Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

31 Temmuz 2015

türk kürt kardeştir, ayrım yapan kalleştir


Bunları ve daha nice şeyleri konuştuk ve baktım bunlar iyi güzelde aslında o benden ilk fişeği bekliyor, bende eski playboylardan olduğum için elimi uzatıp sakallarını okşadım ve o “ohhh be senden bekliyordum ilk şeyi, yoksa benden hoşlanmadığını düşünmeye başlamıştım” dedi ve ben de bunun üzerine onu kendime yavaşça çekip bi güzel öptüm. 

Öyle taze ve sıcacık dudakları vardıki dayanamadım bu sefer kendime doğru iyice çekip daha uzun ve ıslak bir şekilde öpüştük. Sonra öpüşlerimiz uzadı ve ellerimiz kollarımız da işe koyuldu.
Uzun zamandır (sanırım 4-5 hafta oldu) adam akıllı sevişmediğim için çocukla daha bi canla başla öpüşüyorduk. Hatta o kadar içten ve ateşli bir şekilde öpüşüyordukki nerdeyse arabada yangın çıkacaktı. sonra bi ara durduk ve yine konuşmaya başladık ve konuşmaktan bıktığımızda tekrar seviştik ve sonra tekrar konuştuk ve sonra tekrar öpüştük.

Benden çok hoşlandığını söylediğinde içim bi tuhaf oldu. Hayır tamam bende hoşlandım ama doğrusu ondan, o taze bir et olduğu için mi hoşlandım, yoksa 4-5 haftadır kimseyle şey yapmadığım ve şimdi onunla sevişiyor olduğum için mi ondan hoşlandığımı bilmiyordum. kendimden de emin olamadım.
Sonra konuş ediş derken ayrıldık ve ben pansiyon’a gelip oyalanırken tekrar yazışmaya başladık ve o “hadi yine buluşalım” dedi ve bende tamam dedim kendimi attım dışarı o da çıktı geldi, bu sefer de şehrin farklı bir tarafına gidip yine tarlanın birinde stop edip, öpüşmeye başladık. Öpüşürken ara verip konuşuyorduk, o genelde beğenilerini dile getiriyor ve henüz ergen olduğu için de “sana aşık olmaktan korkuyorum” diyordu ve biz bunun üzerine kıtlıktan çıkmış gibi tekrar öpüşmeye başlıyorduk.

Bunu sevmiştim ve doğrusu gittikçe daha çok seviyordum. Sonra tabii bunların hepsinin bir sonunun olması gerektiği fikri, az sonra çalan telefonla karşımıza çıkıverdi.
Biraz daha öpüştükten sonra toplanıp şehir merkezine döndük ve o evine giderken bende pansiyon’a dönüp onunla sms’leşirken uyuya kaldım.

Sabah saat 10:00 gibi onun mesajıyla uyanınca hemen giyinip yeraltı şehirlerini gezmeye çıktım.
Gerçekten de harika ve muhteşemlerdi. İnsanların yerüstüne bina yapmasındansa, yeraltına şehir yapma fikrini daha çok sevdim. Çünkü hazır olan bir yeri sadece oyarak yapıya dönüştürüyorsun ve onu nasıl yapacağın tamamen sana kalmış. Üstelik yaz kış aynı sıcaklıkdalarmış ve her türlü ihtiyaçlarda düşünülmüşdü. Bir tek ölülerle aynı odada yatma fikirlerini sevmedim. Ne bu ya biri ölünce odanın dibinde çukur eşeleyip oraya gömmek çok anlamsız ve hatta korkutucu. açıkçası ben binlerce yıl önce de yaşasam, bir ölüyle aynı odayı paylaşmazdım, herkes uyuduğu ilk anda da ölüyü götürür damdan aşağı doğru yuvarlar, sonrada hiçbir şey olmamış gibi gelir uyurdum. 

Ay zaten beden ölmüş zaten, boşuna kendimize işkence etmeye ne gerek var. Ben uyuyamam da. Zaten şehri gezerken, korkudan hep yabancı turistlerin peşine takılarak çaktırmadan gezindim durdum. 
Neyse işte diğer yeraltı şehride aynıydı ve işte gezinip duruyordum. Üstelik gezinilmesine izin verilen alan şehrin anca 10’da 1 veya ikisiymiş. Yani daha 8 kat daha yerin altında evler, kiliseler vs vardı.

Sonra bu şehirler biterken, biz dün geceki çocukla tekrar sms’leşmeye başladık ve baktımki ben onun için bir kaç gün burda kalmaya karar vericem, kendi kendime kızıp “üff salak, pansiyona her gece 30 tl vercen, 4 gece kalırsan 120 tl eder, paran yokken 120 tl buraya vermen enayilik olur. ha tamam aşk maşk anlıyorum, ama yani aşk karın doyurmuyor ki canım benim. aklını başına al ve yoluna devam et” diye kendimi iyice fırçaladım ve onunla da mesajlaşırken “ya ben burda kalsam bile biz beraber zaman geçiremiycez, iyisi mi ben gideyim, bir kaç gün sonra sen de rahat olunca senin olduğun şehre geleyim” dedim ve sonra bi kaç mantıklı açıklama daha yapıp onu yarı gönlü razı edip pılımı pırtımı topladığım gibi yola çıkıp otostop çekmeye başladım.

İşte tam da bu sırada Sivaslı Otostopçu aradı ve konuşmaya başladık. İlk sorduğu şey de süslü valizim oldu. Hahahahaha telefonda biraz kakara kikiri yaptık ve o “vay be helal olsun sana, ben senden pek ümitsizdim, valizin bile senden daha çok yola dayanır diye düşünmüştüm. bu kadar dayanacağın aklıma gelmemişti. pes etmişsindir diye aradım seni” dedi ve ben “ahahaha sen daha beni tanımamışsın. süslü valizim’le yolların altını üstüne getiriyoruz. her ne kadar konformist hippi bir otostopçu olsamda yola devam edicem. bakalım yol nereye kadar gidecek” diye cevap verdim ve aldı bizi bir muhabbet. 15 dakika sonra telefonu “kendine iyi bak”lar eşliğinde kapattığımızda, kendi kendime çocuğun bana “kimseyle bir şey yaptın mı” sorusunu neden sorduğunu düşünüyordum ve tam da o sırada el kaldırdığım külüstür bir araba önümde durdu ve atladım. 

Arabada inşaat işçisi olduğunu söyleyen iki abi biralarını da açmış, gidebilecekleri yere kadar beni bırakabileceklerini söylüyorlardı, bende tamam demiştim ve işte yol alıyorduk. Onların kafalarda kıyak olduğu için bir kaç defa bana teklifte bulundular ama alkol almadığımı yenileyince, artık sormadılar. Sonra güzel kafalarla beraber ülke gidişatından, dünyanın döngüsüne, ordan da uzay ve evrenden, inşaatlarındaki ameleler arasında dönen alavere dalaverelere kadar konuştuk da konuştuk ama konu döndü dolaştı kürt türk meselesine geldi :(((

Zaten ten rengim, saç, sakal ve kalın kaşlarımı görüp de doğu’daki olaylardan bahsetmeyenle ve ardından da “abii türk kürt kardeştir, niye çıkıyor ki bu olaylar. bak hepimiz ne güzel yaşıyoruz” cümlesini kurmayanla henüz karşılaşmadım. Sanki kalın kara kaşlarımı gören herkes bana bu cümleyi kurmak zorundaymış gibi yaklaşıyor, oysa ben artık bu cümleden bunaldım, midem öğğğğkk oldu. 

Vallahi ben sadece otostop çekerek en azından Türküye’yi gezmek istiyorum. Doğu-batı-kuzey-güney ve türk kürt olayları sikimde değil. Sikimde olan tek şey şu yollar. Canım sadece gezmek istiyor. Hiçbir şeyi kafaya takmadan öyle boş boş gezmek istiyorum. Ama yok, kalın kaşlarımı gören herkes illa ki; benimle doğu batı, türk kürt olaylarını konuşup, bir açıklama bekliyor. öğğğk oldum anlıyor musunuz. susun artık ve yola bakalım. yolun güzelliğine bakalım, yoldaki güzelliklere odaklanalım. siktir et olur mu olanları, bizden ve bundan önceki her şeyi siktir edin, önümüze bakalım. yol açık, yola çık.

Sonra işte bu inşaatçı abilerle Bozköy denilen bir yere geldik ve orada indim. Onlar kendilerini bekleyen çoluk çocuklarına doğru giderlerken ben sağ elimi kaldırmış önümden geçecek olan traktör’e otostop çekiyordum ve çok şükürki adam tuhaf tuhaf bakmasına rağmen durup beni aldı. Süslü valizimi traktörün römorkuna attığın gibi adamın yanındaki tepeciğe oturdum ve rüzgara karşı duran Serpil Çakmaklı gibi saçlarımın savrulmasını sağlarcasına, tarlalara bakmaya başladım. Buranın rakımı biraz yüksek olduğu için ve havası diğer bölgelere göre biraz daha nemli olduğu için tarlalardaki başakların toplanmasına meğer henüz 15 gün varmış. Oysa Kayseri’den gelirken bütün tarlalar toplanmış, millet samanlarını bile balya balya satmaya başlamıştı. Traktörü süren abinin dediğine göre burada da 15 gün sonra toplanmaya başlayacaktı.

Biraz daha yol aldıktan sonra, traktörcünün bir arkadaşının patates tarlasında durduk ve arkadaşıyla orda bizi aldı bir muhabbet. İşid’den, Pekeke’ye, Erdoğan’dan akpartiye, Türkiye’den Yunanistan’a kadar her şeyi konuştuk. Beni traktörüne alan adam Erdoğan hakkında ileri geri konuşmama sinir olsada, sonuçta misafir olduğum için çok ses etmedi. Çünkü bir yandan haklılık payım olduğunu da kabul etti.
Diğer adama da “seninle tartışabilmemiz için biraz entellektüel bilgi seviyen olması lazım, ama bundan yoksunsun ve seninle bir şey konuşamayız. ilkokulu okuyup tarlaya geldim, başkada bir şey okumadım diyorsun, başka bir şey okumadıysan seninle hangi konuda nasıl tartışacağız ki? bence yormayalım kendimizi. ama yine de sen bilirsin” diyerek ukalalık yaptım ve bunlar ikisi “anaaa sen ne fenasın, biz senle baş edemeyiz” dediler ve bizi aldı bi gülme. 

Sonra her şeyi boşverdik ve tarlayı gezmeye çıktık. Şu anda Niğde sınırları içerisindeydik ve burası zaten patatesiyle meşhurdu. Adamın tarlasını gezerken, patateslerinin bazılarının altını eşeleyip sanki birer bebeklermiş gibi severek “bak bunlar hep büyüyecek” deyişini görmeliydiniz. Vallahi bir anne çocuğunu anca böyle sever, anca böyle ilgilenirdi.


Adamı öyle görünce içim bir neşeyle doldu, adamın içinin güzelliği yüzen vurmuş gibiydi. Zaten gözlerinin o masmaviliğine diyecek söz yoktu, gönül isterdiki bu gece burada kalıp akşam da adamı yoldan çıkarıp günah dolu bir gece geçirsindi ama işte bu ara gönlün dediklerini siktir etmiştim ve artık libido’yu kontrol altına almıştım. Hem yolda uzundu ve birazdan da yola çıktık. Traktörcü’yle tıngır mıngır giderken de yol bitti ve o beni Divarlı diye bir yerde indirdi. 5 km kadar yürüdüm ama hiç araba geçmedi, geçenlerde köyde olduklarını söylediler. Ben ıhlara’ya gidecekken köyün ortasında kalakaldım.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/08/sakalsz-koyluler.html

30 Temmuz 2015

yol

her şeyi boş verdim.
kimsenin umrunda olmadığımı bilmek ama umrunda olacağım biriyle karşılaşmak umudununda içinde olduğu bir ruh haliyle düştüm yollara.
ben dünyaya alışamıyorum, yerleşik hayat hiç bana göre değil.
zaten ben kendime ait bir şeyler de biriktiremiyorum, 
durum böyleyken kendimi kimseye ait de hissedemiyor ve hissettiremiyorum da.
neden böyleyim ben, neden onlar öyle.

birilerinin hayatında kalacak kadar sevemiyorum da. 
gidecek kadar seviyorum ve ben çok gidiyorum, kimse bilmiyor.
ama kimse de beni, benimle gelecek kadar sevmiyor. hep ben seviyorum, gittiği yere kadar.

29 Temmuz 2015

Otostop çekerken bir yandan da aşk meşk işlerine karışmak


Sonra ben orada 1 saat kadar otostop çektim ama duran olmadı. En sonunda 4-5 tane saman balyası dolu transit pikap geldi ve şöförlerden biri beni Göreme yol ayrımına kadar götürebileceğini söyledi. Tabii ben durur muyum, hemen teşekkür edip, arabada bulunan 2 hamaldan en yakışıklısının yanına oturdum ve yol almaya başladık. Onlarda her yaz hatay’dan gelip işte böyle çiftçilik yapıyorlarmış. Genç hamallar da okul harçlıklarını çıkarıp ailelerine yük olmadan üniversite’lerini okuyorlarmış. Yol boyunca otostop çekerek gezdiğim için şaşırıp durdular ve başıma bir şey gelmemesi konusunda dikkatli olmamı tembihlediler. 

Göreme yol ayrımında beni indirdiklerinde hepsinin yüzünde “işte bu da böyle bir salak” bakışı vardı ve beni işaret ederek konuşuyorlardı. 
Orada da yolun karşısına geçtim ama kimse durmadı. Biraz daha otostop çekmeye devam etmiştimki o anda bir halk otobüsü belirdi ve yola geçip onu durdurup bindim ve Göreme’ye geldim.

Göreme’de süslü valizimle biraz gezindikten sonra Booking.com’dan 18 Tl’ye toplu yatağı olan bir otel buldum ve gidip yerleştim. İçerde bir sürü çekik gözlü vardı ve gece boyunca her uyandığımda “allahım inşallah ipad’i mi, macbook’umu ve telefonumu çalmazlar” diye dua edip durdum. Valizim donlarımla doluydu ve eğer donlarımı çalsalar sesimi etmeyecektim ve hatta kirli olduklarından dolayı yıkamaktansa çalınmalarından yanaydım. Ama neyseki kimse ne sırt çantama ne kirli don dolu valizime dönüp bakmadı bile.

Bende önceki günden kalma tren yolculuğu yorgunluğunu alıp yastığımın üzerine koyduğum gibi uyudum ve sabah 06:40’da uyandığımda direkt terasa çıktım. Manzara muhteşemdi, önümde peri bacaları, arkasında yükselmeye başlayan balonlar ve onların daha da güzel görünmelerini sağlamak için canla başla çalışan sevgili güneş.
Bu manzara karşısında biraz daha zaman geçirip, saat 08:00’e doğru toparlanıp çarşıya gittim, atıştıracak birşeyler yapıp yedim ve Göreme’yi gezdim. 

Sonrada saat 09:00 gibi falan Göreme açık hava müzesi’ni geziyim diye yola koyuldum ve yolda Kanada’lı olduğunu söyleyen ve tek başına gezmekten zevk alan 30 yaşında bir kadınla tanıştık. Ben tek, o tek olunca beraber gezmeye başladık ve tarzancam’la beraber kakara kikiri yaparak gezerken bi baktık ki yol kenarında “saklı kilise” yazılı bir levha. Ben hemen tarzancamla “bak az ilerde secret cörc var, istersen oraya gidelim” dedim ve bu deli de “tamam" dedi, biz tepeye çıktık. 

Hayır yani manyak ben belki sapığım, seni kaçırıp sikicem veya deliyim asıp kesicem, ne diye bana güvenip tepelere geliyorsun ki, değil mi? ama bu manyak benden daha manyak çıktığı için olsa gerek gittik işte dağda bayırda birsürü peribacası, mağara vs gezdik, bu arada belki milyonlarca defa birbirimizin fotoğraflarını çektik ve “secret cörc”ü ararken bi baktıkki anaaa kaybolmuşuz. en son tarlalara dadanıp sebze meyve yerken ikimizde kaybolduğumuz için tarlanın ortasında birbirimize gülüp duruyorduk.

Hele bulduğumuz tek tük elma ve kayısı ağaçlarından yediğimiz meyvelerin tadını da alınca, şu an kaybolduğumuza da inanamıyorduk. Çocukluğumdaki meyvelerin tadından başka tatları yoktu. O kadar güzellerdiki ikimizde sanki kendimizden geçmiştik. Ben dayanamadım bir kaç tane elma çantama attım, o da her yediği elmanın fotoğrafını “natural” falan deyip deyip fotoğrafını çekip öyle yedi.

Bir ara karşılaştığımız kavun gibi bir şeylerin olduğu tarlada bana “bunlar ne” gibisinden bir şeyler sordu, benimde aklıma adı gelmedi. Hayır yani kavun değil, karpuz da değil, bu dombalak şeyler ne olabilir diye adını hatırlamaya çalışıyorum ama hatırlayamıyorum. en sonunda “sindirella” dedim ve o bunların adının balkabağı olduğunu söylediği gibi birbirimize güldük. Bi ara o kadar çok güldükkü gözlerimden yaş geldi, hatta ufakça osurmuş da olabilirim.

Neyse gülmemiz bittiğinde o balkabaklarından birini kesmek istediğini söyledi ve bana “bıçak var mı” diye sordu, benim de aklıma çantamdaki bıçak gelince hemen atlayıp “yes” dedim ve çantamı açıp çıkaracakken “lan şimdi bıçağı çıkarırsam bu dağ başında kız yanlış anlar, iyisi mi bıçak yok diyim” diye düşündüm ve sanki çantamda bulamamışım gibi el kol işaretleri yaptım, o da “ok, no problem” dedi de rahatladım.

Balkabaklarını rahat bıraktıktan sonra 2 saat kadar daha dağlarda deli sikmiş gibi gezine gezine yolu bulduk ve meğer baloncuların uçuş yaptığı bölgeye geldiğimizi farkedip bir sevindik bi sevindik ki allahım anlatamam. Hele yolda insanlarla karşılaşmaya başlayınca sevincimize diyecek yoktu. Kiliseyi de “very very secret cörc” diye birbirimize espri yapıp yol boyunca da gülüp durduk. Ahahahaha bu espriyi tarlanın içinde yaparken daha bi gülüyorduk. Üstelik “veriiii veriiii secret cörc” diye diye anırdık durduk.


Neyseki 2,5 saatlik kaybolma maceramızdan sonra gittiğimiz müzede mail adreslerimi birbirimize verdik ve sımsıkı sarılıp sonrada ayrıldık. Sarılırken birbirimize sımsıkı sarılırken kadının memelerini hissettim, güzellerdi. 
Neyse, ben müzeyi’de gezdim ve otele dönüp “artık Göreme’de farklı bir şey göremeyecem” deyip toplandım ve otostop yaparak Nevşehir’e geldim. 

Beni Nevşehir’e getiren adam seramik satan bir iş adamıydı ve ülkenin halinden şikayet edip durdu. Ben de bugünlerin de geçeceğini söyleyip kendimce onu rahatlattım ve Nevşehir’e geldiğimizde beni indirdi. 
Nevşehir’den Kaymaklı ve Derinkuyu Yeraltı Şehirleri’ni görmek için Kaymaklı’ya geldim ama geç kalmış olduğum için Yeraltı Şehirleri’nin mesai saatleri bittiği için kapalı olduklarını söylediler. Bende kalacak yer bulmak için gördüğüm mescitlere gittim ama onlarda kapalıydı ve bu yüzden Kaymaklı’daki tek pansiyonu bulup 30 tl’ye oda kiraladım ve eşyalarımı bıraktım. 


Sonra da Hornet’i açıp etrafa bakındım ve tam o anda biri selam verdi. Selamını başım gözüm üstüme alırken aramızdaki uzaklığa baktığımda 220 metre diyordu ve beni bi heyecan dalgası alıp başka diyarlara götürüyordu. Çok geçmeden bir iki sohbet muhabbet cümlesiyle “buluşalım” dedik ve bu kalktı arabasıyla çıktı geldi, sonrada şehir dışında bir tarlanın ortasına park edip konuşmaya başladık. meğer işte yurtdışında yaşıyorlarmış ve ailece tatile gelmişler. Bi kaç gün sonra da Samsun’a dönecekler ve 25 ağustos’a kadar orada kalacak, ama ailesi büyük ihtimalle 4 ağustos’da tekrar yurtdışına gideceklerdi, o da 25 ağustos’da istanbul’a gidecekdi, çünkü orada teeee ebesinin şeyinde evleri varmış.

Devamı şurda: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/07/turk-kurt-kardestir-ayrm-yapan-kallestir.html

28 Temmuz 2015

Samsun'dan trenle Kayseri'ye trende uyuya kalıp ordan başka yere

Trabzon’dan kaçıp Samsun’a geldiğimde derin bi nefes almadım değil, güzel insanların arasına karışmış onlan faşist veya faşistler arasına karışmış onlarca güzel insanda yok değildi. ama işte insan olumsuzluklarla karşılaştığında aklında yer eden sadece onlar oluyor ve açıkçası bahsederken de zaten olumsuzluklar ön plana çıkmış oluyor.

Yaşadığım o şeyler yüzünden canım fena halde sıkkın bir şekilde Trabzon’dan kaçıp bulduğum ilk Samsun otobüsüne bindiğimde derin bir nefes aldım. Gece yarısı Samsun’a vardığımda ise resmen bayram ediyormuşcasına sevindim. Hani bunun nedeni karadeniz insanının pislik yapma olasılığından uzak da olmuş olmaktan kaynaklı olmuş olsada, aslında bi yandan yeni bir şehir görmenin verdiği o güzel heyecan dalgası da olabilir.

Gece yarısı şehri pek görecek gibi olmadığımdan, bulduğum ilk araba ile tren garına gelip yetkili aradım ama kimse olmayınca bende sessizce yan taraftaki mescit’e girip bir güzel uyudum. Sabah da sessizce toplanıp, bulduğum bir çay ocağına valizimi bırakınca şehri gezindim. Artık tüm şehirler birbirine benziyor olduğundan olsa gerek akşamki heyecan dalgasından pek eser kalmadı. Zaten bütün binalar nerdeyse aynı mimari ve aynı renk tonlarında, bütün insanlar aynı şeyleri giymiş gibilerdi. Hani farklı olan hiçbir şey yoktu ve şehrin bence tek güzel denilebilecek binası olan tütün fabrikası’nı da avm’ye dönüştürmüşler. O güzelim bina ve muhteşem alan olmuş para basma makinası. ama keşke güzel bir müzeye çevrilseydi, çünkü şehirde gezdiğim bir kaç müze götüm kadardı ve bilirsinizki 58 kiloluk biri olarak götüm dünyada pek bir yer kaplamıyor. 

Şehir merkezinden fazla uzaklaşmadan biraz gezinip akşam da sessizce tekrar tren garı’na geldim. Önce hani böyle fazla destursuz gezmiyim diye etrafa bakınırken de güvenlik görevlileriyle karşılaştım ve tatatatatam oradan beni kışkışladılar. Mecburen kaçıp gittim ve ucuz otel aradım, ama bulamadım. Hepsi 40 TL’den kapı açıyorlardı ve ben şimdilik 40 tl ödeyebilecek güçte değildim. 

Mecburen bir kaç otel daha gezdikten sonrada döndüm geldim tren garı’na ve dışarıdan açık olan pencereden mescit’e girip kenardaki namazlıklardan bir kaçını alıp yastık ve yorgan yaparak, kadınlar için ayrılan perdeli bölüme geçip uyudum.
Sabah aniden kapının açılmasıyla uyanınca tir tir titredim ama çok şükür ki, namaz kılmak için gelen güvenlik görevli’si perdeli bölümü açmadı. Ben götüm pıt pıt atarak öyle orada bir yandan uyuyor numarasıyla oyalanırken, ikinci güvenlik görevlisi’de geldi ve direkt namaz kılmaya başladı. İşte o anda ayakkabılarımın perdenin dışında olduğunu farkettim ve korkum binlerce kat daha arttı. Çünkü görürlerse bir sürü olay çıkabilirdi ve bu tartaklanmama kadar da uzayabilirdi. birinci güvenlik görevlisi uyku sersemi olduğundan dolayı olsa gerek namazını kıldıktan sonra ayakkabılarımı görmedi ve kendi ayakkabılarını giyinip çıktı, aradan 5 dakika geçtikten sonra diğer güvenlik görevlisi’de dualarını edip kalktı ve kendi ayakkabılarına uzandığı sırada benimkileri gördü ve çat diye hemen perdeye asılarak açıp “ne yapıyorsun burada" diye başladı soru sormaya. o soru sorarken ben uyku sersemi numarasıyla yavaşça yerimden doğruldum ve sorduğu sorulara olabildiğince uykulu bir ses tonuyla cevap verip durdum.

sonra da işte neden izinsiz girdiğimi falan sordu, ben de az param vardı o yüzden dedim ve bu başladı nutuk çekmeye. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum nutku bittiğinde bana mescitten çıkmamı ve bekleme salonunda kalabileceğimi söyledi, bunun üzerine teşekkür ettim ve beraberce çıktık, ben bekleme salonu’na gittim ve mesainin başlamasına kadar da bekledim.

sonra mesai başlamaya yakın gelip bana istersem, valizimi falan trenin samsun vagonuna bırakabileceğimi söyledi, bende olur dedim ve o da bana yardım edeceğini söyleyerek beraber trene doğru gittik, o bana kapıyı açtığında trene bindim ve bindiğim gibi de o bi anda arkamdan popomu tuttu. ben yanlışlıkla oldu diye düşünüp sesimi çıkarmadan ikinci kapıya yöneldiğimde o da benimle beraber yöneldi ve tekrar popomu tutunca emin oldum ve dönüp yüzüne baktım. Piç beni sikmek istiyordu ve bunu bakışlarından belli ediyordu. Ben de ikinci kapıyı onun açmasına fırsat vermeden, kendim açtım ve dönüp ters ters bakıp devam ettim. Vagona geldiğimde valizimi yerleştirdim ve mesai başladığında da biletimi alıp gelip oturdum.

Sonra düşündümde adam yakışıklı olsa onunla mesai başlayıncaya kadar günah dolu saatler geçirmeye razı olabilirdim, ama bu tip ve bu ezik davranışlarıyla pek oralı olamazdım. Ayrıca benim de kendime göre bir beğeni algım var ve öyle her siki olanla yatacak değilim. Haddini bil ezik.

Neyse işte sonra saatler geldi ve tren hareket etti ve ben Samsun’dan Sivas’a biletimi almış olarak sivas’a kadar geldim. sonra da sivas’dan kayseri’ye kadar bir bilet daha aldım ve akşam 20:00’de hareket edecek olan treni bekledim. bu arada gar’ın bahçesindeki meyve ağaçlarına dadandım ve karnımı bi güzel doyurup tren hareket edeceği sırada da binip kendi yerime yerleştim. Tabii gün içinde çok fazla çuf çuf sesi ve dün geceden kalma yarı uykusuzluk olunca hemen uyuya kaldım ve Kayseri’de inecekken, inemeyip gecenin 1’inde kalabalığın gürültüsüyle uyanınca trenin artık gitmediğini farkedip, neler oluyor diye etrafa bakınmaya başladım. Tren’den indiğimde gördümki meğer bir kaza yapmışız ve trenin altına giren bir araç metrelerce sürüklendikten sonra hamura dönünce anca durabilmişiz. Tabii bu arada arabanın şöförü son anda arabadan atlayarak canını kurtarmıştı.

İlk saatlerde adamın arabasının başına gelenler yüzünden trendekilerin ağzından sürekli çıkan “ah vah” sesleri, sonraki saatlerde artık millet araba şöförünün de kaza da gebermesi gerektiği hakkında yorumlarda bulunarak tarihe karıştı. hatta gebermek lafı bile hafif kalıyordu, çünkü millet saatlerce beklemekten dolayı kazaya sebep olan araç sürücüsüne ana avrat dümdüz saydırıyorlardı. Bu küfürlü homurdanmalar eşliğinde kendi yerime dönüp uyuya kaldım ve sabah 6:30 gibi uyanıp toparlanıp trenden indim. Çünkü söylenenlere göre tren bir kaç saat daha böyle kalacakmış ve raydan çıkmış olduğu için de ray’a yerleştirilmek için başka bir makinenin gelmesini bekleyecekmiş.

Trenden inip az ilerdeki köye gittim ve açık olan bakkaldan ekmek arası bir şeyler yiyip sonrada köy köy otostop çekerek Nevşehir Göreme’ye geldim.
Yolda beni alan adamlardan biri 2 yıllık yeni evliymiş ve karısı bu yıl düşük yapmış. Adam ya ben çocukları çok sevdiğim için olsa gerek allah çocuk vermedi bize dedi. O böyle söyleyince içim burkuldu, adama sarılasım geldi de tuttum kendimi. Sohbet ederken adam çok duygusala bağladığı için her bişeyini anlattı ve yolda giderken aniden “nasılsa acelen yok, gel seni benim nohut tarlama götüreyim” dedi ve yoldan sapıp bir tarlaya girdik. Bu yıl yağmur düzensiz ve fazla yağdığı için nohutlarından pek verim alamamıştı. Tarlaya girip kendimize biraz çiğ nohut topladık ve arabaya dönüp bunları yiye yiye yola devam ettik. Onun köyüne geldiğimizde ben indim ve hayatında mutluluklar dileyip, çok teşekkür ederek yol kenarında durup otostop çekmeye devam ettim.

Biraz sonra eski bir toros durdu ve beni aldı. Araba da eski bir sporcu olduğunu söyleyen 40 yaşlarında bir adam vardı ve beni ilk gördüğünde işid militanına benzettiğini söylediği için kahkaha aatarak güldük. Bu gülüşümüzün üzerine sohbetimiz daha sıcak ve içten bir havaya büründü ve adam doğu’luları çok seviyorum dedi.
Bende güldüm ve köyünün adını söyleyerek “bende mahmat’lıları çok seviyorum” dedim ve yine güldük. 
Sonra öyle böyle sohbetimiz ilerlerken adamın profesyonel bir tekvandocu olduğunu ama gençliğinde ülkücü olaylarına karıştığı için siciline işleyen olaylar yüzünden sporu bırakıp işte şimdi böyle demir doğramacı olduğunu söyledi. Zaten bugünlerde de hapse girme tehlikesi varmış, çünkü daha bir kaç yıl önce arkadaşlarıyla adamın birini dağa kaldırıp haşat ettikleri ve sonrasında da adamın şikayetçi olmasından dolayı yıllardır mahkemelik olduklarını, mahkemenin de daha bu hafta kendisinin 3 yıl 4 ay hapis cezasıyla sonuçlandığını anlattı. “napıyım ya, çok cahildim. neyin ne olduğunu bilmiyordum. kim olay var derse atlıyordum. çok aptaldım” dedi durdu.
Hapse girersem çoluk çocuğuna kimsenin bakmayacağını tekrarlayıp durmuştu.

Yol ayrımına geldiğimizde beni indirdi ve birbirimize bol şans diledik, o diğer köye doğru devam etti.

27 Temmuz 2015

otostopla gelinen trabzan'dan kaçış


Sabah uyandığımda boğazım ve tüm vücudum olabildiğince ağrıyordu. Öyle bir ağrımak ki gece bile uyutmamışlardı ve yüksek ateşten dolayı attığım terden de yatağım sırılsıklam olmuştu. Hatta gece bir ara baktığımda sanki altıma işemiş gibiydim. e tabii o hasta halimle yaptığım en büyük değişiklik çarşafı üstümden altıma alıp üzerinde uyumak olmuştu da yatak azcık kurumuştu. 

Şimdi uyanmıştım ama yataktan çıkamıyordum ki. Yatakta kıvrana kıvrana bir kaç saat geçirdikten sonra “kalkabilirim ben yaaa” deyip kalkıp duş muş almadan giyindim ve aşağı lobiye indim. Lobiden çay ve su alıp, yanımdaki bisküviyi yedim sonra da karnımın doyduğunu varsayarak ilaçları tok karna aldım. 
Ben orada otururken bu sırada nataşalardan biri de karşısındaki adama “ama ben biyleee nasil çikacağim, herkes baçaklarima bakor. utaniyorum. offf herkesten nefret ediorum” diye dert yanıyordu, en son adam baktı kadını bu şekilde dışarı çıkaramıyor, karşılık olarak “tamam, ben gidip araba getireyim. iyice kapıya yanaşınca binersin” dedi ve nataşanın yüzü sanki tek postada 1000 dolar almış kadar mutlulukla aydınlandı. Nataşa mutlu oldu, adam araba getirmeye gitti ve ben de eşyalarımı alıp otelden çıktım.

Trabzon içini gezerken ve birilerine bir şey sorarken çok iyiler, yardımseverler. Hatta bir kaç yerde çay falan içerken bozuk param çıkmadı diye adamlar “afiyet olsun abi” hiç önemli değil demekten de geri kalmadılar. Ben de yediğim içtiğimle “hayrlı işler” dileyip kalktım.
Aldığım ilaçlar hâlâ etkisini göstermediği için İstanbul’daki doktor arkadaşlarımı arayıp konuyu onlara anlattım, onlarda bu ilaçların iyi olduğunu ve 72 saate kadar anca etki gösterebileceklerini söylediler, onların bu sözleri daha etkili oldu ve biraz da olsa rahatladım.

Ama yine de hasta olduğum için pek bir yerlere gitme hevesi kalmadı bende, bunun üstüne internetten Trabzon merkezde gezilecek görülecek yerlere internetten bakınıp süslü valizimi de bir çay ocağına bıraktıktan sonra çıkıp gezindim. Akşam dönüşte valizimi aldım ve yine otel’e gittim, çünkü gittiğim bir mescitteki görevli bana öyle bir ters ters baktıki adeta kaçmam gerektiğini anladım. Otele gelmişken de belki iyileşirim diye erken de uyudum ve sabah uyanıp çıktım. 

Şehri gezerken bulduğum bir hamam’a girip saatlerce içerde kalarak bir güzel terledim ve sonrasında da bir güzel kese attırdım. Çıktığımda bebek gibi olmuştum ve adeta kendimi öpesim vardı.
İlaçlar da etkisini göstermeye başladığı için şimdi biraz daha iyiydim ve yol almaya hazırdım. Bu yüzden önümde duran minibüslerden biriyle akçaabat’a gelip, yol kenarındaki caminin bahçesinde oylanmaya başladım.
Caminin alt katını çay ocağı ve cafe benzeri bir şeye çevirmişlerdi, gidip oturdum gazeteleri karıştırdım ve sonra da ilaçlarımı almak için bir şeyler atıştırayım dedim. Baktım bisküvi yiye yiye bana bir şeyler olacak, yolun diğer tarafındaki restoran’a gidip kendime bir tane somon istedim, bir de yanına salata tabağı, ohhh bana mısın demeden bir yedim ki anlatamam. 
Sonra da ilaçlarımı aldım ve çıktım yola. Böyle biraz yürüyüm derken baya bi yürümüşüm ve akçaabaatın dışına çıkmışım, orada da film koptu.

Burada yaşayan gerizekalılardan biri bana bir sürü soru sormaya başladı. Ben de adamın bütün sorularına dalga geçerek cevap verdim ve bu piç de gidip beni az ilerdeki trafik polisine şikayet etmez mi, tee allahım ya. Biraz yürümüştüm ki trafik arabası yanımda durdu. içerdeki salak trafik polisi benimle yapacağı sorgu öncesinde her şeyi kameraya almak içinde kamerayı beni net görebileceği şekilde ayarlamak için arabada perişan oldu. En sonunda baktım salak ayarlayamıyor, ben geçtim poz verdim, o da fotoğrafımı çekti ve iyice kamerayı sabitlendirdiğine emin olduğunda artık ben yerimde durdum, o da geldi “işte kusura bakma, az önceki amcalar rahatsız olmuş onun için seni rahatsız ettim” falan filan bir sürü şey geveledi. 

Ben de “ya valla onlar da bana çok soru sordular, bende onlardan korktum” falan dedim polis güldü. Konuşmamız böyle başlamışken de aldı bizi bir sohbet, allahım adamın konuşası varmış herhalde konuş konuş gitmiyor. En sonunda “herhalde adam nasıl gideceğini bilmiyor” diye düşündüm ve elimi uzatıp “neyse iyi görevler abi, çok kolay gelsin, işin zor” dedim de o da toparlanıp gitti.

Biraz yürüyüp ilerdeki camii’de hem mola vereyim, hem abdest alıp öğlen namazı kılayım, hem de bu arada öğlen güneşinin yakıcı sıcaklığından kurtulmuş olurum diye düşünüp camii’ye girdim ve abdest alıp cemaate yetişip namazı kıldım. sonrasında da oturup işte uzun uzun yazılar yazdım ve öyle kaldım. ben böyle otururken arada 3 kişi gelip farklı sorular sordular. bir tanesi de polis olduğunu söyledi ve benim onun “polisim” demesine gülmemle de küplere binip gitti.

Meğer salak polis değilmiş, sadece işte bir kaç saat önce cemaatle beraber namaz kıldıklarımızdanmış ve bunlar namazdan sonra toplu halde karşı kaldırımdaki kahvehane’ye gidip kağıt mağıt oynuyorlarmış. Tabii benim camiiden çıkmadığımı görünce de sırayla gelip beni farklı sorularla sorgulamaya karar vermişler.
Ama ben de bunları ciddiye almayınca sinir olup, birbirlerini dolduruşa getirmişler. 
Aslında ciddiye almadım değil, ciddiye alıp bütün sorularını cevapladım ama onlar verdiğim cevapları ciddiye almamışlar ve onlarla dalga geçtiğimi düşünmüşler. Bana “nerden nereye gidiyorsun” dediklerinde “abii canım sıkıldı, gezmeye çıktım. şimdilik nereye gideceğime dair bir planım yok, belki rize’ye doğru giderim” demiştim.
“ne iş yapıyorsun” sorularına ise “belli bir mesleğim yok, ama eğer varsa yapmamı istediğiniz bir iş, günlük yevmiye parasına işinizi yaparım” demiştim. 
“okul okuyor musun” sorularına ise “yok abi okumuyorum” diye cevap verdiğimde karşılığında “niye” demişlerdi ve bende “okula gitmeye gerek yok. artık internet sayesinde okul her yerde. zaten okul sadece okuma yazmayı öğretir, gerisi bize kalmış” demiştim.


Bu cevaplara karşılık da bunlar kalkıp beni gördükleri ilk polise şikayet etmişler ve tatatatatatam işte polis abiyle karşı karşıyaydık ve merkez’e benim bilgilerimi gönderip sorgulatıyordu. Ben ve süslü valizim arandık ve bir şey çıkmayınca, polis abi de "işte günümüzdeki olaylardan dolayı insanların çok hassaslaştığını" vs söylüyordu. Önemli değil vs diyerek geçiştirdiğim bu seferki aramadan 10 dakika sonra ise başka birinin şikayeti üzerine bu sefer jandarma tarafından sorgulandım ve artık küplere binip Karadeniz insanından olabildiğimce uzak bir yere kaçmaya, bir daha da karadeniz’e gelmemeye karar verdim. 
Sevgili karadenizliler; öyle filmlerde, şarkılarda, türkülerde anlatıldığı kadar iyi insanlar değilsiniz, gördüğünüz ilk esmer adamı terörist diye defalarca şikayet edecek kadar götsünüz. Ayrıca yaptığınız o çok çok süslü camiilerinizin minareleri de götünüze girsin. O güzel çam ağaçlarını ve denize paralel uzanan sıra sıra dağları saymıyorum bile.

25 Temmuz 2015

Otostopla Trabzon'a gelmek ve sonrası

Sivas’dayken, filmlerde, romanlarda, şarkılarda türkülerde anlatıla anlatıla övülmekten artık iyice gına gelmiş olan yeşil karadeniz’i göreceğimi düşünmek açıkçası beni fena heyecanlandırıyordu ve bu yüzden yakınlarındayken de bir kaç yüz kilometre daha kat edip, oradan sürünmeye devam ediyim diye düşünmüştüm. 

Bu yüzden gümüşhane’de otostop çektiğim devlet memurunun beni almasıyla yola koyuldum. Devlet memuru’da anne babasını ziyaretten geldiği için dopdoluydu ve eve gidip karısıyla kavga etmeden önce benimle bir güzel çene alıştırması yaptı. Amaben yine de yol boyunca olabildiğince yeşil dağları izleyip dalıp gittim.

Adam iyi biriydi ama o kadar çok konuştuki artık bi ara bana işkence yapıyor olduğunu düşünmeye başladım. Çünkü yaşı 49 olmasına rağmen çene kemik yaşı herhalde 18’de takılıp kalmıştı ve gevezelik olimpiyatları olsaydı kendisi Türküye adına katılıp bir kaç yüz tane altın madalya ile ülkeye geri dönebilirdi.

Üstelik karısıyla da eğer şu an iki kızları olmasa uzun zaman önce ayrılacakları sırrını da rahatlıkla söyledi. Hatta şu an bile ayrılmak istiyordu ama çocuklara kıyamadıkları için var olan evliliklerini çat pat yürütmeye çalışıyorlardı.
Hem zaten karısı da doğum ebesi olduğu için bir çok insandan daha iyi bir maddi durumları vardı ve şimdi ayrılacak olurlarsa, ortaya çıkacak olan maddi sıkıntılarla ilgilenmek bu yaştan sonra çekilecek gibi değilmiş. "Böyle bir sıkıntı ile baş etmektense, para kazanmakta olan biri ile ortaklaşa ilerlemeye devam etmek en mantıklısı" dedi.

O böyle söyleyince düşündüm de; aslında sanki hiç kimse mutlu değil. Herkesin bir arızası, çevresinden özene bezene sakladığı bir sorunu var. Sıkıntıları aşmak için de işte farklı farklı bahaneleri varmış gibi geldi. 

Mesela adamla öyle güzel güzel benden konuşurken, otostop nasıl çekilir diye kakara kikiri yaparken ve hatta nerdeyse havadan sudan konuşurken durup dururken bir anda evliliğinden konuşmaya başlaması bile garipdi. Çünkü konuyu açarken sanki birine açılmak, konuşup rahatlamak isteyen bir ses tonuyla sakince yaptı. Onu hiç manipüle etmedim, hiç yönlendirmedim ve o kendi kendine konuşmaya başladı, bende sırf beni arabaya almış olduğu için kendimi borçlu hissederek ve çok ilgisiz kalmamak için arada küçük sorular sordum, o da anlattı da anlattı. 
İçi karısına karşı fena halde dolmuştu, anlatmasa asla rahatlayamayacağını anlamamak için eşşek olmam lazımdı.

Zaten  Trabzon’da beni indirirken, adeta onu buraya kadar sabırla dinlemiş olduğum içinmiş gibi elimi uzun uzun sıkıp, gözlerimin içine, o sözlere dökülemeyen “teşekkür ederim” bakışıyla beraber başını hafifçe aşağı sallayıp “iyi yolculuklar” dilemesiyle de fazla anlamlıydı.
İşte böyle, demekki herkesin bir şekilde sorunları var ve bunları birilerine anlatıp rahatlamak için fırsat kolluyorlar. Ben de onun için en iyi fırsattım, nasılda bir daha yüzümüzü görmeyecektik, ama tabii o biraz abarttı :( 

Onunla yolda gelirken, fırsattan istifade bir sessizlik anında, kendimi iyi hissetmediğimi ve bir kaç gündür iyi uyumadığım için de ucuz otellerin olduğu bir yerde indirmesi ricasında bulunduğum için adam beni gerçektende ucuz oteller bölgesinde indirmişti. Ama burada sadece oteller değil, insanların bedenleri de çok ucuzdu. İşte mesela bir nataşa’yla postası 50 tl’den olmak üzere sabaha kadar beraber olabilirdiniz ve yapmanız gereken tek şey, otele girişte 25 tl verip odaya çıkmanızdı. Onlar siz odaya yerleştikten 10 dakika sonra kapınızı çalıp, seks ihtiyacınız olup olmadığını soracak ve sizin onu beğenmeniz veya pazarlıkta anlaşmanız sonrasında aksiyona geçebilecektiniz. 
Bir anlamda burdaki oteller birer kerhane olmuşlar.

İndiğim bölgenin böyle bir ticaret hayatı olduğunu ilk önce anlamadım, hatta önce sadece ucuz oteller bölgesindeyim sanarak süslü valizimle havalı havalı bir kaç cadde geçmiştimki, artık ana caddeye çıktığımda bir baktımki etraf renkli ışıklar, saçı sakalı birbirine karışmış osbirciler, maaşından kenara ayırdığını kapıp gelmiş 50 yaş üstü emekliler ve onları; üzerlerinde kalmış olan azıcık alımlarıyla kendilerini para karşılığı sikmeleri için, kaşla gözle ikna etmeye çalışan nataşalarla dolu. 
Kendimi bir anda Tarlabaşı’nda sandım. Her şey aynıydı, roller, ezilenler, insanların hareketleri, kendini hâlâ sikilir bulan yaşlı fahişeler ve hâlâ genç kadın sikme peşinde gezinen siki kalkmaktan vazgeçmiş 60 yaş üstü amcalar. İnsan acıma ile tiksinme arasında gidip geliyor ve ben genelde bu durumlarda, hiçbirini umursamıyorum. Sadece öyle bakıp iç geçiriyorum, keşke çok olmasa bile güzel bir hayatları olsa, güzel hayat şartları içerisinde yaşayıp her önlerine gelene kendilerini siktirmeye ihtiyaç duymadan yuvarlanıp gitseler. Ama işte dilekler hep balonlarla beraber yok olup gidiyor..

Biraz daha gezinip bir kaç nataşa tarafından gururum okşanarak önünden geçmekte olduğum otellere davet edildikten sonra, öncekilere nazaran daha sakin bir otel bulup içeriye girdim. Kapıdan içeri girdiğimde artık iyice halsizdim ve her tarafım ağrıyordu, adama inleye inleye “sadece uyumak için ucuz bir odaya ihtiyacım olduğunu” söyledim ve adam ters ters gözlerimin içine bakıp nufus cüzdanımı istedi, verdim, o da kayıt edip 25 tl dedi. Oda parasını ödeyip anahtarı aldığım gibi oda’ya çıktım ve uyudum.

Gece boyunca yüksek ateşten dolayı bir kaç defa uyanıp uyanıp durdum ve sabah uyanınca da direkt sora sora bir sağlık ocağına gittim. Doktor düzensiz uyku ve iyi beslenmemekten kaynaklı rahatsızlandığımı ve mutlaka kendime dikkat etmemi tembihleyerek ilaç yazdı. Oradan çıkarken hemen gidip ilaçları alıp kullanmaya başladım.

Ama işte insan ilaç alınca hemen iyileşmiyor. Öyle kıvranıp duruyor. Baktım kıvrana kıvrana da bir şey olacağı yok, tuttum inada bindirdim Sümela Manastırı’na gittim. Ay salak ben, hastayken gidilir mi oraya? Gidilmez çünkü yolu da düzgün değil ve hastalıkla beraber etkisi 10 katına çıktı. Yürü yürü bitmeyen o bozuk yol bittiğinde ve manastıra girdiğinizde ise ziyarete açık küçük bir alan ve onlarca kişiyle başbaşa kalıyorsunuz. E tabi bayram tatilini fırsat bulan manastıra gelmişti. Zaten yolda da bir sürü trafik vardı. Neyse kalabalıkla beraber ziyarete açık alanları gezip tozdum ve gördümki ziyarete açık alandaki tüm fresklerin üzeri de hep “Michael, Berke, XXX” gibi isimlerle karalanmışlardı. O güzelim sanat eserlerini bir görseniz oturup ya dövünürsünüz ya kafayı yersiniz. Ama hiç kimsenin sikinde değildi. Kafirlere ait dünyaca ünlü bir yere ziyarete gelmişlerdi, bu durum onlara yetiyor artıyordu bile.

Zaten artık çıkayım, görecek bir şey kalmadı deyip merdivenlerden inerken yanlışlıkla elim adamın karısının eline değdi diye de kıyamet kopardılar. Neymiş elim bir daha değerse koparırmış elimi de falan da filan da. Ulan bende değdi mi değmediği mi emin değilimki buna göre kendimi savunayım. Ama adam herkesin içinde bağırıp çağırıyo. Bir ara "eee değdiyse değdi, ne olmuş yani karın mundar mı oldu be gerizekâlı" diyecektim ama adamın cüssesi ve kılıç gibi burnundan korkup tıssss’layarak uzaklaştım. 

Ayy manyak ya, elim karısına dedğdi diye orda imüğümü sıkacaktı. Ulan madem karına yanlışlıkla el değmesinden bile rahatsız oluyorsan bu kalabalığın içine ne diye sokuyorsun, al helikopterle getir götür beyinsiz. 
Hayır yani olabilir karısına dokunulmasını istemiyor ve hatta karısı da dokunulmak istemiyor olabilirki; bu kişisel alana girilen bir durum olduğu için tartışılması hoş değil, ama yanii hamama giren terler diye bir gerçeğimiz de varken bana bu kadar tepki göstermesi de kendi aşağılık kompleksindendir herhalde. Yoksa biliyorsunuz ben ibneyim ve elim değse de bir şey olmaz :DD

Ya bide bu tipler neysede Sümela’ya adam takım elbiseli olarak çıktı ve en son göt hizasına baktığımda terden sırılsıklamdı, tabii bebeklerini de alıp çıkanlar veya evde yürümeyi bilen kim varsa hepsini alıp gelenleri hiç saymıyorum. Bir de allahtan benim müze kart var, öyle her yere beleş girip çıkıyorum, ama oraya gelenlerin kartları bırak, kart hakkında bilgileri de yoktu ve bayıldıkları paraları görmeliydiniz. İçim yandı içimmmmm dostlar.

Her neyse akşam dönüşte 8 TL’ye Trabzon merkeze döndüm ve otele girip bıcı bıcı yaptıktan sonra bide namaz kıldım. Zaten geçen gün Kelkit'te kıldığım o 3 kişilik sahte cemaat namazımdan sonra içim bi tuhaf oldu. O günden bu yana ara ara işte kılıyorum. Kılınca, namaz sonrasında ettiğim dualar,  allahımdan dilediklerim hemen anında sihirli bir şekilde gerçekleşecek  gibi bir beklenti içine düştüm ama olmadı. Sadece içim biraz huzur doluyor o kadar. O huzurun da çok olacağını düşündüm ama çok değilmiş, öyle tırnak ucu kadar bir şey hissediyorsunuz.

Zaten uzun zamandır hiç namaz kılmamamıştım, şimdi böyle ara ara kılmak da yeter bana, hem bir şeyi çok abartınca ya hepten terkediyorum, ya da o işte bi şeyler ters gitmeye başlıyor. Yani şimdilik böyle iyi.

20 Temmuz 2015

Sivas'dan Erzincan'a, Erzincan'dan Kelkit'e el sallamak

Şimdi Erzincan’dayım ama aslında Sivas’dan Erzincan’a Deniz Gezmiş ekolünden geldiklerini söyleyen iki adamla yol boyunca yaşadığımız diyalogları yazdığım yazıyı yanlışlıkla silince tekrar yazmaya üşendim ve bu yüzden bir kaç paragraf sonra direkt Erzincan macerasına geçiyorum.

Adamlar iyilerdi ama hayatları boyunca yaşamış oldukları olumsuzluklar yüzünden, sırf canım sıkıldığı için otostop çekerek gezdiğime inanmadılar. Aslında belki de Deniz Gezmiş’in yaşadığı yıllarda takılıp kalmasalar şu an daha iyi anlaşıyor olabilirdik. Ama dediğim gibi adamların kafası yaşlarının 60 üzeri olmasından dolayı da benim sırf can sıkıntısından dolayı gezmeye çıktığıma basmadı.

Yolda Sakaltutan Dinlenme Tesisleri’nde durup, oturduğumuz masaya 3 kişilik Sac Tava istemelerini de atlamamalıyım. Üstelik 45 tl gelen hesaba karşılık uzattığım 10 tl’yi de tüm ısrarlarıma rağmen almadılar ve yemeğin sonunda tava’da kalan yemeği de sonra yemek üzere paket yaptırmamadı da alkışla karşıladılar.

Biri Deniz Gezmiş’i kendine örnek alarak o dönem okuduğu Üniversite’de olaylara karışınca, sevgili Türkiye Cumhuriyeti o zaman henüz genç olan şimdiki pala bıyık gibi bıyıkları olanı vatandaşlıktan çıkarıp türkiye’den kovmuş ve o da gidip Fransa’ya yerleşmiş. Orada 40 yıl boyunca yaşarken bir yandan da bir fabrikada bulduğu işte çalışıp hayatını devam ettirmiş. Dediğine göre Fransız kadınlarının amı, Türk kadınlarının amına göre daha dikeymiş ve bu çok güzelmiş. Ayrıca Fransa’ya yerleştiği ilk yıllarda, kayısı götlü bir tezgahtarla yaşadığı aşkı da hâlâ unutamamıştı ve onca yıla rağmen, ondan bahsederken sikini kalktığını söylemekten geri kalmadı.

Pala Bıyık gibi bıyıkları olanın diğer arkadaşı ise Top Sakallı idi ve daha sessiz bir kişiliğe sahipti. Pala Bıyıklı bana çok soru sorup üzerime geldiğinde o hemen devreye girip, alakasız konulardan konuşmaya başlıyor ve ortam bambaşka bir havaya bürününce aniden susuyordu. 
Top sakallı Deniz Gezmiş’li yıllarda ülkeye fransızlaştırılan arkadaşları, işkencelerden geçirilen sevdiklerini göre göre olaylardan geri çekilip daha sakin bir hayat yaşamaya başlamış ve bir kaç yıl sonrada evlenip çoluk çocuğa karışmış.
Arkadaşının aksine yüzü daha gergin ve kırışıksızdı. ama gözleri çok fazla derin bakıyor ve bazen bir şey söylerken aniden dalıp gidiyordu.Bu sıralarda burnundan verdiği derin nefesler sırasında sümüğü akacak ve iğrenç bir görüntüyle gözgöze kalacağız diye ödüm kopuyordu. Ama çok şükür yol boyunca derin nefes alıp vermesine rağmen kötü görüntü çıkmadı ve beni Erzincan girişinde indirdiler, teşekkür edip ayrıldım.

Erzincan girişinde karşılaştığım bir araba dolusu abaza tarafından 20 tl’lik bir otel’e bırakıldım ve hemen de uyuya kaldım.
Sabah uyanında Erzincan’a gelmişken çıkıp gezineyim dedim, ama dağların ortasına kurulmuş olan şehirde gezecek pek bir yeri yoktu. Her doğu ili gibi iki ana caddesi var ve araçla 3 dakikada, yürüyerek  ise sanırım yarım saatte gezip bitirebiliyorsunuz. Öğleden sonra girdiğim kıytırık bir avm’de beleş internet bulunca, bayram nedeniyle kapalı olan cafe’nin masalarından birine çömdüm ve sörf yapmaya başladım.
Çok geçmeden yaşları, saç traşları ve giyimlerinden asker oldukları belli iki kişi gelip, az ilerdeki tıka basa dolu meşrubat dolabını göstererek “su alabilir miyiz” diye sordular, bende sahibi olmadığımı söyleyince birbirlerine bakıp gülümseyerek içeriye saldırdılar ve onlar böyle saldırınca, bende “ne yapıyorsunuz” deyince durdular. Birbirimize ters ters bakınca içlerinden fazlasıyla yırtık olduğu belli olanı “kimse yokki, sende bakmıyorsun. bakmıyorsan sanane” dedi ve aldı bizi bir tartışma. Vay efendim sahiplerinden kimse yokken ben niye ilgileniyormuşum falan filan. 

Sonra tabii yaptığı hareketin hoş olmadığını, onun anladığı dil ve mahalli şive ile anlatıp, bana ters ters bakmalarını umursamadan alamayacaklarını kesin bir ses tonuyla belirtince gittiler. Orada bir 5 dakika daha oturduktan sonra toplanıp alt kata indim ve çıkışta karşılaştığım güvenlik görevlisine “en üst kattaki kitapçının yanındaki cafe’ye askerler girip izinsiz bir şey alıyorlar. bir sürü tartıştık” dedim ve güvenlik koşa koşa üst kata çıktı, bende avm’den dışarı çıkıp cadde de turlamaya başladım.

Biraz oyalandıktan sonra, iyice sıkıldım ve zaten saat öğleden sonra olmuşken de yürüyerek şehir dışına çıkıp otostop çekmeye başladım. 5-6 km kadar yürümüştüm ama duran hiç kimse olmadı. Çünkü bütün arabalarda en az 5 kişi oluyordu ve arabadakiler otostop çektiğimi görünce bazıları selam veriyor, bazıları gülüyor, bazıları da “ne yapıyor bu mal” bakışı atıyorlardı. En son artık ümidimi kaybedecektim ki, bi araba aniden önümde durdu. Arabada, sonradan 57 yaşında adının Hediyetullah olduğunu öğrendiğim benim gibi kısa boylu bir adam ve onun oğlu olduğu belli Muhammed adında 14 yaşında bir çocuk vardı. 
Nereye gideceğimi sorduklarında Trabzon’a gideceğimi söyledim ve Hediyetullah abi “Bayburt’a gidiyoruz, istersen seni Kelkit’e kadar götürelim dediler ve kabul ettim. 

Hediyetullah abi ve ailesi Diyarbakır’dan Bayburt’a çiftçilik yapmak için gidiyorlardı. Önümüzde onlara ait 3 traktör ve bir de buğday biçme makineleri vardı. Geçimlerini tarlalardaki buğdayları toplayıp, işçilik ücreti alarak geçiriyorlarmış. Biz biraz hızlı gidince traktörlere ve buğday makinesine yetiştik, onlarla biraz konuştu ve yine hareket ettik.

Bu sırada Muhammed fotoğraf çekti ve Facebook hesabına yükledi, Hediyetullah abi ile ben ise sohbet etmeye başladık. Bir ara nerden ne konuştuğumuzu unutmuşken bir baktımki gözlerim dolu dolu olmuştu. Ona 2 yıl önce intihar eden yeğenimden( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2014/07/bazlarmz-olume-itiliveriyoruz.html
 ) ve annesinden bahsettiğimi hatırlıyorum. Hediyetullah abi “hayat çok zor” dedi ve sonra ikimizde susmuşken, arabayı kenara çekip diğer araçları beklemeye başladık. 

Biz biraz hızlı geldiğimiz için diğer traktörleri beklemek baya uzun sürdü. Sonra onlar gelince de yola devam ettik.
Normalde 1 saatte bitmesi gereken Erzincan Kelkit yolu, normaldan daha yavaş geldiğimiz için 4 saat sürdü ve gece 10’da Kelkit’e geldiğimizde yol üzerinde indim ve teşekkür edip ayrıldık.
Nerde kalayım diye içimden düşünürken, tam da o sırada ezan okudu ve biraz daha yolda oyalanıp ilerdeki camiiye doğru gittim. Dışardan bakınca camii’nin ışıklarının kapalı olduğunu görerek rahatladım ve dış kapıyı iterek açılıp açılmadığını kontrol ettim. açılınca içimde sevinçten havaii fişekler patladı ve bedenime büyük bir rahatlama yayıldı. Çantamı ve süslü valizimle içeri girip kimse var mı diye kontrol ederken ardımdan iki kişi daha girdi ve içlerinden biri “3 kişi olduk, hadi saf tutup namaz kılalım” dedi ve ben öyle kaldım. 
Çünkü abdestim yoktu ve ne diyeceğimi düşünürken de bir şey bulamadım. Sessizce onlara uydum. Namaz kılalım diyen imam oldu ve ben ile diğer abi, arkada saf tutup yatsı namazı kıldık.
Namazdan sonra dikkat çekmemek için hemen çıktım ve yol da biraz yürüyünce karşılaştığım bir petrol ofisine girip, sanki namaz kaçıracak mışım gibi uhrevi bir ses tonuyla “mescidiniz var mıydı” dedim ve sorduğum adam binanın arkasındaki mescidi tarif edince de tintin yürüyerek mescide gidip içeri girdim. Önce küçük mescidi kontrol edip, içeriye bakındım ve sonrada yere bağdaş kurup biraz oturdum, kimsenin gelmediğinden emin olunca da kapıya takılı anahtarla, kapıyı içeriden kitledim ve yere serili olan namazlıkları alıp kendime yatak ve yorgan yaparak uyumaya çalıştım. Çok geçmeden uyumama rağmen, gece boyunca üşüdüğüm için defalarca uyandım ve sabah olunca da büyük bir rahatlamayla kalkıp kimseye görünmeden, kenardan kenardan yola çıkıp Kelkit yoluna çıktım.

Adamın biri Kelkit şehir merkezine gittiği için benimde oraya doğru gittiğimi düşünerek durup beni aldı ve bende ses etmeden binip Kelkit merkeze gittim. Ama Pazar olmasından dolayı hiçbir dükkan açık değildi ve yarım saat sonra bulduğum bir çorbacıya girip çorba içip sonrada bunları yazdım. 

Bu arada otostop çekerken şunu farkettimki, arabasına bindiklerim hep ezilmiş, iyice öğütülmüş insanlar oluyor, yanımdan geçen ve vicdanı sızlamasın diye göz göze gelmemeye çalışan o lüks araçlı, modern görünümlü insanlar, el kaldıranları siklemiyorlar bile.
Neyse kendinize iyi bakın, sonraki şehirde görüşmek üzere canlarım.


18 Temmuz 2015

otostopçu oldum.

Geçen gün her zamanki gibi canım çok sıkıldı ve gay applerinden birini açıp, uzak bir yerlerde kendisi gibi insanlarla yiyişerek sosyalleşenleri merak ettiğimden öyle bakındım durdum profillere. İçlerinden birinin profilinde  "otostopçuyum, şu an xxx merkezdeyim" cümlesini görünce selam verdim ve bir kaç cümle konuştuk. sonra da iyi yolculuklar dileyerek sohbeti bitirdik.

Sohbetten sonra, mutfağa gidip kendime kahve yaptım, ucuz Bim bisküvilerini bir tabağa doldurup masama koydum, bilgisayardan İyisin Tabii'yi açtım ve arkama yaslanıp kahveyi yudumlarken bisküvileri yemeyi unutarak daldım gittim. Kendime geldiğimde dolmuştum.
"Sikerim bu hayatı, ne bu ya zaten evde otura otura iyice götüm de büyüdü" cümleleri kendi kendime sarf ede ede bi ara pencereyi açıp, bulutsuz gökyüzünü taradım durdum. Kaç yıl oldu bu şehirde yaşıyorum, ufak tefek kaçamaklar dışında doğru dürüst çıkmışlığımda yok. Sanki istanbul'da ölecek mişim gibi hissettim, sanki bu şehirden çıkmamak üzere girmişim gibi hissettim. Zaten hayatım istediğim gibi olmuyor, hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor. Sevgilim yok, arkadaş sayım ise bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar kalabalık. Onları da ben arayıp sormadıkça, kimsenin beni arayıp sorduğu yok. aile desen onlar zaten ölmüşlerden farklı değiller. Benim de pek sikimde değiller ya neyse o taraflara hiç girmiycem. Durum böyleyken ne diye çakılıp kalıyorum ki istanbul'a, yani beni tutan bir şey de yok, ben kendi kendimi burada tutup duruyorum ve buna da "istanbul'da yaşamak" diyorum ya daha ne yapayım?" dedim ve hazır çocukla konuşmuşken de aklıma otostop çekme fikri gelip yerleşti.

Hop diye hemen çocuğa tekrar yazdım ve sonra da çok uzatmadan "orada bekle, bende geliyorum. zaten sıkıldım her şeyden" dedim ve geçen ay aldığım süslü valizime eliem geçen tişörtleri, 3-4 pantolon, traş makinesi ve bir kaç şeyi daha atıp, sırt çantasını da bilgisayarımı ve diğer bilumum şeyleri doldurduğum gibi ilk otobüse binip 5-6 saat sonra ona yetiştim ve şok oldum. Çünkü o ve kendimi karşılaştırınca ben şu an adeta Süslü Şirin gibiydim, o ise zaten tam takır işleyen bir seyyah gibiydi.

Küçük Ağrı Dağı kadar büyük sırt çantasıyla, pasaklı üstü başıyla, ayağındaki yıpranmaktan vazgeçmiş ayakkabılarıyla sokağın ortasında öylece durup bana güldü. Sonra bende kendime baktım ve güldüm. Sanki balayına çıkacak olan bakire anadolu kezban'ı gibiydim. Hele birde tekerlekli ve valizimi görseniz ahahahahaha diye anıra anıra gülmek bir yana, gülüşünüz bittikten sonra üstüne bir de götünüzle de ayrıca gülerdiniz.

Buluştuğumuzda iyice acıkmıştım ve nerdeyse yol üzerindeki ağaçların dallarından sarkan yaprakları kopararak yiyecektim. Canım böyle yeşillik meşillik bir şey isterken yol üzerinde karşılaştığımız bir manava girip meyve falan alıp bir parka oturduk ve yerken de laflamaya başladık.

Papatyaları çok seviyor, yakışıklı adamları sikmekten zevk alıyor, 2 aydır da evsiz bir şekilde otostop çekerek ordan oraya gezinerek yaşayıp gidiyor. Ailesi sivas'da yaşıyor ve o da benim gibi aile kavramından nefret ediyor. 8 kardeşler ve o en küçüğü. Diğer kardeşler falan herkes bi şekilde hayatını kurmuş ve işleri tıkırında gidiyormuş, ama o kuramamış. En son istanbul tarlabaşı'nda yaşıyormuş ama artık her şeyden sıkılmış ve işte kafasının tası atınca da evi barkı dağıtıp yola çıkmış.

Benim gibi kısa boylu ve esmer. dişleri yamuk yumuk ve iki tanesi diğerlerine oranla tavşan dişi gibi duruyorlar. Önceki gece girdiğimiz bir inşaatın en temiz odasında kurduğumuz çadırda soyunduğunda sırtına baktım da vucüdu hep sivilceli falan.
Önce biraz midem bulanır gibi oldu, ama buna rağmen sevişir gibi bir şey yapmaya çalıştık ve tabiki yapamadık. Daha doğrusu ikimiz birbirimizin tipi olmadığımız için yapamadık, ama buna rağmen sırf boşalmak için birbirimizin bacak arasını sikerek boşaldık.
Tabii boşalma işinde de oyun bozanlık yaptım ve ilk önce ben boşaldım. Çünkü bu işkencenin bitmesini istiyordum ve eğer boşalırsam sakinleşeceğimden emindim.
Çok geçmeden o'da boşaldı ve az önce birbirimizi sikmeye çalışan bizler değilmişiz gibi, birbirimize sırtımızı dönüp uyuduk.

Gece uyandığımda ona sarılmak istedim ve o uyanıp "uyurken birinin bana değmesinden rahatsızlık duyuyorum" dedi, oysa uyuya kalmadan önce, çantasını kendisine yastık yaptığında bana da yer yapmıştı ama ben "uyurken yastık kullanmıyorum, sevemedim yastık olaylarını. başımı da ağrıtıyor" deyince de, buna karşılık olarak "istersen başını kolumun üzerine bırakabilirsin, çantamdan daha küçük" diyerek illaki ona dokunmamı sağlamıştı. Şimdi ise böyle piçlik yapıyordu.
Onun "uyurken birinin bana değmesinden rahatsızlık duyuyorum" cümlesinden sonra, geri çekilip salyangozlar gibi uyumaya çalıştım ve uyuya kaldım yine.

Sabah uyandığımızda siklerimiz bizden önce kalktığı için, birbirimize sürtünmeye başladık ve o poposunu kucağıma bırakarak biraz oynaşmak istediğini belirtti, ben de bu sefer dün geceki gıcıklığına inat "geç oluyor kalkalım" dedim ve onu öyle kıvranırken bırakıp kalktım.
Giyinip, çadırı topladık, yakınlardaki marketten bi şeyler alıp atıştırdık.
Sonra da akşama kadar şehri gezdik ve gece olunca otostop çekmeye karar verdik.
Şehir dışına çıkıp, onca arabaya otostop çektik ama kimse durmadı. Bunun üzerine şarkı söyleye söyleye yürümeye başladık. Ezberlemiş olduğumuz tüm saçma şarkıları söylemiştikki arkamı dönüp otostop çekmeye devam ettim. Yarım saat sonra tüp taşıyan bir tır durdu ve bizi aldı.

Şöför Siirt'liymiş ve içine adeta barış süreci kaçmıştı. Çünkü yol boyunca hepimiz kardeşiz deyip durdu. Ya abi allah aşkına bırak kardeşliği falan, ne kardeşiyiz, hepimiz kardeş olsak kim kimi sikecek diye sorasım vardı ama tuttum kendimi, bir şey demedim. Sonra entel yanımı uyandırıp ona militarist söylemlerden uzak durmasını, çünkü aslında karşıt militarist söylemlerin, militarizmi övdüğünü falan anlatmaya çalıştım. tabii kendim bu militarist söylem şeysilerini tam bilmediğim için konuyu elime yüzüme bulaştırdım, ama çok şükür ki entel dantel kelimelerle konuşunca adam saçmaladığımı fark etmedi ve bende bir yerden sonra bir daha militarizm konusuna girmedim.
Sivaslı otostopçu ise kenarda öyle durdu bana baktı. Ben susunca bu sefer o konuşmaya başladı ve şöförle beraber barış sürecini noktaladılar.

Onların sıkıcı muhabbetinden dolayı tam da kafam, mayına basmışım gibi patlayacaktıki, şöför ilerdeki köye gireceğini söylediği için bizi indirmek istediğini belirterek indirdi.
Sonra biz de çantaları yüklenmiş halde kakara kikiri yaparak biraz yürümeye başlamıştıkki arkamızdan gelen başka araçlara da otostop çekmeye başladık.
Yalnız şunu farkettimki ben hiçte otostop çekerken utanmıyor muşum, gayet rahat rahat otostop çektim ve bir kaç araç sonra duran başka bir araca bindik. Oysa daha önce kendi kendime "ulan acaba otostop nasıl çekicem, nasıl çekilir" diye söylenip duruyordum. Ama şimdi ise sanki ömrüm yollarda geçmiş gibi rahat bir şekilde otostop çekiyordum. Üstelik o kadar da rahattım ki, sanki rahatlık benim göbek adımdı.
Bu sefer bindiğimiz araç mazot tankeriydi ve bilmem nereden gelip nereye gidiyormuş. Şöförden başka ise arkada uyuyan bir daha vardı ve meğer o da kardeşiymiş.
Beraber tır şöförlüğü yapıyorlarmış. Kardeşi uyuduğu için biz laflamaya başladık. Şöför sivas'lı otosopçu'nun çantasını gördüğü için durduğunu söyledi ve "hep böyle bir hayat yaşamak istedim, ama evlenip çoluk çocuğa karışınca yapamadım" dedi ve burdan bi başladık muhabbete, yardır babam yardır.
bir kaç saatlik sohbetin sonrasında artık ben uyumuştum ve bizim sivaslı arada beni dürtükleyip kulağıma "biraz da sen konuş" diyordu ve ben şöförün son kurduğu cümleyi alıp eğip bükerek konuya dahil oluyordum
Yalnız adamda da bi çene vardı, hey maşallah. Ben kendimi geveze diye bilirdim ama meğer benden daha gevezeleri de varmış, bu yol bana bunu ikinci gün öğretti.

Geldiğimiz yere gelince milyonlarca defa teşekkür ederek indik ve şehrin içinde biraz gezindik, sonra da bulduğumuz kapısı açık bir mescit'e girip uyuduk. Uyurken içim bir tuhaf oldu ve ona sarılmak istedim, ama o "yapma mescit'teyiz, çarpılıcaz" dedi ve bende diğer köşeye gidip salyangoza dönüşüp uyuya kaldım

Sabah namaza gelenlerden biririn ışığı yakmasıyla uyandık ve adamla gözgöze geldiğimizde ona "bizi rahatsız etme" bakışı atıp tekrar kıvrılıp uyumaya devam ettim.

Öğleye doğru uyandığımızda, sivaslı otostopçu ailesinin yanına gidip bu bayramı orada geçirmek istediğini söyledi, bende ona "tamam bende seninle oraya kadar gelirim, orda ayrılırız" dedim ve trene binip Sivas'a gittik. Gece Sivas'a vardığımızda sarılıp ayrıldık ve ben süslü şirin misali, caddeleri geze geze şehri turladım. Sonra da iyice yorulunca şehrin en ucuz otelini bulup girdim.

Resepsiyonda, herşeyden vazgeçip, dünyadan elini eteğini çekip azraili beklediği her halinden belli; saçları dökülmüş, gözlerinin feri sönmüş, götü ve göbeği iyice cılkından çıkmış genç bir adam vardı.
Ona cebimdeki parayı söyleyip, o para kadar bir oda rica ettim (30 tl) ve o da "tamam" deyip kaydımı tamamladıktan sonra anahtarı uzattı ve odayı tarif etti.

Süslü valizimi alıp odaya çıktım ve girer girmez, her tarafımdan dışarı taşan ağrılarımı hissettim. 2 gecedir ilk defa bir yatak yüzü görecektim ve kudurmuş bir şekilde benden daha temiz olan yatağa atladım.
Sonra da uyuya kalmamak için biraz gerinip soyundum ve duşa girip iyice bıcı bıcı yaptım. Bir ara her tarafımı sabunlarken osbir çekmeye kalkıştım ama kuş kalkmadı. Baya da zorladım ama bana mısın demedi. Bende tokat atıp "iyi sen bilirsin" dedim ve yıkandıktan sonra çıkıp yatağa girdiğim gibi uyudum.

Sabah uyandığımda otelin internetine bağlanıp, sivas'ın görülmeden ölünmemesi gereken yerlerini not aldım ve otelden çıktım.
Tekerlekli valizimle sivas sokaklarını arşınlarken, tuhaf bakışlara da yakalanmıyor değildim ama bir kaç bakış sonra bunlara alıştım ve çantamdan kulaklığımı takıp telefonumdan müzik dinleyerek gezmeye devam ettim.

Öğleden sonra merkezdeki bir kaç yere daha gideyim diye düşünerek, yolda karşılaştığım bir trafik polisine "Sivas Kalesi'ne nasıl gidilir" dedim ve büyük patlamaya neden oldum. Sanki trafik polisi, ben o soruyu sorayım diye yıllardır hazırlanmış gibi ağzını bi açtıki ben Sivas'daki çifte minare'nin sağır, dilsiz, ruhsuz taşlarından birine dönüşmek istedim. Hele ilerleyen dakikalarda, adamın içindeki izmirli emekli tarih öğretmeni uyanınca, sorduğuma hepten pişman oldum.
Mübarek bir konuşuyor bi konuşuyorki, sanki bugüne kadar hiç kimse ona soru sormamış gibi soluksuz konuşuyor. Bir ara "yok bilmem cumhuriyetin ilk kurulan bilmem ne binası" derken nefes almaya yeltendiği sırada ben hemen araya girip "ahh çok teşekkür ederim" deyip elimi uzattım ve tekerlekli süslü valizimle hemen oradan koşarcasına uzaklaşıp, hiçbir yere gitmemek için de ara sokaklara dalıp izimi kaybettirdim. Valla ardımdan gelip, kaldığı yerden anlatmaya devam edecek diye ödüm koptu. Ama neyseki bir kaç sokak daha aşınca derin bir nefes alıp, ilerdeki  mısırcı'dan kendime büyük boy mısır alıp yedim ve Sivas macerama son verme kararı aldım.

Ama ne yapacağımı bilmediğim için de internetten türkiye haritası açıp, en yakın illere göz attım. Oysa Sivas'dan sonra nereye gideceğimi Instagram hesabımdan ( https://instagram.com/p/5MxXy6yocL/?taken-by=hayat_erkegi ) da sordum, ama yakınlarda yer söyleyen kimse olmadı, söyleyenlerden biri Ağrı dedi, bir de İzmir dedi ki; ikisi de ebemin şeyi kadar uzak. İnsan yakın yer söyler ulaaaan :)


Otostopçuyla, gece bulduğumuz terkedilmiş tek katlı bir evin odalarından en temizine kurduğumuz çadırında uyuduk. Uyumadan önce sevişme gibi bir şey oldu aramızda ama pek sevişme de denilemez. Sonra ikimizde uyuya kaldık. Sabah kalkıp şehri gezdik, bir şeyler atıştırdık ve gece olunca da otostop çektik. Kamyoncular dışında otostopçulara duran kimse olmuyor anlaşılan. Muhabbet ise gırla akıp gidiyor. Gece gittiğimiz şehrin ilçelerinden birindeki mescit'te uyuduk. Şimdi ise Otostopçu'nun memleketi Sivas'a gidiyoruz. Bayramı ailesiyle geçirmek istiyor. Sonrasında ben tek başıma otostop çekicem, ama nereye gideceğim hakkında bir fikrim yok. İşte şimdi sizden yardım istiyorum: sizce Sivas'dan otostop çekerek nereye gideyim? #hayaterkegi #colorandlove #blackandlove #otostopçu #otostop
Hayat Erkeği (@hayat_erkegi) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()


Neyse baktım sizde bir numara yok, aklımda Sümela Manastırı varken ve Trabzan'a bu kadar yakınken oraya gitmeye karar verdim ve şehirlerarası yola çıktım.
3 üncü el kaldırışımda bir panelvan durdu ve adamın konuşmasına fırsat vermeden "abi trabzon'a gidicem yerin varsa geleyim" dedim ve adam ben şeyden gidicem, burdan gidicem, ordan gelicem gibi cümleler kurdu. ama benim aklımda gitmek olduğu için "farketmez nereye gidersen git, illa Trabzon'a gitmek zorunda değilim. sadece gezmek istiyorum. gideceğin herhangi bir yere kadar bile götürsen olur" dedim ve adam gülerek "heee sen maceraperestsin, atla bakalım" dedi ve tekerlekli süslü valizimi aldığım gibi atladım ve başladı muhabbet.

Meğer adam Sivas'ın imranlı ilçesine gidiyormuş ve eğer istersem Erzincan üzerinden Trabzon'a gidebilir mişim. Bende "farketmez ya, neresi olursa razıyım" dedim ve adam bi daha güldü.

Adamla laf lafı açarken, canının sıkıldığını fazlasıyla belli etti. Zaten Sivas merkez'e de aslında kız kardeşi mide kanaması geçirdiği için gelmiş ve şimdi de eve dönüyormuş. İstanbul'da yaşadığımı öğrenince, orada kiraya verdiği dükkanlarından ve kiracılarından bahsetti. İlk zamanlar anlaşamıyormuş ama şimdi anlaşmaya başlamışlar.

Biraz da babasından şikayet etti. Çünkü babasının ölünceye kadar saçma sapan bir inanış içinde yaşadığını, her gün önce Kızıldağ'a, sonra muhammed'e, sonra ise Allah'a dua ettiğinden bahsetti. İmranlı'daki garip gelenekler yüzünden ateist olduğunu ve eğer araştırmaya devam edersem, benim de doğru yolu bulup ateist olacağımı, çünkü doğru olanın tartışılmaz bir şekilde ateizm olduğunu savunup durdu. "Şu an yaşım 53 ama inşallah ölümüme yakın bizim tepelerden birinde bulunan çam ağacını da yakacağım, çünkü ev sahibi olmak için, o çam ağacına anahtar sürtenleri görünce deliriyorum" diye de ekledi. bir şey diyemedim, o anlattıkça güldüm :)

Sonra da zaten yol bitti ve ben İmranlı'yı ortadan ikiye bölen hain karayolunun üzerinde inip, yolun diğer tarafında bulunan şu anki mescide gidip, yakınlardaki A101'den aldığım meyve suyunu içerken, bu satırları yazdım. İkindi ezanına denk gelmiş olduğum için kapıdan her giren nce bana selam veriyor, sonra da gidip imamın arkasında saf tutuyor.
Aklımda kalan tek şey ise, adamın "5 yaşından bu yana ateistim" deyişi oldu.
Şimdi Erzincan'a giden araçlara otostop çekip, sonrada Trabzon'a varmaya çalışıcam.

6 Temmuz 2015

düşün düşün aşamıyorum engelleri varamıyorum yanına çarelerin

Çok değiştim. Öyle bir değişmekki, şimdiki halimle, önceki halim arasında henüz tanımlanamamış kadar büyük mesafe var. Bu durumdan rahatsızlık mı duyuyorum, yoksa normal mi geliyor ondan da emin değilim. Zaten kendi algımdaki normallik veya anormallikten bağımsız olarak ne hissetmem gerektiği hakkında da bir fikrim yok. Sadece değiştiğimi biliyorum o kadar, ama dediğim gibi iyi mi, kötü mü onu bilmiyorum.

Mesela eskiden yattığım adamların bazen sadece tek bir cümlesine aşık olurdum ve bir daha duymak için peşlerinden koşar dururdum. Ya da bir bakışına tav olurdum ve o bakışlarına dalıp gitmek için nefes almadan peşinde dolanır dururdum.
Hele tebessümü güzel diye aşık olduğum adamların sayısını ben bile unuttum. Hepsinin ortak noktası ise aslında çirkin olmaları ve kimsenin onlara, anlık karşılaşmaları dışında bir daha dönüp bakmamalarıydı.

 Evet çirkinlerdi ama işte samimi bir tebessümleri, insanı sarhoş eden bir bakışları vardı, farkında olmadan içlerinden kopup gelen tatlı mı tatlı bir söz etmeyi bilirlerdi ve ben ayaküstü onlara biterdim.

Ama şimdi ne o tatlı tebessümlere bitiyorum, ne o beni benden alan bakışlara. Hayır artık tatlı sözlere de kanamıyorum. Bittiğim tek şey güzel olmaları. Yani bende herkes gibi artık insanların kabuklarını seviyorum, kabuklarına aşık oluyorum.

Hem aslında kabullenmem biraz zor oldu ama biliyor musunuz, insanların içlerinde zaten iyi ve kötü eşit derecede var ve senin onlara karşı olan yaklaşımına göre tavır takınıyorlar. Yani sen iyi olunca sana iyi oluyorlar, sen kötü olunca kötü oluyorlar.
Zaten ben iyi darandığım için bana iyi davranan insanlardan da bıktım.

4 Temmuz 2015

odun

İyice duygusuz oldum çıktım. Sanki kalbim yokmuş gibi hissediyorum, sanki sol göğsümün orasında bir şeyler eksikmiş gibi. Size de olur mu böyle.
Ya da bunu hiç hissettiğiniz oldu mu.

Çünkü biriyle seviştiğim de ona aşık olurdum, kalbim sanki duracakmış gibi hızla çarpardı. Sanki o an kıyamet kopsa siklemezdim gibi. ama şimdi böyle olmuyor. öyle sevişip sevişip ayrılıyorum.
En güzeliyle sevişirken bile, en fazla 3 saat sonra boşalacağımı ve artık buna karşı bir şey hissetmeyeceğimi düşünüyorum. O yüzden sevişirken gerçekten sadece sevişmek için sevişmeye devam ediyorum
Ama tüm bunlar olurken işte o eski heyecan, o bitmek bilmeyen sarılma isteği, o hiç tükenmeyecekmiş gibi ard arda gelen öpmeler; işte bunları hissetmiyorum. hatta hiçbir şey hissetmiyorum.
Biriyle yataktayken, sanki; iki çalı parçasının ateş yakmak için bir elde mecburi olarak sürtüştürülmesi gibi hissiz, ruhsuz hissediyorum. 

İlk defa geçen gün hissettim bunu. Yani tüm bu sevişmelerim, tüm bu aşık olmalarım ne olacak" derken bir baktım ki aslında hiçbir şey hissetmiyorum. Sonra diğer sevişmelerimde de aynısını hissettim ve bunu farketmişken de biraz rahatlamakla beraber bir yandan da "niye sevişiyorumki?"lere döndü olay. 

Evet madem bir şey hissetmiyorum, neden sevişiyorum ki dedim ve durdum.
Bir kaç sevişmenin ortasında sanki biri beni çağırmış gibi aniden giyinip hiçbir şey söylemeden çıkıp gittim.
Arkamdan söylenmekte olan ne oldu, bi şey mi yaptım sorularını duymamazlıktan geldim. bir sağır rolünü oynadım. sanki gerçekten bir şey olmuş gibi dönüp yüzlerine anlamsızca baktım.
özürler dileniyordu, saçma cümleler eşliğinde. oysa sadece bir şey hissetmediğim için gitmek istemiştim ve şimdi bunu söylemeye kalkışsam anlaşılamamak beni daha çok salaklaştıracaktı. kafamın içindekileri, cümlelere dökmek gereksiz bir anlaşılma uğraşı olacağını düşünerek, anlatmaktan vaz geçtim.

bu arada evet gerçekten artık insanlara bir şey anlatmaktan da yoruldum. Saçma sapan konular hakkında saatlerce tartışmak gereksizliğin dibi gibi geliyor bana. Bu yüzden çoğu zaman, karşımdakilere evet haklısın deyip geçiyorum.
ahh sevişmeye dönecektik değil mi.
işte dediğim gibi, bu ara sevişirken hiçbir şey hissetmiyorum. en güzel adamlarlayken bile artık sanki bir yastığa sarılır gibi hissediyorum.

geçen bunları düşünürken acaba götümü siktirsem bir şey hisseder miyim diye bir fikir aklıma geldi ve kendimi internetteki sohbet odalarına attım. özellikle de polis aradığımı belirttiğim nickimde oda oda gezerken polis olduğunu söyleyen biriyle konuşmaya başladık ve yarım saat sonra da buluştuk. gece saat 12:00'ye kadar beyoğlu'nun altını üstüne getirdik. bir sürü olaylar anlattı. hepsinde de ağzım açıktı. pezevenklerin takıldığı mekanları, lezbiyenlerin heteroseksüel erkeklerle para karşılığı yattığı küçük kuytu köşeleri gösterdi. galata kulesi'ni çok sevdiğimi söyledim "gel gidip bir çay içelim" dedi. kalktık gittik oraya. çay içtik, laf ettik birbirimize. durup yüzüne baktım, güzel ve iyi bir polis'di. evliymiş üstelik, karısı şimdi memleketine gitmiş, 2 de çocuğu varmış. 
bir şeyler daha konuştuk, bir ara "erkekleri hep sevdim, bu bambaşka bir şey" dedi. 
bir kaç fotoğraf çektik, sonra yanağımdan sakince öptü beni.
takıldığı sosyalistlerin ağırlıkta olduğu küçük çay bahçelerine gittik. bir kaç çay daha içtik. diğer masalardakileri kestim biraz. ben böyle sağa sola bakınırken o da bana bakıyormuş meğer ve bu yüzden olsa gerek "ibne olduğun hiç belli olmuyor" dedi.  "ne demek belli olmuyor kız" diyerek güldüm. güldü.
sonra saçma sapan muhabbetler ettik, amiriyle yaşadığı sıkıntılardan bahsetti. teşkilatın içindeki salaklıklardan ve daha bilumum şeylerden şikayet edip durdu, sıkıldım ve "eve gidelim mi" dedim, "olur sen nasıl istersen" dedi. 
çıktık bana geldik. kanepeye oturup yine laflamaya başladık ve laflarken sikinin kalktığını farkettim.

sustuk ve birbirimize baktık. gidip içerden şortlarımdan birini tişörtlerimden renkli olanını getirdim. giyindi. sonra tabii giyindikten beş dakika sonra ise soydum onu. biraz öpüş koklaş yaptık ve beni ters çevirip sikini tükürükledi, ben de "aslında daha önce yapmadım. şimdi ise meraktan yapmak istiyorum" dedim. güldü ve "görüyorsun, benimki zaten küçük. hissetmezsin bile" dedi, güldük. sonra yan tarafta duran kondomu uzattım, pipisine krem sürdük ve birazını soktu. pipisinin birazına rağmen canım yandı ve öyle durdu. 

tam bir penetrasyon yaşanmamış olmasına rağmen bir kaç gitgel sonrasında boşaldı. dönüp ona baktım ve içimden "yine de bir şey hissetmedim" dedim kendi kendime. 
çünkü bir şey hissetmiyor oluşumun sebebinin ilişki de aktif olmamdan kaynaklı olduğunu, belki aslında içimde bir pasif'in yattığını düşünmemdendi. ama pasif olunca da bir bok olmadı. yine de bir şey hissedemedim. kalbim yine atmadı, sol göğüs kafesim de bir şeyler yine eksikliğini korumaya devam etti.
üstelik pasiflik denilen şey sadece can yanmasından başka bir şey değil. zevk ise sıfırmış. onu kendim deneyimleyerek öğrenmiş oldum.

neyse işte sonra işte giyindik ettik ve o gitti. arada görüşelim falan dedik ama açıkçası pek görüşecek de değilim. neyse işte bende durumlar böyle. yani iyice odun oldum, oysa ben eskisi gibi cayır cayır yanmak istiyorum.