlendirdiğini söyleyebilir misiniz?
Hayat Erkeği: Gezi öncesindeki söylemler için mi, yoksa gezi sırasında söylenen söylemler için mi soruyorsunuz bunu

Zeynep: Gezi öncesindekiler için. Sadece söylem bazlı düşünmek zorunda da değilsiniz. Yapılan değişiklikler, yasaklamalar vs. sizce Gezi'nin oluşmasına katkı sağladı mı?
Hayat Erkeği: Geziye insanlar; o parkı korumak için geldi, oradaki kimsesiz kalmış bir kaç ağacı korumak için geldi. Bu haklı bir davranıştı ve bende o yüzden oradaydım. Ama sonradan katılım sağlayan kalabalığın amacı; Orta Doğu’da art arda patlayan iç savaşları örnek alarak Gezi’den bir iç savaş çıkarıp yönetimi devirip kendi istedikleri gibi bir yönetimi başa geçirmeye dönüştü. Bu kabul edilebilir değildi. Eğer yeni bir yönetim gelecekse demokratik yollar asla terk edilmemeli, asla barbarlığa başvurulmamalı.

Zeynep: 1 Mayıs kutlamalarının yasaklanışını hatırlıyor musunuz?
Hayat Erkeği: Pek hatırlamıyorum.

Zeynep: Alkol yasağı?
Hayat Erkeği: Ehh, biraz hatırlıyorum.

Zeynep: Sizce bu tip yasaklamalar Gezi'deki kıvılcımı arttırdı mı?
Hayat Erkeği: Alkol yasağı zaten dünyanın birçok ülkesinde var olan bir uygulama. Kaldı ki, Avrupa ülkeleri bu sıralamada ilklerde yer alıyor. Türkiye de her yaptığı bokta Avrupa’yı örnek alıyor. Bu örnekleme içinde ise yanlış olan bir şey yok. Ama kıvılcımları artırdığına inanmıyorum. Sadece kıvılcım çakmak için kendine bahane arayanların aptallığı diyebilirim. Şahsen alkol yasağı var diye oraya gelen kimse görmedim. Ki zaten alkolü de su gibi tükettik :)

Zeynep: Yani Gezi olaylarını başlı başına ele almak gerektiğine inanıyorsunuz,
Hayat Erkeği:  Gezi olaylarının başlangıcını “Evet öyle ele almak gerekiyor.” Ama sonrası için bahane arayanlara malzeme çoktu. Elini sallayan ellisine denk getiriyordu. Bu konuda Tayyip ve tebaası da onları destekledi.

Zeynep: Gezi olaylarından önceki 1 Mayıs veya alkol gibi yasaklamaların Gezi’ye etki etmediğini düşünüyorsunuz?
Hayat Erkeği: Yok. Dediğim gibi insanlar daha çok AKP’nin gitmesini istedikleri için bir bahane arayışındaydılar ve 1 Mayıs veya diğer yasakları bahane edip oraya buraya saldırmak için haklı bir yol yaratıyorlardı. Böyle olduğunu düşünüyorum.

Zeynep: Şimdi size metafor olduğunu düşündüğümüz birkaç kelime sıralayacağım. Siz de aklınıza gelenleri, sizin için ne ifade ettiklerini bana söyler misiniz?
Hayat Erkeği: Tamamdır.

Zeynep: Taksim?
Hayat Erkeği: Özgürlük. (Çünkü insanlar orada istedikleri gibi oluyorlar, istedikleri gibi davranıyorlar, istedikleri gibi geziyorlar vs.) Taksim genel olarak herkes için özgürlük çağrışımı yapıyor.
Zeynep: Başka?
Hayat Erkeği: Başka yok :)

Zeynep: Gezi Parkı?
Hayat Erkeği: Kimsesiz eşcinsel insanlar. Dışlanan sürekli itilen kakılanların yeri. Gidecek hiçbir yeri olmayanların ülkesi :) Evet.

Zeynep: Topçu Kışlası?
Hayat Erkeği: Saçmalık. Tayyip’in başka bir rant alanı yaratmak için bahanesi. Madem tarihe değer veriyor, o zaman Divan Oteli yıksın, Hilton’u yıksın. Orayı gerçek sahiplerine, Ermenilere versin. Orada kışladan önce var olan yapıların hepsini yapsın. Devam edin.

Zeynep: AVM ya da diğer adıyla alışveriş merkezi?
Hayat Erkeği: Yeni sosyal alanlar, beleş tuvalet, kışın fakirler için ısınacak yerler :) Devam edin.

Zeynep: Erdoğan?
Hayat Erkeği: İkiyüzlü, güvenilmez, uzun hasta adam. Devam edin.

Zeynep: Rant?
Hayat Erkeği: Akp, Chp, Sarıgül. Devam edin.

Zeynep: Kelimeler bu kadardı. Sıradaki sorum, protestolar esnasında olup bitenleri haber vermek amacıyla en çok hangi yöntemi kullandınız? Youtube? Twitter? Facebook? Yüz yüze? Telefon?
Hayat Erkeği: Kime haber vermek için?

Zeynep: İnsanlara, arkadaşlarınıza ya da herhangi birine… Sadece haber almak olarak değil, haber vermek olarak da düşünebilirsiniz.
Hayat Erkeği: Aslında her şeyi kullandım. Hatta engellemelere karşın yeni yollar çıkıyordu, yeni şeyler öğreniyorduk.

Zeynep: VPN gibi mi mesela?
Hayat Erkeği: App’ler de vardı. VPN zaten herkesin bildiği kullandığı bir şeydi. Bu kadar.

Zeynep: Az önce saymış olduğum sosyal medyaları yani; twitter, facebook ve youtube’u kullandınız mı?
Hayat Erkeği: Evet.

Zeynep: Gezi’nin ilk haftalarında aktif bir şekilde katılmış ve herhangi bir siyasi gruba üye olmayan bir arkadaşınız, tanıdığınız varsa benimle ismini paylaşır mısınız? Ve ondan izin aldıktan sonra mail adresini, hatta mümkünse numarasını verebilir misiniz?
Hayat Erkeği: Yok. :)

Zeynep: Hiç mi yok? Öncelikle LGBT’ye destek olduğumu ve kimliklerinin açıklanmayacağını söylemeliyim. Eğer benimle görüşme yapmak istemezlerse, kapalı olmayan başka bir arkadaşımla da yapabilirler.
Hayat Erkeği: Teşekkür ederim. Ya bir kaç arkadaşım vardı ama triplerine dayanamadım, iletişimimi kestim.

Zeynep: Anlıyorum. Peki, o zaman, teşekkür ederim.
Hayat Erkeği: Rica ederim, çok teşekkürler. Çalışma bir yerde yayınlanırsa benimle de paylaşmanızı ve yayınlanmadan önce son halini görmek de istiyorum.


18 Eylül 2015

osmanlı padişahları

-Hayatımda kimse yokken ağız sağlığıma dikkat ediyorum, ama hayatıma biri girdiğindeki kadar değil. Neden böyle yapıyorum anlamadım.
(3 gün sonra bu konudaki fikrim: aslında hayatımda birilerinin olması veya olmaması önemli değilmiş. tamamen moralime göre hareket ediyorum. sağlığımı önemsediğim günlerde bu tür kişisel temizlik konularına daha çok dikkat ettiğimi farkettim.)

-Yemek yapmayı öğrenmeye karar verdiğimden bu yana, her şeyi yapmaya çalışıyorum. Bugün domatesli bulgur pilavı ve etsiz türlü yaptım. Tadı enfes oldu. Ben yaptım mı böyle yaparım hahaay

-Kitap sevgim depreştiği için bulduğum ikinci el kitapları almaya başladım. Hem ucuz, hem de ihtiyaçlarımı karşılıyor. Sanırım kendime kocaman bir kitaplık da alıcam. Sonra da okuduğum kitapları dizip dizip bakarak mutlu olucam. Bunun hayalini bile kurmak beni mutlu ediyor. Şu an çok mutluyum. yehuuu
Bu hafta elimde Sait Faik Abasıyanık'ın Alemdağ'da Var bir Yılan kitabıyla sahnelerdeyim. Karşılaşırsak yüz görümlüğüm olan yanak öpcüğümü isterim.

-Burnumdaki tatakları çıkarıp çıkarıp, elimi pijamamın ceplerine sürmekten vazgeçmeliyim. Gerçi daha sonra çamaşır makinası yıkıyor ama yine de cebe tatak sürmek tuhaf geliyor. 
Ama yanii yerimde otururken de, farkında olmadan burnumu karıştırdığımda parmağımın ucunda beliren tatağı sürecek peçeteyi gidip almaya üşeniyorum. En kolayı pijamamın cebine sürmek. 
Hayır ne alaka tabiki de iğrenç değilim. Sensin iğrenç.
Hem benim pijamam değil mi, sanane.

-Götüm çok kıllı olduğu için, giydiğim her şeyin pamukları çatalımda birikip, akşama kadar kıvrıla kıvrıla ipe dönüşüyor. O ipleri götümün kılları arasından çekiştirerek çıkarırken tuhaf hissediyorum.

-Son zamanlarda sadece polislere yavşıyorum. Biraz fazla heyecanlı bir durum ama olsun. Yaşadığımı hissetmem lazım. Umarım içlerinden biri boşaldıktan sonra "ne yapıyorum lan ben krizi" geçirip götüme kurşun sıkmaz.
Bu arada yeri gelmişken; eşcinsel cinayetlerinin bir çoğunun nedeni'nin, boşaldıktan sonraki o pişmanlık anı olduğunu düşünüyorum. Hele bir de kendini kabullenememiş bir ibne ileyseniz abooowww. Yandınız.

-Geçen tanıştığım polis çok feminendi ve bu durum bana tuhaf geldi. Feminen polisle ilk defa karşılaştığım için olabilir.
Diğer tanıştığım polisler ise çok fazla maskülenlerdi ve bu seferki feminen olunca onun polis olduğuna bile inanamadım. Ama inanmıyor olmam polis olmadığı anlamına gelmez, çünkü nöbet tuttuğu yere davet etti. Baya bildiğin karakolun bahçesinde oturup muhabbet ettik. Çok garipti lan.

-Birde bi çevik kuvvet polisiyle tanıştım, kız arkadaşı  da polismiş ve gece vardiyasında olduğu için evde kimse yokmuş ve bu yüzden beni evine davet etti. Ben de çıktım gittim buluştuk, eve girdiğimiz gibi seviştik ve doğrusu ona saxo çekmek çok hoşuma gitti.
Bunun basit psikolojik nedenlerine girmek gerekirse;
Sanırım adamı tam bir hetero olarak görüyordum ve onunla beraber olmayı ilham verici buldum. Öte yandan polis olması ise ayrı bir fetişizm konusu ki, kız arkadaşının da polis olması çok daha ayrı bir heyecan unsuru katıyordu işin içine.
Ama sonra bir sonraki buluşmamızdan önce ben yanlış bir şeyler söyledim ve bir daha görüşmek istemedi. Özür diledim ama işte insan bir defa güven sorunu yaşayınca artık geri dönüşü olmuyordu.

-Başka bir polis ise komiserdi ve yazışmaya başladıktan sonra Urfa'da olduğunu söyleyince bende muhabbeti devam ettirmemizin bir anlamı olmadığını söyleyip byeee dedim.

-İnsanlara güvenme-meyi öğrenmem lazım. Ama öğrenemiyorum.
Üstelik herkesi sevmek zorundaymışım gibi yaşamaktan da bıktım, ama sevmeden de duramıyorum. Ne yapıcam?

-Yaşlanıyorum ve düzenli yaptığım tek şey bu blogu tutmak oldu. Bunun dışındaki her şeyi elime-yüzüme, gözüme-götüme bulaştırdım. Ben koca bir beceriksizim. Beni sakın örnek almayın, yoksa mahvolmanız kaçınılmaz olacak.

-Tek isteğim ise yaşlanınca bile hâlâ b blogu tutabilmek.

-Bi işe yaramadığınızı düşündüğünüz zamanlar oldu mu hiç. Benim hep oluyor.

-Büyürken içimde bir şeyler eksik kalmış. Oturacak yer bulamadığı için ayakta kalan kişiliğimle başım birazcık dertte. Ona bir sandalye bulmanın sırası geldi.

-Kişiliksizliğimle baş etmek için farklı kişilikler yarattım ve yer yer rahat bırakıp istedikleri gibi takılmaları için onları yüreklendirdim.
İlginç olan şey şu ki, çevremdeki insanlar o kişilikleri daha çok sevdi. Tıpkı sizin bu blogu sevmeniz gibi.
Bu blogdaki kişilik de, kişiliksizliğimden dolayı yarattığım bir kişilikten başkası değil. Ama doğrusunu söylemek gerekirse; beni ele geçirdi. Kişiliğim haline geldi. Çünkü onun sayesinde diğer kişiliklerimin ne kadar gereksiz ve aslında bana ne kadar da büyük yük olduklarını farkettim. Fark etmemden sonra da onları teker teker boğarak öldürdüm.

-Şimdi sadece bu kişiliğimle yaşıyorum ve onu tamamen benimsemek üzereyim.
Bunu yaptığım için pişman değilim, çünkü büyürken kimseyi örnek almamıştım. Alamamıştım. Tam olarak sebebini bilmiyorum ama kimseyi örnek alamıyordum. Durum böyle olunca örneksiz yaşaya yaşaya blogu tutarken kendime bir kişilik inşa etmem gerektiğini ve bu kişiliğin örnek alınmış olması değil, tamamen benim istediğim gibi olması gerektiğini ve hatta örnek olması gerektiğini keşfettim. Keşfim sonrası, kendi kişiliğimi yaratırken, kendime kimseyi örnek almadan da yaratabileceğimi daha iyi anladım ve buna yöneldim. Kendime bir kişilik yarattım. Bazen yaramazlık yapsa da, elhamdürillah ondan çok memnunum.

-Kimseyi örnek almayın, kimsenin hakkını almadan, hakkına tecavüz etmeden yaşamaya çalışın yeter. Böylece kişiliğiniz kendiliğinden oluşmaya başlıyor.
muck.

15 Eylül 2015

karman çorman

bi kahvenin kırk yıl hatrı vardır.
çayı çinliler bulmuş.
parayı ise lidyalılar.
(allah olnların belasını versin. gerçi zaten hepsi yok olup gittiler. ah etmem boşa oldu)
türkler'e anadolu'ya girmeleri için kapıyı açan kürtler'dir.
israil’deki yahudiler, türlü oyunlar sonucu oraya zorla göç ettirilmiş fakir yahudilerdir.
filistin, bombalanmaktan kurtulmayacak olan tek devlettir.
savaşların sebebi, yeteri kadar barışçıl olmamamızdır.
tanrı olmaya çalışmamız ve bunun farkına varmayışımız, işte bu gerçek ihanettir.
benim gibi fakirlerin, umutlarını kaybetmemelerinin tek nedeni sekstir.
homoseksüeller’in aids’e yakalanma olasılığı daha fazladır.
heterosexüellerin aids’e yakalanma olasıklıkları da homosexüellerinki kadar vardır.
aids hayvanlardan insanlara geçmiştir.
işte bu gerçek ironidir. 
bodrum’da kıyıya cesedi vuran küçük meleğin ruhu şimdi cennette.
ölümüne üzülmedim, daha çok o şekilde ölmesine üzüldüm.
bence o küçük çocuk da, savaşsız ülkelerdeki çocuklar gibi, basit bir hastalıktan ölmeyi hak ediyordu.
ama ona böyle bir ölümü yakıştırdılar.
yakıştıranların soyu, henüz onlar hayattalarken kurusun.
kimse beni sevmezken ve kimsenin umrunda değilken ölmek isterim.
geçen gün benden 8 yaş büyük olan asker arkadaşımı gördüm. 
çok yaşlanmış.
eve bir vazo aldım, akşamları gelirken kendime öldürülmüş çiçekler alıcam ve bakıp mutlu olucam.
her şeyi boş ver de,
galiba seni çok özledim.



14 Eylül 2015

hayat'ın akışkan hâli

bazen aşkı porno filmlerden öğrendimi düşünüyorum ve belki de bu yüzdendir her seviştiğimle aramızda bir şeyler olacak sanmalarım.
belki de çoğumuz öyle öğrendik aşkı. oysa porno endüstrisi diye bir şeyin var olduğunu öğrendiğimde üzülmüştüm. yani ne bileyim işte, zaten üzünçlü bir şey bu. üzünülmeden de olmuyor.

biliyor musun, çocukluğumda ailemden hiç kimse bana seni seviyorum demedi. bunun aile bireyleri arasında söylenilmesi gereken bir cümle olduğunu bile çok geç anladım. iş işten geçmişti.

taciz edilmek güzel çocukların başının belası. bence hemen şimdi oturup, doğabilecek çocuklarınızın çirkin olması için diye dua edin.
ama çirkin de olsalar onları sevdiğinizi sık sık söyleyin. çok fazla dışlamayın. eğer sevgisiz bırakırsanız, eğer dışlarsanız, onları dışarda sahiplenip sevecek binlerce kişi var. bir çoğuyla şahsen tanıştım.

insanın içi salt kötülükle dolu, bunu kabullenemiyorum.
ama bence içimizde salt iyilik var. kabullendiğim tek şey bu. belki de iyi olduklarına inandığım için kimse bana bedensel bir zarar vermiyor.
hem zarar verseler ne olacakki, en fazla canım yanar. sonra canımın yanması da geçer. kalıcı olan hiçbir şey yok. yaşadığımız müddetçe sadece kendimiz kalıcıyız.

geçen aylarda bi arkadaşım gözlerimin içine bakarak "keşke sevgilim olmasaydı, seni kaçırmazdım" dedi. ona çaktırmadım ama canım fena şekilde sıkıldı, onunla görüşmeyi kestim, bir daha görüşmedim.

geçen hafta yeni tanıştığım bir adamla konuşuyorduk, hüzünlü bir şekilde uzaklara bakarak "keşke herkes senin gibi olsaydı" dedi. hüzünlendim.

internetten tamıştığım bi kadına kamerada show yaparken "sikin çok güzel, neden erkeklerle beraber oluyorsun ki" dedi. "seni mi sikeyim" dedim "evet" dedi. "istanbul'a gelince çocuk yapalım isterim" dedi. "tamam" dedim.
aşık olduğu bir adam var, adam onu bir defa sikmiş ve sonra bir daha beraber olmamışlar.
adam erkekleri sikmeyi sevdiği için kadına bir daha dokunmamış. ama arkadaşlıkları devam etmiş. kadın bana adamın nerede yaşadığını söylemişti. sonraki konuşmamızda adamın fotoğrafını da attı. adam dehşet yakışıklı biri. apışıp kaldım.
bir kaç gün sonra, beynimde bir şimşek çaktı. şimşek şöyle diyordu:
adamı gördün. nerede yaşadığını biliyorsun. eğer adam erkeklerle yatmayı seviyorsa Hornet profili vardır. bul onu.
adamı buldum. selam sabah derken biraz konuştuk. aklı fikri "seni sikeyim"de olunca, durmadan bu cümleyi kurdu.
kadının onu neden sevdiğini anlamadım. oysa adam sadece dehşet yakışıklı. duygudan yoksun ve kendini kaybetmiş.
adamı biraz sıkıştırdım ve konuyu benim yönlendirmemle, kadınlara kendisi getirdi. eskiden sevdiği bir kadın olmuş. "çok kırdım onu ve belkide onu kırmış olduğum için ilişkilerimde bir türlü dikiş tutturamıyorum" dedi. üzüldüm, ama iki dakika sonra kurduğu cümle yine "seni sikeyim" olunca, üzüntüm geçti. salt seks düşünmesi, o yakışıklılığını bile itici hâle getiriyor.
kadın onu sevdiği için 3'lü yapalım diyor. adam beni sikecekmiş, bende kadını. yatakta 3ümüz çok eğlenecekmişiz.
kadın adamı çok seviyor. onun için her şeyi yapmaya dünden razı. sırf ona biraz daha yakın olmak için beni ona ayartmaya kalkışması bile çok hüzünlü geliyor bana.
ama hepsinin ötesinde; kadının, benim adamla konuştuğumdan haberi yok. adamın da; bizim onun hakkında konuştuğumuzdan haberi yok.
olaylarımız henüz sanal olarak ilerliyor olduğu için ne olacak ben de merak ediyorum. kadına; bu sanal konuşmalarımızı yüzyüze tanışıncaya kadar pek ciddiye almıyorum" dedim. çünkü sanal da herkes atıp tutuyor, reel de ise herkes kocaman bir "pooooff"


geçen gün patates yahnisi yaptım. 3 gün yedim bitmedi. en son bittiğinde kalkıp 2 rekât şükür namazı kıldım.

başınız ağrıdığında saçlarınızı kestirin. ben öyle yapıyorum.
boğazım ağrıdığında da boğazımı kesiyorum. (şaka şaka, ilaç alıyorum)

bileklerimi kesmeyi hiç düşünmedim, ama bileklerini kesen arkadaşlarımın kanlarını çok gördüm. o kesilen yaraların tuz dökülerek nasıl da havalı hâle getirildiğini biliyorum. aynı arkadaşlarım ilerleyen yıllarda o yaraları açmış oldukları için çok pişman oldular ve bazıları estetik ameliyatla o yaraları kapattı, ama izleri ruhlarında kaldı. çünkü çocukken var olan ruhunuz hâlâ var, o hiç büyümüyor.

saçlarını kısa kestirmeyi seven başörtülü lezbiyen bir kadın arkadaşım var. geçen haftalarda ailesi onu pantolon giydiği için dövmüştü. ona "18'ine kadar sabret ve sonra aileni, tanıdıklarının hepsini gerinde bırakıp siktir ol git bi yerlere" dedim. üniversiteyi kazanmak için canla başla çalışıyor. yakında kafayı yiyecek. ama zaten ailesiyle de kalırsa kafayı yiyecek.

aile çok kötü bir şey. tüm ailelerden nefret ediyorum. lütfen dağılın.

ayak tırnaklarım yamuk yumuk. gittikçe bir orangutan'a dönüşüyor olduğumu düşünmeye başladım.
yaşlılık fikrini kim aklımıza soktu. niye yaşlandığımızı düşünüyoruz.
orangutan'ları çirkin oldukları için sevmiyorum. ama nedense orangutan ismini çok seviyorum. hatta içinizden bir defa sakince "orangutan" demeyi deneyin, siz de seveceksiniz.

kedi yavrularının ilk 6 ayı da çok tatlı. tıpkı insanlar gibi.

çikolatayı çok seviyorum. ama bazen midemi de bulandırıyor. belki de çikolata yerken porno filmlerdeki koca yarraklı siyah'ları düşündüğüm için olabilir. kafam karıştı zaten, emin değilim.

gazete okuyamıyorum. ama kitap alışkanlığım olduğu için kendimle gurur duyuyorum. bu ara Paul Auster okumaya başladım, iki kardeşin ensest ilişkisini anlattığı kitabı Görünmeyen'i görünür bir şekilde elimde taşıyorum. eğer olurda bi yerlerde karşılaşırsak selam vermeyi unutmayın.
aa bu arada sanırım şöyle yapalım, ben bundan sonra o günlerde okuduğum kitapların adını blog'dan yazayım, siz de o kitapla beni görürseniz gelip yanağımdan öpün. ama hiç konuşmayalım. sadece yanaktan öpüşelim yeter. birbirimizi anlarız.

yanaklarımın öpülmesini çok seviyorum. ama yanağımdan öpen pek kimse olmuyor. bazen kimse beni yanaklarımdan öpmediği için üzülüyorum. şimdi bu cümleyi yazarken de gözlerim doldu. ama ağlamayacağım, çünkü Hayat Erkek'leri ağlamaz.

salça'yı kaşıklayarak yemeyi seviyorum. nedenini anlamadım ama seviyorum işte, var mı diyeceğin.

blog tutmanın iyileştirici bir etkisi var. bu konu iyice araştırılmalı ve sonuçlar benimle acilen paylaşılsın.

herkes gibi bende kendimi çok önemli biri sanıyorum. ama aslında biliyoruzki bi bok değiliz. dünya hayatı büyük bir yanılsamadan ibaret. ölüm için gün sayıyor, ama insanlara kötü davranmaktan da geri kalmıyoruz. bu çok tuhaf geliyor bana. dünyada sadece ölüm gerçek. diğer her şey yalan.

allah'a inanmak beni mutlu ediyor. bazen allah'a inandığım için şükrediyorum. siz de şükreder misiniz.
lütfen.

chat sayfalarında profillerine Aktifim yazanlara uzun uzun yazıp, onları tavlıyorum. sanırım kafalarındaki erkekliklerini alt ettiğim için, kendi kendime içten bir şekilde gizlice mutlu oluyorum. bunun salakça olduğunu da düşünmeye başladım. ama ilişkilerimde pek a-p muhabbetleri yürümüyor. genelde yatakta kendi kendimize akıp geçiyoruz.

seks yapmak çok sıkıcı bir hale geldiği için 1 haftadır seks yapmadım. hatta 9 gün oldu galiba. bu benim gibi seks bağımlılığı olan biri için büyük bir başarıdır. tarihe not düşülsün.
neyseki sadece hoşlandığım kişilerle seks yaptığım için kendimden iğrenmiyorum.

bazen namaz kılıyorum. bir şey hissetmediğim için uzun bir süre ara veriyorum. sonra iyice sıkılınca tekrar kılıyorum ve iyice sıkılıncaya kadar tekrar kılmıyorum.
kıldığım zaman da sadece öğlen namazı kılıyorum. çünkü en çok onunla uyuşuyoruz. diğer namazlar çok dağınık.

eski porno izleme alışkanlığım geri döndü. günde bir kaç defa osbir çekmeden edemez hâle geldim. bunun sebebini düşünüyorum bu ara. sonra düşünürken bi bakıyorum yine osbir çekmeye başlamışım.

bazen saçma sapan insanlarla görüşmemek için osbir çekip sakinleştiğim oluyor. sanırım osbir çekme sebebimin çoğunluğu bu. yani; gereksiz bir muhabbettense, gereksiz bir osbir'i tercih eder haldeyim.
ve baş ağrılarımın aslında osbir çekmemle alakası olabilir. çünkü az önce de, biriyle buluşmaya gidecekken oturup osbir çekmeye karar verip, osbir çektim ve şu an başım ağrımaya başladı. sanırım kan beynime gitmeye başladığı için olabilir.
beynime kan sıçradı deyimi nerden gelmiş buldum galiba. (bu cümle diğerlerinden daha saçma oldu. ama kalsın yine de)

şiir okumayı sevmiyorum. ama güzel şiirleri seviyorum. güzel şiir bulmak ise çok zor bir iş dalı. resmen zamanını ona vermelisin.

yılmaz erdoğan şiirleri dinlemeye başladım. popülerliği geçmişken dinlemeye başlamak, işte bu benim işin.

baş ağrım arttı. gidip yatcam.
kitap konusunda ciddiyim, bu hafta elimde Paul Auster'ın Görünmeyen'ini görürseniz gelip sakince yanağımdan öpün. metro, otobüs vs'de karşılaşmak dileğiyle.
(bu arada kitap bir çeviri olmasına rağmen, o kadar güzelki ve o kadar güzel çevrilmişki, burdan çevirmenine (seçkin selvi)kocaman kocaman höpcükler gönderiyorum. keşke bütün çeviriler böyle muhteşem yapılabiliyor olsa.

11 Eylül 2015

baş ağrısından yola çıkmak

Dün başım fena şekilde ağrıyordu, zaten kaç gündür de boğazımda tekrar iltihap toplandığı için fena hastayım. Tekrar hastalanınca farkettim ki; bu yıl önceki yıllara nazaran daha sık ve daha kötü hastalanmaya başladım. Eskiden yıl'ı bir iki basit hastalıkla geçirirken şimdi henüz 8 ay içinde 5-6 defa hastalandım ve şu anda da hastayım.
Belki de sık sık hastalanmak, yaşlılığın diğer belirtilerinden biridir. Tıpkı sakal kıllarımdan bir kaçının da beyazlaşmış olması gibi..

Hastalıklar geçmediği için olsa gerek iş aramak konusunda da iyice tembelleştim.
Aslında doğrusunu söylemek gerekirse tembellik iyice içime yerleşti, çalışmak falan da istemiyorum.
Daha doğrusu "nasılsa hayatım boyunca çalışmak zorundayım, öyleyse bu zorunluluk içinde iyice debelenmeden çalışmaya gerek yok" bilincini kaptım ve ona uyarak günlerimi geçiriyorum. Bu yüzden de, iyice sıfırı tükettikten sonra çalışmayı düşünüyorum. Bunu bilinçli olarak yaptığım için de; hayatımda daha az stress var olacak, kafam daha fazla rahat olacak..

Zaten uzun zamandır çalışmadığım için param da bitiyor. Birikmiş olan paramla bu ay kirayı öderim de, önümüzdeki aya götüm tutuşacak.
Aslında belki garsonluk gibi basit bir iş bulup, aklım sanki basit işler dışında hiçbir şeye yatmıyormuş, söylenilen hiçbir şeyi anlamayan mal gibi davranarak sakin bir hayat geçirmek istiyorum. Sadece getir götür işini kavrayan bir andaval gibi, beyinsiz gibi. ki zaten böyle bir tiplemeden de farksız değilim. Sadece ortalamanın 1 puan üstünde zekâ'ya sahibim ve bunun çok özel bir durum olduğunu da düşünmüyorum.

Ama dediğim gibi ciddi ciddi andaval gibi yaşamak istiyorum, çünkü çok fazla sorumluluk almak, insanların; seni gözlerinde çok fazla büyütmesi anlamına geliyor. Seni büyüttükçe de senden daha fazlasını istiyorlar ve böylece sen kendin için değil, onlar için yaşamaya başlıyorsun. Zamanla ipin ucunu da kaçırmış olduğun için, psikopat bir işkolik, hasta ruhlu bi dengesizin teki olup çıkıyorsun ve en acısı şu ki; bunu farketmiyorsun bile.

Zaten günümüz insanlarının çoğu, bu çalışma düzenini kabullenmiş halde yaşarken ruhsal anlamda da büyük bir hastalık içinde debeleniyor ve diğer en acı olan şey şu ki; hasta olduklarını kabullenmiyorlar.
Üstelik kendilerinden istenilen her şeyi o kadar düzgün bir şekilde yapıyorlarki, kendilerini kusursuz birer köle'ye dönüştürmüş olduklarının farkında değiller.
Bu kusursuz kölelik karşılığında ise; bir ev, bi araba, belki yaşlanınca da makyaj yapmaya devam edecek kadar para. Fazlası yok, çünkü yeni dünya düzeni içinde, gerçek anlamda zengin olmak istiyorsanız, sizden önce zengin olanların boklu götünü yalamak zorundasınız.
ve hatta onlar adına günah işlemeyi de kabullenmekten başka çareniz yok.

Tüm bunların sonucunda ise; kendimize itiraf etmesek bile, aslında hepimizin içinde bir yerde köle olmak, yani aslında insanın bir sahibinin olduğunu bilmesi durumu gizli bir zevk veriyor kişiye. Birilerine sahiplik yaparken, öte yandan; kendi sahibimiz için hayvan gibi çalışmak, onun dediklerini yapmaktan geri kalmıyor ve bunu yapmaya devam ederek yaşamak için de, gizli bir şekilde için için yanıp tutuşuyoruz.

Oysa hayatı yaşarken böyle kasmaya gerek yok. Azla yetinmeyi öğrenip, öleceğin günü beklemek bana en mantıklı gelen şey. Hatta geçen gün şöyle bir şey aklıma geldi; sanırım inançlı biri olmasaydım, yani allah'a inanmasaydım; intihar ederdim.

Çünkü yaşamak bana çok anlamlı gelmiyor. Hatta açıkçası yaşamın kendisi hepimiz için fazlasıyla yorucu ve bu yoruculuğu inançsız olarak fark etmiş olsaydım, yok olmayı tercih etmiş olurdum..
Neyse ölüm konusunda çok yazmak istemiyorum..

Bu arada dün yemek konusunda yazmıştım ve yukarıda bir yerlerde "azla yetinmek" demişken beynimde şimşek çaktı:
yemek yerken de azla yetinmeye çalışanlardanım ve hayatım boyunca hiç kilolu biri olamadım. zaten daha çok; yemek için yaşayanlardan değil de, yaşamak için yemek yiyengillerdenim.

hatta daha önce kilo almak için zorla fazla yemek yediğim, hatta ve hatta kilo alabilmek için, geceleri kalkıp tost yapıp yediğim bir kaç gün geçirmiştim ama sürekli midem bulanınca yemek yemek konusunda tekrar eski alışkanlığıma dönerek, mide bulantılarımı sonlandırmıştım.
ve tıkınmak yerine, sadece açlığımı bastıracak kadar yemek yemenin, beni daha iyi hissettirdiğine emin olmuştum.
Öte yandan, yemek yemek yerine; daha çok sebze ve meyve ağırlıklı beslenmeye de dikkat ediyorum ve gün içinde acıktıkça da yer yer su içerek açlığımı bastırmaya da çalıştığımı bir kaç yıl önce farketmiştim. Belki de bunun yüzünden de yemek yapmayı öğrenmemiş olabilirim. bilemedim doğrusu.
bir başka nedenim de; "vücudumuzu bir depo gibi kullanmanın, ruhu'muzu da yoracağını düşündüğümden de böyle hareket ediyor olabilirim" olabilir.
Tabii yemek konusunda böyle dikkat ederken, ilişkiler konusunda niye bu kadar dikkatli değilim onu da tam anlamış değilim. Çünkü ruh'umu yemekle yormamaya çalışırken, sürekli ilişkiler yaşayarak yormak da ayrı bir çelişki gibi duruyor.

Ama şimdi bundan önceki cümleyi kurduğumda fark ettim ki; aslında yemek yiyerek yorulmak ile, ilişki yaşayarak yorulmak birbirinden çok bağımsız, ayrı ve çok farklı şeyler. Dolayısıyla bu ikisini birbirine karıştırmadan yaşamaya devam ederken, bu ikisinin farklı gerçekliklerinden kopmamaya çalışarak ve galiba; hep farkında olarak yaşamaya da devam ediyor olabilirim.
(iç ses: Ahh beynim nasıl çalışıyorsun anlamadım ki. (başka iç ses: "beynimi sikeyim" şimdi: parantez içindeki parantezi kapat) sonra diğerini de kapat )

Evet gerçek hayatta da olduğu gibi, susuz bir kaç gün yaşayabilirsiniz, ama havasız sadece bir kaç dakika. İkisi de bizi ayakta tutar, ama biri olmadan daha uzun süre ayakta durabiliriz, diğeri olmadığındaysa hiç ayakta duramıyoruz.
Yemeği ve ilişkileri; hava ve su gibi örneklendirerek ne yapmaya çalıştığımı bende anlamadım. Belki bir ihtimal; çocukluğumda ve ergenliğimde, büyüklerimin çevremdekilerle gerçek ilişkiler kurmama engel olmalarından dolayı, yaşayamadığım insani ilişki açlığımı, şimdi cinsel birlikteliklerle gidermeye çalışıyorumdur. Ama tabii bu konuda daha söyleyecek çok şeyim var da, konuyu henüz kafam da tam çözemediğim için cümleleri kuramıyorum.
Belki ilerde dönüp bunları okuduğumda, beynimin bana oynatmakta olduğu oyunu daha iyi anlayabilir ve konu hakkındaki cümleleri daha kolay kurabilirim. Şimdi ise kayıtlı kalmasının bir zararı yok.

Ölüm, demişken ve konu zaten dağınık, duğunuk devam ederken; Bazen kefeni mi de şimdiden alıp evin bir köşesine koysam mı veya cüzdanımın bir köşesinde "kefen paramdır" adlı bir not eşliğinde azcık para saklasam mı" diye düşünmüyor değilim.
En azından ölürken kimseye de yük olmam.
Aslında öldüğümde yakılmak veya başka bir şekilde yok edilmek isterdim. Sonuçta bedenlerimizin saklanılması ve buna mezar denilmesi bana saçma geliyor.

İnsanın öldükten sonra bile mezarlığı sayesinde hâlâ dünya ile ilişkisinin devam etmesini anlayamıyorum. Ölmüşsün zaten, mezarın olsa ne olur, olmasa ne olur.
Tabii mezarlıkların da bana oldum olası ilginç geldiğini belirtmeliyim.
Yani ne bileyim, ölmüş birinin gömüldüğü yeri süslemenin, adını yazmanın, etrafını granitlerle çevrelemenin, üstünü kedi köpek gelip mezarı didikleyip işemesin veya kemikleri çıkarıp kalan etleri yemesin diye, etrafını kapamanın ve hatta bu sayede, geçici olan bu dünyada ölüyü, mezarı sayesinde daha görünür kılmanın çok mantıklı bir yanı yok.
Sadece boş beleş bir masraf, zaman kaybı.
O mezarlara harcanan parayla belki aç biri doyurulabilir, hatta bazı mezarlar sayesinde binlerce kişi bile doyurulabilir.

Neyse baş ağrım artmaya başladı. Kesiyorum burda. Kendinize iyi bakın öptüm. muck

10 Eylül 2015

türlü şeyhler

Bakkalı sattığımdan bu yana işsiz güçsüz olunca ve bazen günlerce eve kapanmaya başlayınca, kafayı yemek üzere olduğumu fark ettim. bu kafayı yeme olaylarını aşmak ve kafayı da tam yememek için de yemek yapmaya başladım.
Ahaha "kafayı yememek için yemek yapmaya başladım" cümlesi komik oldu galiba :)
Neyse o öyle kalsın, ben karalarcasına yazmaya devam edeyim.

Efendim bugün kendime patates yemeği yapmayı öğrettim ve maharetli ellerimle yaptığım patates yemeğim şu an kenarda dinleniyor. Kendisi hazırlanırken çok yoruldu da :))

Yalnız patateslerin küp küp doğranması gerektiğini söyleyen internet sitesi, küplerin ne kadar büyüklükte olması gerektiğini söylemediği için, ben patatesleri tencerede pişirmeye başladıktan sonra farkettim ki, meğer patatesleri nerdeyse 6 parçaya bölüp tencereye atmışım. Durum öyle olunca mübarek patatesler bi pişemedi. Ben de açtım ateşi, kapattım tencerenin ağzını geldim oturdum. Onlar iyice pişince gidip bi tanesini ısırdım ki, heh olmuş dedim ve söndürdüm altını. Bir saat sonrada oturdum afiyetle yedim. O güzelim patatesler şu an midemde boka dönüşmekteler.

Yalnız yemek yapmak çok kolaymış lan,  ben yemek yapmayı uzaya çıkmak kadar zor iş sanıyordum. Böyle sandığım için de, kendimi mutfaktan olabildiğince uzak tutuyor, açlıktan ölecek kıvama gelinceye kadar da mutfağa girmiyordum. Ama işte bugünlerde parasızlığı fena yaşamaya başlayınca dedim iş başa düştü, artık yemek yapmayı öğren ve kendi kendine piş.

Bunun öncesine kadar da zaten menemen ve makarna ile yaşıyordum. Biraz daha öyle yaşamaya devam etseydim, bi sabah uyandığımda kendimi yatakta bi paket Filiz Burgu Makarna  veya bi tencere menemen'e dönüşmüş olarak bulacaktım.
Çok şükür aklım başıma geldi de, yemek yapmayı öğrenmeye karar verdim.

Gerçi bazen de işin kolayına kaçıp benim alt kattaki komşu ablalara yemek malzemesi verip "abla bana yemek yapar mısın" deyip onlara da yük olmuyor değildim. Sağ olsun hiç kırmıyorlar ve verdiğim bi kaç çeşit sebze vs ile bir kaç tencere yemek yapıp eve getiriyorlardı.
Hele geçenlerde en alt girişindeki ablaya verdiğim malzemelerle, abla tüm mahalleye ziyafet çektirebileceğim kadar çeşitte yemek yapmıştı. Valla en çok da o gün utandım. Dedim "böyle yüzsüz yaşa yaşa nereye kadar yaşıycan. Madem oturuyon evde, malzeme al, internetten bakarak yemek yapmayı öğren" işte böyle yemek yapmaya başladım..

Geçen gün de pilav yapayım dedim, ortaya bambaşka bir şey çıktı. Ne olduğunu ben de anlamadım ama yemek için de kendimi zorlayıp durdum. bir iki tabak yedim de, ama sonra baktım kendimi, pilav ziyan olmasın, israf olmasın diye yemeye zorladıkça, midemde karanlık işler dönmeye başlıyor, ben de yemedim ve mutfağın penceresinden daha altta bulunan ve benim evden 2 metre ilerdeki apartmanın çatısına döktüm. Ertesi güne kadar da zaten çeşitli kuşlar gelip yedi. Kuşlar yedikçe de içim rahatladı.
Durum böyle olunca yaptığım yemekler bir şeye yaramamaya başladıkça çatıya yemek atmaya başladım ve karşı çatı artık kuşlara ait bir hayvanat bahçesine dönüştü. En çok da kargalar geliyor. Allahtan çok gürültü etmiyorlar. Yoksa rezil olurdum.
Ama şimdi artık çok fazla yemek atmıyorum, çünkü cidden elimin ayarı tutmaya ve her şeyden daha az yapmaya başladım.

Onun dışında ise dediğim gibi işte evdeyim, hep oturuyorum ve bu yüzden kendime haftalık 2-3 kitap okuma şartı koştum. Geçen haftalarda hedefimi tutturdum, bu hafta ise Psikopat diye bi kitaba başladım. Biraz fazla güzel buldum, ama yine de türkçe çevrilen bir kitap olduğu çok belli. Çünkü bazı cümleler yazımdan kaynaklı değil de, çeviriden kaynaklı olduğu belli bir şekilde çok fazla ruhsuz ve okurken duygudan yoksun gibi bir his yaratıyor. Sanki "evet evet ben türkçeye çevrilmiş bir kitabım" diyor.
Kitap demişken, önerdiğiniz kitaplar var ise yorumlara yazın da, pdf'lerini bulup okuyayım.

Bir de evde kaldıkça sapık sitelere çok fazla dadandım. Öyle saçma sapan insanlarla muhabbetler ediyorum ki anlatamam. Hele bazıları resmen dünyaya saçma sapanlık olsunlar diye gelmişler gibi hissediyorum. Onlarla konuştukça da kendimi daha aklı başında görmeye başladım.

Sapık siteler dedim de, bu ara eve kapanınca ve dışarı çıkmayınca moraller sıfır sıfır sıfır.
Moraller sıfır olunca da,  kendime taktım. en çok da çirkinliğime taktım.
Tam böyle anlarda ise, moralimi düzeltmek için, çıplak show yapabileceğim bir kaç site keşfettim. Bu siteleri ise daha çok çıplaklığımı sergilemek için değil de, daha çok bozuk olan moralimi düzeltmek ve kendimi iyi hissetmek için kullanmaya başladım. Yani aslında bi çeşit tedavi yöntemi gibi kullanıyorum.
Şimdilik bu beni bana gerçekten iyi hissettiriyor. Hem en azından, büyürken hep çirkin olduğum söylenildiği için, şimdilerde birilerinin "götün, sikin, gözün, kaşın güzelmiş" dedikçe, sanki çocukluğumda açılıp hâlâ kanamaya devam eden yaralarım kapanmaya başlıyor.

Mesela hiç unutmam, daha 13-14 yaşındaydım. Okulda vesikalık fotoğraf istemişlerdi ve ben de gidip işte mahallemizdeki fotoğrafçıda çektirmiştim. Ertesi gün fotoğrafları aldığımda kendimi çok kötü bulmuştum ve fotoğraflarla eve döndüğümde, abim fotoğraflara bakmak istediğini söylemişti. ben de fotoğrafları uzatırken "adam kötü çekmiş" dedim ve o sırada abim fotoğrafları alıp bakarken "adam kötü çekmemiş, sen zaten çirkinsin" demişti.

Hani zaten yakışıklı olmadığımı biliyordum, çünkü bırak dışardaki insanları aileden biri bile hiç bana "yakışıklısın, tatlısın" dememişti. Ama şimdi abim bu ergen yaşımda böyle söyleyince ben bi zelzeleye tutulmadım değil.
O cümle sonraki günlerde de hep kafamda yankılanıp durdu. Hatta o günlerde, abimin söylemiş olduğu "sen zaten çirkinsin" cümlesinin etkisiyle ayna karşısında kendi yüzüme uzun uzun bakınmaya da başlamıştım. Yani işte koca bi burun ve küçük bi surat vardı karşımda. Ama hani insan çirkin olduğunu bilse bile, bunu duymak istemiyordu. Heleki o ergen yaşımda duymak istediğim en son şey ise sanırım çirkinliğimdi..

İşte o günlerden bu yana açık kalan yarama merhem olsun diye, şimdi kamera karşısında birileri bana sen hoşsun dedikçe, kendimi iyileştirmeye çalışıyordum. Bu cümlelerin yarattığı merhem, yaralarıma iyi de gelmiyor değil tabii. ama bi yerden sonra bunun bir bağımlılığa dönüştüğünü de itiraf etmeliyim.
Çünkü birilerinin size güzel olduğunuzu söylemesi, aslında size ulaşma çabasından başka bir şey değil.
Çünkü, size iyisiniz denildiğinde, sizinle yakınlık kurulmak isteniyor, bir sonraki adım ise size dokunmak isteniyor.
Eğer benimki gibi sizde de ilgi açlığı var ise, bu güzel cümleleri ve daha fazlasını duymak için, yapmakta olduğunuz işin bir adım sonrasına geçiyorsunuz.

Yani diyelim ki, show yaparken sadece memenizi gösteriyorsunuz. İnsanlar memelerinizin güzel olduğunu söyledikçe, memelerinizin güzel olduğunu çok sık duyduğunuzdan da sıkılmaya başlayıp, aslında çirkin bulduğunuz diğer bi uvzunuzu göstermeye başlıyorsunuz.
Oranıza da iltifat edildikçe, başka bir yerinizi daha açmaya başlıyorsunuz. Böyle böyle anadan doğduğunuz ana dönüyorsunuz.
Ama dediğim gibi, aslında bunun nedeni; bedensel olarak olduğunuz gibi kabul görülmek ve arzulanıldığınızı duymak ve hatta arzulanıldığınıza şahit olmak istiyorsunuz.
İşte bu yüzden birileri size iltifat ettikçe bu sefer de göbeğinizi açıyorsunuz, iltifat geldikçe daha fazla iltifat duymak için götünüzü, gözünüzü vs derken her yerinizi açmaya başlıyorsunuz.
Bu durum ise daha fazla iltifat etmelerine yol açıyor ve daha fazla iltifat daha fazla abartıya doğru koşarcasına yol alıp gidiyor. Bu ise, dediğim gibi; bi yerden sonra bağımlılığa yol açıyor ve siz bazen bunu fark edemeyebiliyorsunuz bile. Yani aslında bi bağımlı olduğunuzun farkında olmadan, bağımlı hale geliyorsunuz.
Ben ise cingöz olduğum için bağımlı hale geldiğimi fark ediyorum :) ve kendimi durduruyorum. Diyorum ki "ehhh tamam, bu kadar iltifat yeter. ben güzelim anladım. şimdi giyinip, kamerayı kapamalıyım ve hem güzel değilsem de güzel değilim, yapacak bir şey yok. kendimi böyle sevmeliyim ve kendimi sevmek için de başkalarından onay almak zorunda değilim" diyorum ve kendimi frenliyorum.

Ama bazen de, insan bulunduğu kötü durumun içinde kayboluyor ve ne yaptığını fark edemeyebiliyor. Yani tamamen dışa bağımlı bir onay süreci içinde debelenmeye başlayıp, sanki hep onay alarak yaşaması gerektiği inancıyla yaşamaya başlıyor. Bundan kurtulmak ise biraz zor olabiliyor, ama kafaya taktıktan sonra aşılmayacak hiçbir şey yok. Sadece zaman alıyor.
ehh bugünlük de bu akdar yeter. Yemek yapmaktan teee nerelere gelmişim. Haydi kendinize iyi bakın, iyi insan olun ve kimsenin onayına ihtiyacınız olmadan yaşamayı öğrenin. muck.