Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

20 Mayıs 2015

mavigözlü melek (3)

şurdan devam edip geldim: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/05/mavigozlu-melek-2.html

Aradan bir kaç ay geçmişti ki tekrar aradı. İstanbul'a gelmeyi düşündüğünü söyleyip durdu.
Önce kemkümledim ve bu yüzden net bir şey diyemedim, ama sonrasında; bana bel bağlayarak gelmemesi için "sen bilirsin, hayat senin hayatın" gibi şeyler söyleyip, sorumluluğunu almayacağımı, anlaması gerektiğini umduğum klasik cümleler kurdum.

Ama beni dinlememiş gibi, her halükârda yeni bir düzen kurmak için etrafa bakınıp durduğu, yaşadığı o kendisine ait olmayan bok gibi hayattan kurtulmak istediğini belli ettiği yepyeni cümleleri ard arda sıralayıp durdu. Benden, ona kapılarımın açık olduğunu belli eden bir işaret fişeği bekliyordu, ama hayır nemrutlaşmıştım.

Çünkü buraya gelirse ona sahip çıkamayacaktım, onu asla tutamayacaktım. Ben onun için sadece bir basamak görevi görecektim. Ben de kalacağı süre boyunca, sistemin kurbanı olduğundan habersiz etrafa dağılmış olan diğer doğulu sahipsiz zavallı fakir orospularla kontağa geçecek ve çok geçmeden de bir sonraki basamağa adımını attığında bir daha dönüp bana bakmayacaktı bile.

Tabii dönüp bana bakması veya bakma-ması sorun değil, ama her basamağın onu değiştireceğinden habersizdi.  Her basamak onu saflığından biraz daha uzaklaştıracaktı. Hayatını ibne olmaktan ibaretmişcesine geçirmeye başlayacaktı. Şu an ki normal sıkıcı hayatından ne kadar uzaklaştığını ise, bir ihtimal yıllar sonra anca belki görebilecekti. Üstelik gördüğü anda ise, iş işten çoktan geçmiş olacaktı.
İşte bu gibi yüzlerce sebepten dolayı da açıkçası gelmesini istemiyordum.

Tüm bunlara rağmen bir yandan da gelmesini istiyordum tabii. Hem zaten orada o bok gibi hayatı yaşamayı hak etmiyordu, sırf o güzel donuk mavi gözlerinin hatrına ona sahip çıkmaya razıydım. ama tabii bunu ona söylemeyecektim.
Hiç söylemedim, söyleyemedim..
Çünkü yarın öbür gün aniden çıkıp gelmesinin karşılığında, allak bullak bir şekilde değişmiş olan hayatının sorumluluğunu bana atmaması için ona böyle olumsuz cümlelerle cevap veriyor ve her halükârda yanında olmayacağımı belli eden nemrut cümleler kuruyordum.

Ama benim cümlelerimin aksine kalkıp gelmesini de istiyordum. Tüm bu firavun cümlelerime rağmen kalkıp geldikten sonra ise ona seve seve sahip çıkacaktım. Çünkü kaderini kendisinin yazması gerektiğini öğrenmesi, anlaması gerekiyordu.
Bunun farkında olmadan ise, daha ortada fol yok, yumurta yokken benden ona sahip çıkma garantisi istiyordu.
Ve bu kadar fazla garantici olması, erken kaybedenlerden olmasını sağlayacaktı. bundan da hiç haberi yoktu..

Sonra konuşmamız uzadı gitti, farklı zamanlarda bir kaç defa ben de onu aradım, yine aynı şeyleri konuştuk durduk, yine aynı nemrut tavrımı takınarak konuştum.
Ona bu konuşmamızda da "hayat senin hayatın" cümlesini kurduğumda "hımmmmm" diyerek sustu ve sonrada telefonu kapadık.

Telefonu kapatmamızın üzerinden15-16 ay gibi bir süre geçti ve bir daha araşmadık, konuşmadık. Kendi sıkıcı hayatımın içinde kaybolup gittim, onu da tamamen unuttum.
Hatta bir gün telefonumu kurcalarken onun adını gördüm ve bu kim ki deyip hatırlamayınca da numarayı sildim.
Adını silişimin üzerinden 13 gün geçmiştiki, İstanbul'a beraber gelmiş oldukları o arkadaşı tekrar İstanbul'a geldiğinde leş bir mekanda karşılaştık. "Neler yapıyorsun" konulu sırf soruşmuş olmak adlı klasik cümlelerimiz ağzımızdan otomatikman çıkarken, sırf muhabbet uzasın diye "mavigözlü ne yapıyor, nasıl gidiyor" diye soruverdim ve benim sırf sormuş olmak için sormamla beraber, o her zaman olup biten bir şeyden bahseder gibi "geçen yıl intihar etti" dedi.
dondum kaldım.

"nasıl yani? ama onun çok güzel donuk mavigözleri vardı. sırf o güzel gözlerinin hatrına 23 yaşına bastıktan bir kaç gün sonra ölemezdi ki?" diyecek oldum ama onun o kendisine çıkış arayan çaylak hali geldi gözlerimin önüne. o fıldır fıldır kaçış yeri aradığı ruhunu hissettim. öyle durdum baktım arkadaşına. bir şey diyemedim. elimi ceplerime atıp avuç içimi açarak içimden bir fatiha okudum mavigözlü'nün ruhuna..

kendime geldiğimde sorularım ardı ardına ağzımdan çıktı. cevabını aldığım her soru, içimi biraz daha deşti. meğer kazandığı okul zaten iki yıllık bir okuldu ve ailesine "4 yıllık inşaat mühendisliği kazandım vs" diyerek aslında onlardan kurtulmak için Erzurum'a okula gitmiş. Tabii okul bu, sayılı günlerde çabuk geçmiş gitmiş. Ailesini en fazla 4 yıl oyalayabilmiş. 4 yıl dolduğunda ise ailesinin yanına dönmek yerine, Erzurum'u bırakıp İzmir'e gitmiş.

Yani bana İstanbul'a gelmek istediğini söylediği günlerin ertesinde İzmir'e gidip yerleşmiş. Tabii oraya yerleştikten sonra da internetten tanıştığı saçma sapan gay gruplarıyla da arkadaşlığını pekiştirmiş ve bir süre sonra İstanbul'a gelmiş.
İstanbul'daki bok çukurundan ibaret gay ortamlarında ailesi sandığı ama aslında hepsi birer vampir olan insanlarla iyice sıkı fıkı olup öyle yaşamaya başlamış.

Tabii vampirler onu rahat bırakmamışlar ve yaşadıkları bir kaç kişisel sorundan sonrada mavigözlü'nün ailesini arayıp "oğlunuz ibne oldu, götünü siktiriyor" deyince de ailesiyle zaten başı dertte olan mavigözlü, o günden sonra ise kendi kendine hepten bir çıkmaza girmiş. Bu olayın ardından geçen bir kaç günün sonrasındaki sabah ise evde intihar etmişken bulunmuş..

Ölümünde belki benim de payım oldu, ama ölümüne direkt sebep olanların..
Neyse beddua etmiycem, allah büyüktür.
Öldüğünü öğrendikten sonra internete bakındım ve hakkındaki bir kaç haberi gördüm.

Ekşi sözlük linki: https://eksisozluk.com/arda-efe--4282452

Ötekilerin Postası: https://www.facebook.com/photo.php?fbid=607041166033373 





17 Mayıs 2015

mavigözlü melek (2)

Şurdan devam ediyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/05/mavigozlu-melek.html

Çünkü daha 18 bile olmamıştım ve herkese çok kızgındım, kimseyi dinlemek istemiyordum. Hata yaptığımı söyleyecek birilerini ise asla dinlemeyecektim. Hatalarım olduğunu bilmeden bir sürü bok yiyordum ve bu bokların ilerde, farklı çağrışımlar sonrasında gün yüzüne çıkaracağı o iğrenç kokulu anılardan haberim yoktu.

O zamanlar kimse beni, yalnızlığın daha güçlü olduğuna dair uyarmamıştı, zaten uyarmasına da izin vermiyordum. Çünkü herkesten çok, aslında sadece kendime baş kaldırmıştım ve tek başıma ayakta durmanın bir yolunu bulmak için canla başla yalnızlığa kafa tutuyordum.

ve biliyordum, sikile sikile de olsa bi şekilde ayakta durmayı başarıp sokaktan kurtulacak, akşam pencere ışıklarına baktığım apartman dairelerinden birinde kendi halimde yaşayan sıradan biri olacaktım, sevmesem bile bir işim olacaktı, arkadaşlarıma; çok çalıştığım için şikayette bulunacaktım, patronumdan nefret edecektim, iş arkadaşlarımın iki yüzlülüklerinin işimi sevmeme engel olduğunu söyleyip duracaktım, ay sonunda maaşımı aldığımda o ayakkabıyı alacaktım, önünden geçtiğim o lüks pastanenin tatlılarından ısmarlayacaktım kendime ve faturalarımı geç de ol sa ödeyecek, bir sonraki ayı iple çekecektim.

İşte tüm bunları ve daha nicelerini, 10 yıl önce sokaklarda sürterken doğru dürüst bir yaşam alanım olmadığında düşünüyordum ve tüm bunları anımsatan şey, mavigözlü'nün bana sımsıkı sarılıp saçımı koklamasıydı.
Durup bir an düşündüm. Onun şimdi sadece sevilmeye ihtiyacı vardı. Sevilmeyi ararken de vızır vızır etrafta seks yaparak gezindiğinin farkına çok sonra varacaktı.

Bunları düşünürken, başımı yavaşça ter kokulu koltuk altından çıkardım ve onun başını boynumun altına çekip sarıldım.
Bunun üzerine o, sanki içimden geçen bu düşüncelerden sonra, neden böyle yaptığımı anlamış gibi başını hafifçe kaldırıp donuk mavi gözleriyle bir anlığına bana baktı ve gözlerini kapayıp tekrar başını boynumun altına sokup sıkıca sarıldı. bir müddet öyle sakin sakin durduk. Bizimle beraber zaman da durdu, her şey durdu, birbirine sarılı vaziyette resmedilmiş tablodaki cansız bedenler gibi nefes bile almadan bir kaç saniye öyle kaldık. Nefes almaya başladığımızda da, birbirimizi inciteceğimizden korkarcasına çok fazla hareket etmedik. Öylece donuk bir şekilde durduk kaldık.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, ama sanki 5-10dakika değil de, bir ömürdür böyle sarılıymışız gibi hissettim ve kendime geldim. Onunda kıvranmaları arttı sonra. Ellerimiz vücudumuzun mahrem yerlerine uzanıp uzanmamak arasında gidip gelirken, aynı anda ikimizde ellerimizi oralarımızdan çekip kollarımızla tekrar bedenlerimizi sardık ve yanaklarımız yanaklarımızda, birbirimizin ten sıcaklığını hissetmek istercesine öylece durup kaldık. Bunca kararsızlığa rağmen siklerimiz çoktan kalkmıştı. Yanaklarımızı birbirimize sürte sürte kokumuzu içimize çektik  ve yine aynı şekilde sarıla sarıla ikimizde boşalmışken uyuya kaldık.
Sabah işe gitmedim, zaten sonraki gün de hafta sonu tatiliydi. Telefonu kapadım ve patronun bana ulaşmasını önledim. Nasılsa işler bensiz de yürüyordu, ofisde çay olmazsa işler aksayacak değildi ya.

Uyandığımda kafam bi dünyaydı. Mavigözlü ve arkadaşından eser yoktu. Çantalarını alıp dışarı çıkmışlardı. Dolaptan bir şeyler atıştırdım. Dün geceyi düşündüm. Saçma sapan şeyler yapmıştık ve gece boyunca da çocukların peşinde koşturup durmuştum. Üstelik onlar ilk defa istanbul'a gelmişlerdi ve taze et olduklarından habersiz girdikleri tüm gay ortamlarında el üstünde tutuluyorlardı.

Ama hayır, onlar burada ayakta duramazlardı.
Hele mavigözlü hiç duramazdı. Çünkü onun ilk göreni kendine hayran edecek kadar güzel donuk mavi gözleri, buğday rengi tatlı bir teni vardı.
Benim kadar çirkin olmadığı için yamyam gayler arasında hemen farkedilecek ve çok geçmeden eti yenildikten sonra kemikleriyle kenara atılacakdı.
Üstelik sadece hoş biri olduğu için değil, taze bir et olduğu için ona öyle davranacaklardı. Çünkü yaşı daha 22ydi ve varoluşunu ibneliği üzerine kurmaması gerektiğini anlayamayacak kadar da şaşkındı. 
İşte bu yüzden de onun istanbul'dan çıkıp gitmesi ve bir daha hiç gelmemesi gerekiyordu..

Gün içinde arkadaşım da uyandı, birbirimizi sorduk ettik ve gece olanlardan bahsettim. "Çocukların bir an önce gitmeleri gerektiği ve eğer gelmek isterlerse de olumsuz yanıt vermesi gerektiği" fikrimi tekrarlayıp durdum. Biraz şaşırdı, kem küm ederek "iyi çocuklardır" falan filan dedi durdu.
Oysa ben iyiliklerine laf etmemiştim. Zaten iyi çocuklar oldukları için gitmeli ve bir daha İstanbul'a gelmemeliydiler. Yoksa buraya alışırlarsa sonuçlarının kötü olabileceğini, çünkü hiçbir şey yaşamamış oldukları için buradaki sihrin onların gözünü çabucak boyayacağını, bir kaç ay içinde kendilerini tamamen kaybedebileceklerini söyledim durdum.

Ama arkadaşım dinlemedi beni, her zamanki gibi olayları çok abarttığımı ve belkide mavigözlü'den hoşlandığım için böyle düşündüğümü söyledi.
Şaşırdım önce, sonra kabul ettim. Evet hoşlandım ondan, ama hoşlanmamın onun gitmesi gerektiğini savunmam anlamına gelmeyeceğini söylemeye çalıştım. Ama o "hoşlandın ve içgüdüsel olarak onu korumaya çalışıyorsun" falanlı filanlı cümleler kurdu.

Evet bu doğruydu, ama geçmişim hakkında eksik bilgisi olduğu için neden onu korumaya çalıştığımı anlamıyordu ve bende onun bu ruhsuzluğuna karşın, tam olarak ne diyeceğimi, neyi nasıl anlatacağımı bilmeden kem küm edip duruyordum. Sonra tabii bu ruhsuzluğa karşın konuşa konuşa bir yere varamayacağımı anladım. Sustum, bir şey diyemedim ve en sonunda "ne yaparsan yap, bu çocukların buraya alışmamasını sağla. bir daha da geliyoruz derlerse olumsuz yanıtla. yoksa geldiklerinde kalabalıkda kaybolup gidecekler" dedim ve başka şeyler konuşmaya devam ettik.
Öğleden sonra çıkıp eve gittim, mavigözlü ve diğer arkadaşı akşam dışarı çıkalım diye aradılar beni ve "ya çok yorgunum, uyuycam. hiç keyfim de yok" dedim ve telefonu kapattık.

Onlar o gece ne yaptı ne etti hiç bilmiyorum ve ertesi gün de tekrar Erzurum'a okullarına döndüler, böylece aradan 3 ay, hızla geçti gitti.

Bir gün ofiste oturmuşken telefon çaldı ve cevapladım. Arayan mavigözlü'ydü. Beni öylesine merak etmişmiş. Konuşmamız gittikçe ısınmaya başladı, sebepsizce bana sıcak davranmaya ve işveli bir şekilde cümleleri yuvarlayarak bitirmeye başladı. Vermek istediği mesajı aldım, ama henüz birinin günahını üzerime alacak kadar güçlü olmadığım için sıcak davranmamaya karar verip, onunla kuzey kutbu soğukluğunda bir ses tonuyla konuştum ve onu hâyâl kırıklığına uğratmış  bir şekilde telefonu kapadık. Sonraki günlerde bir kaç tane "ne yapıyorsun" diye başlayıp, sonu 3 nokta ile ... biten sıradan mesajlar attı, yine soğuk bir şekilde "hiiç" diye kısa kısa cevaplayarrak onu sormadığım yanıtlar verdim. Bir daha da yazmadı.

devamı için: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/05/mavigozlu-melek-3.html

13 Mayıs 2015

mavigözlü melek (1)

Boyu benden 7-8 cm uzun olduğu için başım hep yukarı bakar bi şekildeydim ve o da boyumun kısalığının ona verdiği avantajla, hafifçe tepeden bakıyordu bana. Bir ara küçük bir kaldırım kenarında aramızdaki boy farkını kapattığımda durup o donuk mavi gözlerine baktım ve "gözlerin çok güzel" dedim tüm samimiyetimle. Cümlemi daha 1 saniye önce bitirmiştim ki, suratında belli belirsiz hafif bir tebessümle "biliyorum. herkes öyle diyor" dedi.

Üstelik bunu, öyle bilgiçlik taslarcasına veya ukala bir  tavırla değil, gayet normal bir konuşma cümlesi şeklinde söylemişti. Yani sanki onunla tanışmamızın üzerinden daha 1 saat bile geçmeden bu cümleyi sarf edeceğimi biliyomuşcasına normal bir şekilde "biliyorum" demişti.

O böyle söyleyince, bi anda kendime geldim. Evet, yapay bir durgunluk içerisine girip, adeta kendimden geçmişcesine güzel sözler söyleyerek yalakalık yapmaya hiç gerek yoktu. Çocuk zaten neyin ne olduğunun farkındaydı ve oyun oynayacak değildi. Bu ucuz iltifatlardan da yorulduğu, bıktığı, az önce sarfettiği o "biliyorum" cümlesinden dolayı fazlasıyla belliydi.

Benim yavşak yalaka cümlelerim bitmeye yüz tutmuşken, diğer arkadaşı yanında biriyle çıka geldi. Yanındaki kişi barlarda erkek dansöz olarak çalışıyordu ve cidden iyi kıvıran biriydi. Ama mavigözlü'nün arkadaşı ile birbirlerini nasıl bulduklarını anlamış değildim ve bu gece ilk defa tanışmış olduğumuz için de sormayacaktım. Aslında sormam gerekiyordu, ama işte çok fazla ileri gitmemem gerektiğini düşündüğüm için susacaktım.

Çünkü daha İstanbul'a gelmeleri bile bir kaç saat olmuştu ve ortak bir arkadaşımız onlara göz kulak olmam için bizi tanıştırıp ortadan kaybolmuştu. Durum böyleyken de sorguya çekecek halde değildim ve böyle bir hakkım olduğunu da hiç düşünmedim.
Sonra her şeyi boşverdim ve onların istekleri doğrultusunda hep beraber saçma sapan mekanlara takılmaya başladık. Dansöz olan çocuk gittiğimiz her yerde üstünü başını değiştirdi, sahneye çıkıp bir kaç göbek attı ve mekandan mekana süzüldük durduk.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Dansöz'ün işleri bitti ve biz artık ne yapalım sorularıyla o tarafa bu tarafa gidip geliyorduk. en sonunda Dansöz "gelin sizi travesti barına götürcem" dedi ve hoppadana kalkıp gittik. İçeride vitrin mankeni gibi bacaktan ibaretmişcesine gezinen travestilerle birbirimize göz süzerek gezinip dururken aradan 10 dakika geçmişti ve bir an kendime geldiğimde tek başıma etrafa bakınıp durduğumu farkettiğim gibi mavigözlü'yü aramaya başladım. Lan arkadaşı onu bana emanet etmişdi, şimdi bu kaybolursa ben ne bok yerim diye düşünerek içeriyi kolaçan etmeye başladım ve çok geçmeden de bir kenarda adamın biriyle bakışırlarken bulup yanına gittim.

Mavigözlü onu görüp yanına gittiğim için biraz bozuldu, diğer adam ise beni beğenmediğini ve hatta bana kızdığını belli edercesine yanındakine dönüp "bu da ne ya, nerden çıktı bu" dedi ve benim piç piç ona bakarak tek kaşımı kaldırıp ıslık çalmaya başlamamla defolup gitti.

Mavigözlü'de bi anda çıkıp geldiğim ve onların tanışmasını yarıda kestiğim için bana kızdığını surat ifadesinden belli etmişti, ama bu gece onun kızgınlıklarını sikleyecek gibi değildim. Onu ve diğer arkadaşını sağ salim eve götürmekle yükümlüydüm o kadar.
Tabii onlar sadece 2 günlüğüne eğlenme niyetiyle ailelerinden izinsiz İstanbul'a gelip etrafa göz attıkları için beni pek siklemiyorlardı. Ailelerini de siklemiyorlardı, aslında hiç kimseyi siklemiyorlardı. 2 gün sonra ise yine Erzurum'a okuluna döneceklerdi. Dönünceye kadar da arı gibi çiçekten çiçeğe konmak istiyorlardı.
Zaten mavigözlü'nün hayatı biraz karışıktı, kafası ise hayatından daha karışıktı. Annesi ve babası ayrı oldukları için, amcası onu okutuyordu galiba veya dayısı. Bak unuttum şimdi. Ama sınıfta kaldığını ailesinden saklayacak kadar da korkuyordu ailesinden, bunu unutmamıştım.
Korkusuna rağmen işte bir fırıldaklık yönü vardı hep. Gözleri bile dört dönüyordu ve etrafına öyle bir bakıyordu ki, ahh nasıl da süzüyordu. neyse.

Bunları hep, onu benimle konuşmak zorunda bıraktığım anlarda anlatmıştı. Çünkü yapacak bir şey yoktu ve arkadaşımız beni, onları gece boyunca hiçbir şekilde bırakma-mam konusunda defalarca tembihlemişti. Bende japon yapıştırıcı görevini üstlenmiş, mavigözlü ve arkadaşı nereye giderlerse peşlerinde tıpış tıpış geziniyordum. Ama buna rağmen onlar beni atlatıyor ve her defasında yeni biriyle karşıma çıkıyorlardı. Gece boyunca arı gibi çiçek çiçek gezip polen toplar gibi gezindiler, en son kiminle ne yaptıklarını takip etmekten yorulduğumda artık saat sabahın körüne geliyordu ve onları zorla alıp arkadaşımın evine dönmüştük. İkisini de tek parça halinde eve bırakıp çıkacaktımki mavigözlü "gidiyor musun" dedi "evet, yarın işim var" dedim. O donuk mavi gözlerini hafifçe devirip masumane bir şekilde uzun uzun bana baktı, kırık çekyatın diğer köşesine doğru hafifçe kaydı, başını yastığın diğer köşesine bıraktı ve o güzel gözlerini anime karakteri gibi yavaşça açıp bir daha baktı.

O böyle yapınca içimden "aa sikerim lan işi" deyip, çekyatta bana açtığı yanına uzandım. Benden iri olduğu için, yanına uzandığım gibi oyuncak bir ayıya sarılır gibi sarıldı bana. Saçlarımı kokladı biraz, kollarıyla varlığımı hissetmek istercesine sımsıkı sardı beni. Kemiklerim birbirine girerken, kokusunu içime çektim, leş gibi alkol ve ucuz travesti parfümleri kokuyordu. Burnumu o beş para etmez parfüm kokularından uzaklaştırıp koltuk altına sokarken, ter kokusunun güzelliğiyle zevkten sarhoş olmaya başladım.

Mavigözlü de bu sırada hala kemiklerimi kırmak istercesine sımsıkı sarılmaya devam ediyordu. Sanki kaybettiği oyuncağını bulmuş da sarılmayı bırakırsa tekrar kaybedecekmiş gibi sarılıp bir yandan da, başımı koklayarak derin derin nefes alıp veriyordu.
İşte onun bu derin nefes alışverişlerini farkettiğim gibi bir anda eski kendimi gördüm..
O, ne yapacağımı bilemediğim günlerim, her kucağa; sahiplenilmek veya sahiplenmek için girdiğim zamanlarımı anımsadım. Kimsesiz oluşumun ağırlığını kabullenemediğim zamanlarımı, yalnızlığın yarattığı o bıkkınlık günlerimi yaşamaya başladım bir kaç saniye içerisinde.

İşte ben de daha önce böyleydim. bu kadar yalnızdım ve yalnızlıktan dolayı sürekli hata yapıyordum. Üstelik hatalarım bir kaç tane değil, bir kaç milyona varmıştı ve bunların hepsinin farkında olmama rağmen her gün, hiç pişman olmadan, dokunulmamış yeni hatalar yapmaya devam ediyordum.

devam: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/05/mavigozlu-melek-2.html

10 Mayıs 2015

şu an öğle vakti. haydi size iyi geceler.

Marketi sattığıma pişman değilim ama tüm gün boşta olduğum için pişmanım. Çünkü marketten sonra evde oturup gün boyu sadece internete girmekten, sabahları kalkamamaktan ve hatta öğleden sonra uyanmaktan, gece uyuyamamaktan bıktım. Bu halimle herkesin hayal ettiği hayatı yaşamakla meşgulum ama bu hayattan şikayetçiyim de. Üstelik yemek falan da yiyemiyorum, öyle dolapta ne varsa atıştırıp duruyorum. Onlar bitince sanırım dışarı çıkabilirim. Bu halimle ise adeta bir çuval dolusu patatese döndüm kaldım.

Geçen gün de hastalanmıştım zaten. Öyle evde kendi kendime iyileştim sonra. O ara iyice çekilmez olmuştum, kendimden bıkmıştım. ahh ben nasıl bir insanım böyle, kendi canım sıkılsın diye perdeleri bile açmadım. Eve kapandım kaldım, sessizce yaşadım. Sonra sağ olsun üst kattaki komşu geldi kapıyı çaldı. Meğer çocuğunun külotları benim mutfak penceresine düşmüşmüş, onu almaya gelmişti. Getirdim verdim. Beni sorsun diye "nasılsın abla, iyi misin" dedim, merdivenlerden çıkarken "çok sağ ol" dediğini işittim.

Zaten hep birilerini  soruşumuzun nedeninin aslında bizi sormalarını isteyişimiz olduğunu o an anladım. Hepimiz sadece kendimiz için önemliyiz, kendimizden başka hiç kimsenin sikinde değiliz. "Ölünce de adalet yerini bulacak" diye diye bekleyişlerimiz bundan.
Bu cümleyi niye yazdım bilmiyorum. Sadece öyle o an aklıma gelirken devamını getirdim.

İşte böyle böyle insan kafayı yiyormuş. Amaçsızca yazmak ve aslında yazarken kendine bir amaç yaratmak da böyle oluyor galiba.
Neden yazdığım, ve yazarken neyi amaçladığım hakkında bir fikrim yok. Öylesine harflere bakıyorum ve gözüme çarpan ilk harfle, o harfin çağrıştırdığı ilk cümle ile yazmaya başlayıp devam edip gidiyorum.
Buraya kadar yazabildim, başka da saçmalayacak takatim kalmadı. ben osbir çekip uyuyorum.

8 Mayıs 2015

market'i satan gay bakkal

Uzun zamandır bu market işinde ne yapacağıma karar vermeye çalışıyordum. Zaten aldığımdan bu yana da kafamda milyarlarca soruyla beraber, aslında ne yapacağımı bilmeden bu şekilde öylesine çalıştırıp duruyordum.
Geçen haftaya kadar da bir şekilde yürüttüm geldim. Ama artık bıraktım marketçiliği, yapamadım. Beceriksiz olduğumu ve bu gibi işleri asla yapamayacağımı anladım.
Aslında beceriksizlik demiyim de, işte benim kumaşımda market işletmek diye bir şey yokmuş, onu anladım, onu sindirdim.
Zaten eleman bile artık dükkanda boş boş oturmaktan sıkıldığı için "abi boşver bu işi" deyip duruyordu. Yani o bile bana göre olmadığından o kadar emindiki, öylesine rahat bi şekilde "boş ver" diyordu ki resmen cevap veremiyordum.
Sonra da işte karar verdim, elemanla helalleştik onu işten çıkarıp, ertesi gün de anlaştığım birine marketi devrettim.

Marketi alan adam, mahallemize kamyon üstünde sebze meyve getirip satan bir esnaf. Eskiden marketi varmış ama babasıyla kavga edince marketi satıp kamyon almış, kasasında da sebze meyve satmaya başlamış.
Uzun zamandır yanıma gelip gidiyordu, ondan dolayı marabamız vardı ve geldiğinde sırf laf olsun diye sağdan soldan konuşup duruyorduk. Bir kaç defa bu market işini sevmediğimi ona söyleyince, o da almak istediğini belli eden yorumlarda bulunmuştu. Ben de iyice düşündükten sonra da onu aradım ve geldi pazarlık yapıp sattım ona.
Paranın yarısını peşin verdi, diğer yarısını ise her ay taksit taksit ödeyecek. Zaten pek mal yoktu içerde, işte bir kaç raf maf, dolap, tezgah vs vardı.
Diğer eşyalarla beraber yok pahasına verdim çıktım. Çıkınca öyle bir rahatladım ki anlatamam, sanki depremde çöken binanın altından sağ kurtulmuşum gibi rahatladım.

Bundan sonra öyle bir esnaflık durumuna atlamak gibi bir düşüncem yok. Öyle kendi yağında kavrulan biri olup çıkmak istiyorum.
Zaten bu esnaflık denilen şey, büyük oynamıyorsan devletin seni sikmesinden başka bir şey değil. Çünkü o vergisi, bu vergisi, şu vergisi derken elinde hiç para kalmıyor. Hele benim gibi şaşkalozun tekiysen, cinlik bilmiyorsan hiç para kazanamıyorsun. Resmen aldığın verdiğin ne varsa hepsi uçup gidiyor. Bazen kira ödemekte zorluk çektiğim aylar bile oldu. Kira bile ödeyemiyorsam daha ne diye yapacağım ki zaten.

Bir de abi kabul etmek lazım ki; ciddi anlamda marketçilik bana göre değil. Ben bu işlerin adamı değilim ve olamam da. Bunu deneyimleyerek öğrenmek güzel oldu. Zaten deneyim herpsinden öenliydi. İlerde eğer aids'den falan ölmeyip, yaşlanırsam anlatacağım hikayeler arasında market deneyimim de olacak. Gelen gidenin hikâyeleri de cabası.
Neyse işte, sağ salim çıktım market içinden. Haydi, rast gele.

5 Mayıs 2015

sıkıcı şehir hayatına renk katan tarihi surlar

 

o tarihi surların dili olsada anlatsalar millete; 
sana nasıl sıkı sıkı sarıldığımı,
nasıl da nefesini içime çektiğimi.

anlatamazlarki kuytu bir köşede senin nasıl da beni beklediğini,
 gördüğün ilk anda yüzüne yerleşen o tarifsiz sevinç ifadesini.

ahhhh keşke o surların dili olsada konuşsalar, 
iki fatihin nasıl da sert bi şekilde saatlerce çarpıştıklarını..


4 Mayıs 2015

saklambaç gibi bir aşk hayatı

kimsenin bizi görmediği bir yerde buluştuk
ellerimiz aptal bir ağacın toprak altında kalan kökleri gibi sessizce dolandı birbirine.

kimsenin bizi göremeyeceğinden emin olduğumuz bir yerde sarıştık.
birbirimizi sevdiğimizi bilmediler, görmediler
anlattık, kendi yalanlarından dolayı inanmadılar.

kimsenin bizi duymadığı bir yerde "seni seviyorum" diye bağırdık.
herkesin içinde sessizce sevdik birbirimizi.

öpüşlerimiz sen, ben ve allah arasındaydı.
herkesi siktir edip, onu şahit tuttuk kendimize.
zaten o yeterdi de, artardı bile.