Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

27 Aralık 2015

artık, kendimden başkasını sevemeyeceğim kadar değiştim


...Şimdi şeytan diyorki "ğoğk ğoğk yaparak ağzında sağlam bi balgam topla ve ayağa kalkıp sert bi şekilde yüzüne tükür, kalabalığın içinde rezil et, karşına ilk çıkan yan bakışında "götünü siktirdiğinden milletin haberi yok" diye bana böyle davranamazsın, bir şey olmamış gibi gelip "selam" veremezsin" diye bağır çağır.."

Ama tabii bunlar hep şeytan'ın cümleleri, bunlar hep şeytan'ın, beni Sarışın Piç karşısında haklıyken haksız duruma düşürme çabalarının içimdeki halleri.
Tuttum kendimi, Şeytan'a uymadım, Sarışın'a bir şey demedim, demeye lüzum görmedim..
İkimizde birbirimizi sikip sokağa atmışız zaten. Şimdi atıldığımız yerden kalkınca silkelenip, uçuşan tozlar kadar da değersizleşmemize gerek yoktu. Durdum öyle.
Sanki cansız bi mankenmişim gibi ruhsuzca baktım gözlerine. Normalde belki bakamayacakken, uzuuun uzun baktım. Baktıkça içimde bir şeyler akıp gitti. Az önceki o nefretimden hiçbir şey kalmadı. Oysa daha bi kaç gün öncesine kadar, olurda eğer karşılaşırsak "şunu derim, bunu derim" gibi provasına çalıştığım analı babalı cümlelerim bile vardı. Şimdi ise hiçbir şey söylemek gelmiyordu içimden. Hatta içimde bir şey yoktu.
Gözlerimde nefrete dair herhangi bir duygu kırıntısı da kalmadı. Sanki her şey akıp gitti.
Ağlamak istedim ama ağlayamadım da. Gözlerim dolsun da, beni üzmüş olduğunu bilsin diye Sarışın'a çaktırmadan kendime, can acıtıcı uzun bir çimdik attım, canım hiç oralı bile olmadı. Öyle mal gibi bakakaldım.

Onun güzel gözlerine böyle hissiz bi şekilde bakmaktan sıkıldım, başımı kaldırıp kulenin tepesinde salak gibi görünen turistlere baktım. O an aklımdan "şimdi birinin telefonu elinden düşüp yere çakılsa paramparça olur" düşünceleri belirirken, önümüzden bir kedi ağzında bir şeylerle geçti.
Az ilerdeki mısırcı, müşterisine bi paket patlamış mısır verdi ve ben dönüp Sarışın'a baktım.
"Allah belanı versin, bu gözleri çek üzerimden artık. Sen bana o gözlerle baktığın müddetçe ben yanlış yapmış olduğumu düşüneceğim. Noolur, artık bakma bana" gibi cümleler geçip durdu aklımdan.

O ise, aklımdan geçenleri duymuş da "haklısın" der gibi yumuşayan yüz hatlarıyla bakmaya devam etti. İllaki de beni konuşturacaktı. Oysa ben bu tür konuşmaların, yakın plan sahne çekimlerinde iyi değilimdir. Rolüme çalışsam bile, mimiklerim tutarsız olur, gözlerim dolar, tüm bildiğimi unuturum. Hem zaten benim ezberim kötüdür, sadece o an içimden geçenleri söylemekte iyiyimdir. Noolur bu sahne de dublörümü oynatın, bana bir şey olmasın..
Gerçek hayatta dublörlerimizin olmaması ne kötü. Gerçek hayatın kendisi ne kötü. Gerçekler ne kötü.

Öyle durdu baktı, sanki bağırıp çağırayım diye yırtınır gibi bakmaya devam etti. İnadına bir şey demedim, inadına sustum.
Bu uzun susuşumuz sonrasında hiçbir şey olmamış gibi sıradan şeyler konuşmaya başladı; Karşıdaki bakkalın küçüklüğüne bakmamalıymışım, adam gerçek esnafmış, olabildiğince çeşit bulundururmuş. Mısırcının akşama kadar sıkıldığından da söz etti, çevredeki kedilerin turistlere ayrı ilgi gösterdiğinden de bahsetti. Galata Kulesi'ni Cenevizliler yapmışmış, onlardan bize kalmış, en büyük de Osmanlı'ymış. Oy'unu seçimde Chp'ye vermiş, benim Fetullah Yüzünden Akp'ye oy vermem yanlışmış. Martıların sesleri güzelmiş, ama güvercinleri kovalamaları kötüymüş. Karaköy'deki balıkçıların yerini belediye yıkıp çok güzel yeni bir Balık Hâli yapıp teslim etmiş, böylece çevresi güzelleşmiş daha modern hale gelmiş, Belediye'nin eline sağlık olsunmuş. İmkânı olsa İstanbul'da bi dakika durmaz, tasını tarağını toplayıp siktir olup gidermiş. Aslında 34 yaşındaymış ama bana 28 yaşında olduğunu söylerken yalan söylemişmiş. ki zaten benim de çok sikimde değilmiş. bunu sonradan anlamışmış. Aslında iyi bir adammışım, keşke herkes benim gibi olsaymış" dediğinde kalktım gittim.

O da yürüdü geldi ardımdan. Öylesine, sanki hiçbir şey olmamış gibi beraber Galata'nın o elitleştikçe temiz tutulmaya başlanan eski sokaklarında yürüdük. Yürüdükçe adımlarımı hızlandırdım, o da hızlandırdı. Ben nereye gideceğimi bilmiyordum, dönüp ona ne diyeceğimi de. Bi kaç sokak daha berabermişiz gibi, ayrı ayrı yürüdük.

Sokakların birinde durup ona baktım. Kamondo Merdivenleri de aşağıda görülüyordu. İyisi mi gidip orda oturup biraz da öyle bakışsaydık, hem ne zararı olabilirdi ki. Nasılsa olmayacak dualara amin demiş biriyim, varsın biraz da böyle olmasındı.
Merdivenlere doğru yürüdüm, varınca da ortalarda bir yerde oturdum. O da, ibne olduğu belli olmasın diye bi basamak üstte oturdu. Sırtımı merdivenin beton korkuluklarına dayadım ve o bana baktığı anda açtım ağzımı;

"Biliyorum çok akıllı bir adem değilim, akıllı olmadığımın yarısı kadar da salak bi adamım. Zaten akıllı olmam veya olmamanın dışında, öyle ahım şahım bir zekâya da sahip değilim, ama çevremde ne olup bittiğini anlamayacak kadar da mal değilim. Basit şeyleri herkes gibi çabuk anlarım, zor şeyleri anlamak için çok çabalarım, anlamadığım şeyleri ise aşırı aptal gözüktüğümü bile umursamadan defalarca sorarım. Çünkü öğrenmek hoşuma gidiyor.
Hem ben komik duruma düşmemek için değil de, gerçekten öğrenmek için öğrenenlerdenim. Yanlışı ve doğruyu rahat ayırt edebilmek için öğrenenlerdenim. Güzelin ve çirkinin, iyiyle kötünün birbirinden nasıl ayırt edileceklerini öğrenmek için öğrenenlerdenim.

Benim aksime senin böyle uğraşların yok. Öğrenmişliklerin ve öğretilmişliklerinle yetinmeyi çoktan kabul etmişsin. Çoğunluk gibi, sırf komik duruma düşmemek için öğrendiğin her şeyin de esiri olup kalmışsın. Zihnin seni yanıltmasın inşallah ama bu durumun aslında korkunç derecede çirkin görünüyor." dedim ve durup yüzüne, o güzel koyu sarı sakalına, derin mavi gözlerine bakıp devam ettim;
"Senin kabuğun güzel, için de kabuğunun güzelliği kadar pis.
"Beni siktikten sonra aramadın sormadın" diye demiyorum bunları, ama içindeki kötülük iyiliğini alt etmiş. Bi ihtimal sen farkında olmasan da her gün küçücük bi parçasını yiyordur. Gördüğüm şey şu ki; için de, şimdi iyilikten çok kötülük var.

Ben insanlar kötü olsalar bile, onlara iyi davranmaya devam ettikçe değişeceklerine inananlardanım "dünyayı kurtaracaksa iyilik kurtaracak" diye, sık sık söylenmem bundan. Böyle iman ettim, düşmanım dahi olsa ölünceye kadar da böyle iman edicem inşallah.
ki çok şükür düşmanım yok. düşmanımın olmaması iyi biri olduğumdan değil, kimseyle uğraşmadığımdandır.
Zaten düşmanlarımızı, insanlarla uğraşıp yaratarak biz var ediyoruz. Ben düşman var etmekle zaman harcamak istemiyorum.
Senle de düşman olmak istemiyorum. ama sen, kırdığın kalbi süpürerek bile bir araya toplamayacak kadar kötü birisin. İyisi mi bu merdivenlerde ayrılalım ve bir daha karşılaşırsak adımızı dahil bilmiyormuş gibi yabancı kalalım. Birimiz aşağı gitsin birimiz yukarı, sanki hiç tanışmamışız gibi dönüp ardımıza da bakmayalım."

Bir şey demedi. Suratının güzel rengi kirece döndü. O güzelim gözlerini uzuuun aralıklarla kırparak, merdivenlere doğru yürümekte olan insanları, onlara dalarak izledi. Kalktım üstüme bulaşmış tozları silkeledim, o da benle beraber kalktı deriiiin bir nefes alıp verdi. Söyleyecek bir şeyim kalmamıştı, içim çok rahat etmişti. O da bir şey söylemedi. Birimiz aşağı, birimiz yukarı doğru giden yola düşerek ayrıldık.

Ayrıldığımızda içim öyle anlamsız bir hafiflikle doluydu ki anlatamam.
Elim ayağım tutuyor olmasına rağmen sanki yokmuşlar gibi bir his sardı her yerimi.
Adeta bütün iç organlarımı çıkarmışlar da, geriye bomboş bedenim kalmış gibi ürperdim.
Gözlerimin ferinin söndüğünü hissettim, yüzüm düştükçe düştü de kafatasım tuttu. Omuzlarım da düştü, ceplerim ellerimi tutsunlar diye, her ikisini de ceplerime attım. Normalde ayak sürüyerek yürüyenlerden nefret eden ben, ayak sürüyerek öyle çok yürüdümki, bi ara sanki çıplak ayakla yürümüşüm gibi tabanlarımın ağrıdığını hissettim. Herkese ağız eğdim, derinsiz boş bakışlarla baktım.
Sonra gidip sakin bi kenarda yere oturdum, sırtımı dün gece bol bol işenilmiş olduğu her halinden belli pis duvara dayadım, sol ayağımı yola doğru uzattım, sağ ayağımı kendime çekip koluma dirsek yaptım, elimi çeneme götürüp altından kafatasımı tuttum ve sokağı izlemeye başladım. Ama hiçbir şey göremedim, onca kişiye rağmen kimseye odaklanamadım. Öyle bir şey göremeden, birini diğerinden ayırd edemeden bakındım durdum.

Ne kadar oturduğumu bilmiyorum. Otururken içimde bir şeylerin değiştiğini, artık hiçbir zaman eskisi olamayacağını, çok çok yorulduğumu ve aslında bundan sonra hiç kimseyi sevemeyeceğimi düşünmeye başladım.  İçimde büyük bir değişiklik olmuştu. Bunu fark ettim, bunu iliklerime kadar hissettim. Korktum.
Sanki "bütün yaşam hevesimi kaybetmişim gibi bir his"le ordan kalktığımda, içimden "eve gidip duş alayım" diye söylenip otobüse bindim, eve geldiğimde duşa girip, sıcak suyun altında her yerim buruşuncaya kadar oyalandım. Sudan bıkınca duştan çıktım, iyice kurulandım, pamuk gibi hafif ve hissiz bir şekilde yatağa girip uyudum..

Yazı bitti.
(Not: İyi veya kötü, bi şekilde şu harika dünyada yaşarken, bazı olaylar esnasında veya sonrasında kişiliğimizde bazı kırılmalar yaşıyoruz. Bir çok kırılmayı ya farkediyoruz, ya da fark etsek bile o kırılmayı aslında hiç sikimize bile takmıyoruz (kadınlar için amımıza bile takmıyoruz.)
Bu yazıda yaşadığım ve sonrasında hissettiğim şey aslında bir kırılmaydı.
ilk farkında olarak yaşadığım kırılmayı 3 yıl önce şurada yazmıştım:
http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2012/06/kendimi-kaybettim-hukumsuzdur.html

Bu yazıda yaşadığım kırılmanın ilk günlerdeki etkisini ise şurda yazmıştım:
 https://www.instagram.com/p/80hhHWSofu/
ve bir de şurda:
http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/10/kendimi-yine-kaybettim-hukumsuzum.html


7 yorum:

Adsız dedi ki...

Akp ye oy vermen kırdı...

Adsız dedi ki...

Iyi yapmışsın. Yapman gerekeni yapmışsın. Ama ask illa iki erkek arasında olacak değil. Kendini sınırlama. Bir düşünce fikre bile aşık olabilirsin. Zaten hayaller her zaman gerçeklerden güzel değil mi? Bir de çok boş durma. Çalış meşgul ol. Mutluluk meşakkattedir diye bir söz var. Ne bokluk geliyorsa boşluktan inan.

Adsız dedi ki...



Hayat erkeği çok seviyorum seniiii:)

Volki dedi ki...

İki gay arasındaki ilişkiler kadın erkek arasındaki ilişkilere benzemiyor. Biraz yakın biraz değil. Sonuçta sonunda evlilik yok ve bu ilişki de sikiş sokuştan öte bir yere varmayacak diye çok da ciddiye alınmıyor ki kendin de bir çok ilişkiyi tek atımlık yaşadığını biliyorsun. sanıyorum bu ilişkiyi bir anda aşk ayarında yaşayınca kendini erken kaptırdın. 6 ay bitmeden birine tam olarak bağlı kalmak hata olur. deneyim söylüyor. 6 ayı bitirirseniz artık tam anlamıyla bir ilişkiye sahipsiniz. bu anlatılann olayın 1 ayı bile bulmayan süresi olduğunu düşünüyorum. neyse. bu arada bilmem hangi partiye oy verdiğin için diye eleştiren dallamanın da yazıyı neresinden okduğunu gerçekten merak ettim. seçimler bitti milletin mal beyanı bitmedi. sığır.

Hayat_Erkeği dedi ki...

@volkitolki bilmiyorum valla. artık aşk konusunda ciddi ciddi kadınlara yönelmeyi düşünüyorum. varsın biraz da onlar üzsün beni :)

@adıszlar olm kendinize isim alın ya, size nasıl sesleneyim ne diyeyim bilmiyorum. yazarken hep o isimle yazınki yıllar sonra bile bileyim sizinle konuşuyorum.

Adsız dedi ki...

Tabi akpye oy verecek çünkü o akpli olmayanlardan çekti ne çektiyse:)

Adsız dedi ki...

Boyle durumlarda farklı kulvardan yuklen. Mesela deseydin ki iarram önceden olaa fetodan dolayi oy verme derdin. Vs.