Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

20 Ağustos 2015

Şair'in evi

bu post şurdan devam edip geldi: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/08/zengin-avcs-les-ibne.html

..başımla verdiğim selamımın ardından yanıma damladı ve muhabbet etmeye başladık. önemsiz muhabbetimiz esnasında onun “şiir yazıyorum" cümlesinin ve benim hemen sonrasındaki abartılı tepkilerimin ardından bar tanışmamız, onun beni evine davet etmesiyle noktalanırken, 5 dakika sonra bardan çıkıp atladığımız taksiyle çoktan ona doğru da yol almaya başlamıştık.
evine geldiğimizde, sanki ev umrumda değilmiş gibi ayakkabılarımı çıkardığım gibi salona doğru gidip öylece pencereden dışarı baktım. bu esnada o tuvalete girdi ve ben hemen çaktırmadan etrafa göz atmaya, ne var ne yok diye lazer gözlerimle incelemeye başladım. evde de pek bir şey yoktu doğrusu. işte bildiğin klasik fakir beşiktaş’ta oturan bekâr gaylerdendi ve ev hiroşima’ya atılan amerikan bombasının ilk yapımlarından birinin etkisini ölçmek için deneme amaçlı olarak önce bu eve atılmış olduğunun küçük bir hali gibi duruyordu. 
tabii evin dağınıklığının tek açıklaması, adamın pasaklı bir kişiliğe sahip olması olabilirdi. ama bu tanımlama bile hafif kalırdı. Belki de onun, bana göre karmaşık görünen bir düzeni vardı, bilemedim şimdi.
tüm bu dağınık ve pasaklı haline rağmen iyi bir şiir yazarıydı ve aslında evine gelmiş olmamın en büyük etkilerinden biri de buydu. bana şiir yazdığını söylediği anda ağzımı kocaman açmış, gözlerimi pörtleştirmiş ve mutlaka bir kaç şiirini görmek istediğimi söylemiştim. bu fazla ilgili şaşkın halimi sevinçle karşılamış ve bana seve seve şiir okumak istediğini söylemişti.
işte şimdi evindeki en temiz koltuklardan birine gömülmüştük ve o da bana, karizmatik olduğunu düşündüğü ses tonuyla yazdığı şiirlerinden okuyordu. sesi pek kötü sayılmazdı aslında, ama o illaki çok güzel olduğunu düşünerek okumaya kalkışması antipatik geliyordu ve artık o güzel cümleleri bile nerdeyse kötü bulmaya başlayacaktım.
okuduğu şiirlerin hepsinin alt metninde gizli ibnelik vardı ve bu durum içimi baymıştı. şiirlerinde, sanki dünyada gayler dışında başka insanlar yaşamıyormuş gibi davranması biraz huzursuz ediciydi. ama tüm bunlara rağmen bir kaç şiirine hayranlık duymadan edememiştim. 
onun şiir okumasından sonra, ben de bazen küçük küçük hikayeler yazdığımdan bahsettim ve isteğiyle de blogdaki yazılardan şunu ( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2010/10/insan-hayat-boyunca-topu-topu-kac-defa.html ) okudum. okumam bittiğinde gözleri kocaman kocaman bakıyordu ve fazlasıyla beğendiğini söyleyip durdu. ama “yine de bir şeyler ters” dedi ve bunu da tipimle yazdıklarım arasında bir tezatlık olduğunu da belirterek açıkladı. çünkü kara kaşlarım, kara gözlerim ve anca yüz nakli ile değişebilecek olan ezik doğulu surat ifademle bu yazdıklarım birbirini tutmuyordu ve bu durum ona çok ilginç görünüyordu. “AHAHAHAHAHAHA” diye şuh bir kahkaha patlatarak geçiştirdiğim bu saçma cümlelerini, biraz sonra sorduğum “ilk ne zaman cinsellik yaşadın” sorusuyla rafa kaldırmıştım ama onun bu salak cümlesiyle sanki içimde kocaman bir deprem olmuş, böbreklerim depremin etkisiyle iflas etmiş, zaten kırık dökük olan kalbim ise yerle bir olmuştu..
bu arada sorumu da “10 yaşında falandım, çocukluk arkadaşımla yapmıştık. sonra liseye kadar hep beraber olduk ve lise bitip ikimizde farklı şehirlere gidince aramızdaki şey bitti. şimdi bazen memlekete gittiğimde öyle birbirimizden kaçar gibi selamlaşıyoruz o kadar” diye cevapladı.
kendimi saklamak için sorduğum bu sorunun cevabından sonra muhabbetimiz ilk sekslerimizden daha soft konulara kayarken, artık yaşadığımız aşklardan, nefes nefese peşlerinden koştuğumuz adamlara kaymıştı. 
ama tabii sevdiğimiz adamların hepsini değil de, en son aşık olduklarımızı anlatmaya başladık ve söz sırası ondaydı;
onunla 4 yıl önce harbiye’den taksime doğru tek başıma yürürken karşılaştık. o gün işten atılmış olduğum için canım çok sıkkındı ve etrafa acıklı acıklı bakıyordum. sanırım bu acıklı bakışlarımdan etkilenmiş olmalıydı ki, ilk önce onu farketmemiştim ve o arkamdan bir gürültü yapınca dönüp bakmıştım ve bakışımla ona aşık oluşum bi anda oldu. gözleri o kadar derin bakıyorduki, sakalları o kadar güzel bir renkteydiki ve teni inanılmaz derecede tatlıydı. neye uğradığımı şaşırdım, zaten sokağın ortasında öyle donup kalmışım. o da ben ona dalıp gitmişken yanıma gelip sanki tanışıyormuşuz gibi selam vermişti.
bir şey diyemedim ve öyle baktım. selamı bile havada kaldı.
bana güldüğünü hatırlıyorum. öyle güzel gülüyorduki zaten aşık olmuşken, gülüşünü bahane ederek bir daha aşık olmuşum gibi geldi o an bana.
durup yüzüne baktım ve o da havada duran elini işaret etti, bende şapşallaşmış olarak elini tutum ve tokalaştık.
ne konuşacağımızı bilmeden öylece beraber taksime doğru yürümeye başladık.
sonra arada bir birbirimize bakıp küçük küçük gülmeye başladık. birbirimize bakmalarımız arttıkça gülmelerimiz büyüyüp, yüzümüze yerleşip kaldı. durup birbirimize bakıp bakıp gülüyorduk ve bunu durduramıyorduk.
içim bi hoş olmuştu ve farkında olmadan içimden kendi kendime “iyiki işten atılmışım” dedikten sonra dönüp bir daha ona bakıp gülümsedim.
Taksim’e vardığımızda park’a girip oturaklardan birine oturup konuşmaya başladık. öyle çok konuştukki kalkarken başımın ağrıdığını hatırlıyorum. 
ona “çok konuştuğumuzdan olsa gerek başım ağrımaya başladı” dedim ve ben cümlemi tamamlar tamamlamaz uzun uzun güldü.
gülmesi bittiğinde “hadi kalk bi yerde çay içelim” dedi ve kalkıp Taksim’deki cafelerden birine girip birer çay içtik. ona bakarken o kadar heyecanlanıyordumki sanki kalbim duracakmış gibi hissediyordum. elimde olmadan bakıp bakıp duruyordum ve o da tüm bakmalarımın karşılığında tebessüm ediyordu. biraz daha oturduktan sonra saate baktık ve saatte ilerlemiş olduğu için ona, bana gitmeyi teklif ettiğimde kırmadı ve bana geldik.
eve geldiğimizde ayrı ayrı duşa girip yıkandık, yatağa girip günah işlemeden sarılıp beraber uyuduk. 
sonraki günlerde de hep görüşmeye başladık ve bunun üzerine bi gün benimle yaşaması için teklifte bulunduğumda çok ısrar ettirmeden kabul etti.

devamı:  http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/08/ibne-sairin-evinden-yasl-ibnenin.html

8 yorum:

Adsız dedi ki...

Erkek erkeğe seks yapmayı günah olarak belirtmen komik olmuş.

beygirniyazi dedi ki...

yalnız bu tefrika işini hiç sevmedim hayaterkeği,
ne olur bitir şu hikayeyi... :) sonunu çok merak
ettim. hadi nolur...

Hayat_Erkeği dedi ki...

@adsız gül geç.

@beygirniyazi :))) abi dur, düzelte düzelte yayınlıyorum. çok öptüm :*

Adsız dedi ki...

Ben saçının %92'si beyaz olan adamla neler oldu onu merak ediyorum 😳

Adsız dedi ki...

Yahu bu kadar mı? Roman tadında okuyordum sonunda devamı. ...... diye kocaman bir hüsran çıktı :(

Hayat_Erkeği dedi ki...

devamı gelecek :))))
yazıyorum daha.

Erkut Çınar dedi ki...

Kitap yaz yayınlat. On tane ben alıp dağıtıcam. Su gibi akıyor hikayeler :)

Hayat_Erkeği dedi ki...

oyyy @erkut'um şımart beni. işte böyle ohh biraz da şuralarıma :P