Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

13 Ağustos 2015

3 yıl sonra gelen..

tatlı tatlı çalan telefonu açtığımda “aramızda şu son yaşanan tüm kötü olayları unutalım, hiç olmasa seninle arkadaş olarak görüşmek istiyorum” dedi ve bir kaç defa ısrar etmesinin ardından da samimi olduğuna inandığım için “tamam” dedim, ertesi gün de buluştuk. 

her ne kadar geçen yıllarda o beni sevmezken ve ben ona ölüp biterken kavga edip beraberliğimize son verdiğimizde, ben ona “ama arkadaş olarak görüşelim” dediğimde, o bana karşılık olarak “arkadaş falan istemiyorum, benim yeterince arkadaşım var” deyip o zamanlar canımı yaksa da, şimdi onu en iyi anlayan ben olduğum için, ikimizin arkadaş olarak buluşmasında bir sakınca göremiyordum. en azından arkadaş adı altında onun beni görmeye hakkı vardı. çünkü artık sikişmesekte, hâlâ değer verdiğimi bilmesini de istiyordum. 

gerçekten de arkadaş olarak buluşmaya hakkımız vardı. hem o bir zamanlar hayvanca davranıp yanlış şeyler söylemiş olabilirdi, ama ben ve o farklı insanlardık ve ben onun bir zamanlar yaptığı gibi acımasız olmamalıydım. Bunları düşünüp ona “tamam, görüşelim” dediğimde, onun beni sevmeye başladığını ve hatta çok seviyor olduğunu da biliyordum. ama yaşına rağmen oturtamadığı kişiliği, ağır basan bencilliği, herkesin dünyaya onu aldatmak için geldiğine olan inancı, iyiyi ve güzeli zamanında yaşamasına engel oluyordu. bencil dünyasından dolayı güzellikleri geç yaşıyor olabilirdi, ama bu benim de ona bencilce davranmamı gerektirmezdi.

oysa aslında o da biliyordu; bencilliğini atsa rahatlayacaktı. sonuçta şu kısa ömürde çok da kendini kasmaya gerek yoktu. güzelliği beraber yaşamak varken, o, kendisini teslim alan içindeki kötülüğü alt edip güzelliği yaşayamıyordu. bunu görmek, buna şahit olmak üzücüydü. ama onun alt etmesi gereken duygularına ve yaşamına bir kaç uyarım dışında müdahale etmeye hakkım olmadığını da bilecek bilinçdeydim. 
bunun fazlasını yapmaya kalkışmak baskı olurduki, bu insan olmanın altına inmek demek olurdu. zaten bende henüz daha yeni yeni “gerçek insanlık” denilen yola girmişken, bu güzel yoldan çıkmaya hiç niyetli değildim. 

hem, bazı insanların kendilerini ve hayatlarında olup bitenleri göremiyor olmaları da onların hayatlarını yaşayış seçimleriyle alakalıydı. kendim için konuşmak gerekirse; bir şeyleri görmek demek, ona müdahale hakkı vermiyordu bana, sadece onu kabullenmem ve gelip kendilerinin benden yardım istemelerine kadar beklemem gerekiyordu o kadar. şimdi o, işte bu durumdaydı, yardım istemiyordu ama kendisini görmeye başladığı apaçık ortadaydı ve ses tonundan, kendisine ne kadar acıdığı da fazlasıyla belliydi.

daha önce ikimiz de kendimizce haklıyken, ben sanırım onun olumlu yönde değişeceğine olan inancımdan dolayı kaç yıldır değişmesini bekliyordum ve son yaptığı o bencillik, kötülük dolu hareketleriyle, onun için değersizliğimi yine yüzüme vurmuştu ve artık umudumu kesmek zorunda kalmıştım. 

onun o kötülükle sarmalanmış halini kabullenmek zorunda kaldığımda üzülmüştüm tabii, hem de çok üzülmüştüm. çünkü bir şeyi zorunlulukla yapmak bana çok zor geliyordu ve bu sefer yapmak zorunda kaldığım şey, ondan “umudumu kesmek” olunca daha bir zor olmuştu. 

çünkü hayatım boyunca her halükârda umudunu kaybetmeyen biri olarak, umudumu kaybettiğim bir kaç olay dışında hiçbir şeyim olmadı ve umudumu kaybedince, karşımdakileri hayatımdan silmek zorunda kalıyordum. işte o da onlardan biri olmuştu ve onu da hayatımdan silip bir daha geri alamayacaktım.

ama tüm olup biten olumsuzluklara rağmen işte yine iletişime geçmişti ve “aramızda şu son yaşanan tüm kötü olayları unutalım, hiç olmasa seninle arkadaş olarak görüşmek istiyorum” demişti ve bende kabul etmiştim. sonuçta biriyle bir zamanlar köpek gibi sevişirken, şimdi sanki hiç tanımıyormuş gibi yapmak insan olana yakışmazdı. bu ve bunun gibi onlarca düşünce ile kendimi ikna edip, umudumu kesmiş olmayı da bir kenara attıktan sonra görüşmüştük.

ilk günkü buluşmamızda bir kaç küçük laf sokma ve önemsiz bulduğum tartışma cümleleri eşliğinde iyi geçti. çünkü yarası vardı ve kabuklarıyla çok fazla oynadığı için bazı kabuklar kalkmış yara kanamaya başlamıştı. sızlayan yarası, etrafta gördüğü diğer çiftlerin mutluluklarının tuzuyla daha bi acıyordu. anlıyordum. çünkü her aşık aynı şeyleri yaşıyordu, aynı yerden canı yanıyordu. görmezden gelmeye çalışmak, allah’ın da sevmediği davranışlardan biri olan kibirle kaplıydı ve bende sanırım yine her şeyi bir kenara bırakıp laf sokmalarına aldırmamalıydım. 
öyle de yaptım, aldırmadım.

birinci gün yaşanan küçük tartışmalardaki o sürekli üste çıkma çabası acınılasıydı, ama yarası kanamaya başladığından dolayı, o, ikimize de kötülük yaptığından habersiz olduğu ve ben bunun farkında olduğum için alttan alıp bir şey demedim. ne derse desin “evet, haklısın”larla geçiştirdim.

ikinci gün ses tonundaki o mahcubiyetle “yine buluşalım” dediğinde bu sefer de yine ikiletmeden kabul ettim ve buluştuk. oturduk bir yerlerde ince belli bardaktaki çay eşliğinde uzaklara dalıp bir şeyler konuştuk. konuşmaya fazlasıyla çabaladık. 
o daha fazla çabaladı. çünkü bugün daha farklı davranıyordu ve söylemek istediği bir şey olduğu o kadar belliydi ki; bunu anlamamak için taş olmak gerekirdi. taş değildim ve anladım. hiç zorlamadım, rahatlasın diye saatlerce önemsiz şeylerden konuştuk, konuştuk, konuştuk.

ülkenin gidişatından, çöpçülerin düzgün çalışmadığına, polislerin canları sıkıldığında araçlarında müzik açıp dinlemelerinden, ambulans şöförlerinin ambulansta hasta yokken bile siren açıp trafikte ilerledikleri sırada arkalarına takılan cingözlere, patronların maaş verirken takındıkları o sanki “hak etmiyorsunuz, ama ben yine de veriyorum” havalarına, bilgisayar dünyasının hızlı gelişiminden, cep telefonlarının uzuvlarımız haline gelmesine kadar onlarca konu hakkında konuş da konuştuk. 


ama buna rağmen ağzındaki baklayı çıkarmadı. o ağzındaki baklayı çıkarmayınca ben de içimden “demekki zamanı değil” diye düşündüğüm sırada anlatmakta olduğu bir konuyu yarıda kesip durdu ve kekeleyerek “iiiiilllkk tanış-tığımız yyııııl boyunca, sssaaana çook çok kötü dav-randım, hakkkkını helal et” dedi ve derin bir nefes aldı. 
Sanki biz saatlerdir konuşurken, o sırtında 300 kilo ağırlıkla oturuyormuş da, işte bir kaç saniye önce o ağırlığı yere bırakmış gibi rahatlık çöktü üzerine.

o böyle söylediğinde önce şaşırdım, durdum baktım yüzüne. yüz hatları gevşemişti, rahatlamıştı, gözlerine bir buğu yerleşmişti, ikimizin duyacağı bir ses tonuyla küçük bir “siktir” çeksem hüngür hüngür ağlayacaktı. 
siktir çekmedim, öyle durdum tekrar baktım yüzüne.

onun için böyle bir cümle kurmanın ne kadar zor bir şey olduğunu benden daha iyi bilen olamazdı. sonuçta 3 yıldır, birbirimizi altlı üstlü sevmiştik ve onun için bu cümleyi kurmanın  ne kadar zor olduğunu benden başkası bilemezdi.

hiçbir şey yaşamamış olsak bile ve hatta ben onu hiç tanımayan, ona tamamen yabancı biri olsaydım ve şimdi onun bu “ilk tanıştığımız yıl sana çok kötü davrandım, hakkını helal et” cümlesine şahit olsaydım, sırf bu cümleleri kurarkenki kemkümlemesi, sesinin titrekleşmesi ve bir kelimeden sonra söyleyeceği kelimeyi nasıl da zor söylediğine şahit olmam bile onun için ne kadar zor ve samimi olduğunu anlamama yeterdi. 

evet, onun gibi biri için bu çok zor bir şeydi, ama sanırım dünyada ilk defa birine haksızlık ettiğinden emin olduğu için bir şekilde kendini affettirmek istiyordu.  çünkü o kendini hep hatasız ve hiçbir şekilde hata yapmayan biri olarak görüyordu. 
zaten ona göre ortada bir sorun varsa, kendisinden değil, karşısındaki kişiden kaynaklıydı ve bu yüzden ondan özür dilenilmesini beklerdi. 
bu hallerini siklemezdim açıkçası, sonuçta onun kişiliği böyleydi ve ben onu bu haliyle sevmiştim. 
hem siz de bilirsiniz; birini sevmek demek onu kötülükleriyle de sevmek demekti, onu tüm art niyetleriyle sevmek, size olan kötü davranışlarını görmezden gelmek ve kısa bir zaman sonra da hemen unutmak demekti.

bana bunun böyle olduğunu, çocukluğumdaki yalnızlığım öğretmişti. insan, küçük bir çocuk da olsa, uzun bir süre yalnız kalınca başına gelen her şeyi ve ona nasıl davranılırsa davranılsın bunu yer yer yok sayarak, yer yer de hemen kabullenerek yaşamaya başlıyordu. buna modern dünyada ne isim verildiğini bilmiyordum ama böyle bir şey vardı ve ben bunu daha önce köküne kadar yaşamıştım.

işte böyle yani, kabullenmek konusunda güçlüyüm ve o yüzden ayakta durabiliyor, yaşayarak yol almaya devam edebiliyorum. onu da öyle kabullenmiştim ama sonra artık, onun için değersizliğimin hiçbir zaman değişmeyeceğini anladığımda onu arkamda bırakma kararı alıp yoluma devam etmiştim. bunu o kadar ciddi bir şekilde yapmıştım ki, sanki o gerçekten hayatımda yokmuş ve hatta sanki hiç olmamış gibi yaşamaya başlamıştım. üstelik bir eksikliğini de hissetmiyordum veya bir yerlere gittiğimde onunla ordan geçişlerimizi de hatırlamıyordum, ya da evdeki eşyaları onun yerleştirmiş olması da bir anlama gelmiyordu artık. onu böyle silmiş olmama, bende şu an yazarken şaşırdım açıkçası. 

ama işte o benim için tamamen bitmişken şimdi kalkıp “iiiiilllkk tanış-tığımız yyııııl boyunca, sssaaana çook çok kötü dav-randım, hakkkkını helal et” dedi ve ben de dönüp ona baktım ve tüm samimiyetimle “olur öyle boşver. çok önemli değil. zaten hepsi geçti gitti” dedim, o ise "off böyle söyleme, keşke o günleri tekrar yaşasak" dedi. bir şey demedim, bir şey hissetmeden yüzüne baktım sadece.

(bu yazıyı şu yazıdan önce yazmıştım, şimdi yayınladım: o yazıyı bulamadım, bulunca linki koycam buraya. aramaya üşendim ://

7 yorum:

Adsız dedi ki...

O kızda kendimi gördüm. Kibir, ben bilirimcilik ve o kibire yenilerek kaybedilenler, kaçırılan zamanlar.

İnsan bir süre sonra kendine geliyor, olgunlaşmak dedikleri bu olsa gerek. Ama insan her zaman karşısında senin kadar anlayışlı birini bulamayabiliyor. Eğer yeterince akıllı biriyse bir daha kaybetmez seni.

Yazdıklarını düşündüklerini okuyunca o kız adına çok mutlu oldum.

Sevgiler.

Hayat_Erkeği dedi ki...

@ucandepik hakkında yazdığım kişi bir erkek'ti. blogda ona taktığım ismi Öküz Herif. ama yazıda da dediğim gibi aklımdan tamamen silmiş olduğum için ismini de yazmak gelmedi içimden.

Adsız dedi ki...

Bu biraz bizim için değilde öküz herif için Yazılmış sanki..ilk üç dört paragraf sadece..

Hayat_Erkeği dedi ki...

sizin için de değil, kendim için yazıyorum.

Adsız dedi ki...

Diyorsun ki anlatmak için değil anlamak için anlatıyorum,yazıyorum.ama ben kendi adıma çok şey kazandım.bu kazandıklarımı Detaylı olarak E-mail adresine de yazacağım.sen kabul etmesinde bizim içinde yazıyorsun..seninle tanışmama sebep olan tesadüflere teşekkür ediyorum.zeynep..

Hayat_Erkeği dedi ki...

@zeynep merhaba, mailini bekliyorum. tesadüflere inanmam, ama eminim seni dinlemek güzel olacaktır :)

bunun dışında ise; öncelikle blogu ilk açtığım zamanlarda fazlaca ezik bir kişiliğe sahip olduğumdan sanırım ilgi çekmek için yazmaya başlamıştım (çok ezik biriydim, yaşım şu an 30 olmasına rağmen hâlâ ezikliği tam olarak üzerimden atabilmiş değilim) sonra yaşadıklarımı anlatacak hiç kimsem olmadığını fark ettiğimde, birine anlatır gibi yazmanın bana iyi geleceğini düşünerek rahatlamak için yazmaya başladım, bu şekilde devam ederken de, yazarken bir yandan aslında bir çok şeyi neden yaptığımı çözümlemeye başladığımı fark ettim ve ondan sonra da zaten kendimi anlamak için yazmaya başladım, sonra ise derdimi burada hikaye gibi anlatırken gelen yorumlar sonrasında yazımın iyi olduğunu söyleyenlerin ardından aslında yazmayı öğrenmek için de yazmaya devam ettim.

olayların toplamına bakarsak ise; sonuç olarak kendim için yazıyorum gerçeğiyle karşılaşıyoruz ve birilerinin okuyup geri dönüş yapması da hoşuma gidiyor. çünkü bazen gerçekten de fark etmediğim belki de edemeyeceğim basit ama önemli bir detayı, gelen yorumlar sonrasında görmeye başlıyorum.
bu çok güzel bir duygu ve süreklileşmesini de sağlamak için yazmaya devam ediyorum.

çünkü insan kendisini tam olarak göremeyebiliyor ve birilerinin ona iyi veya kötü ayırmaksızın yorumlarla ayna görevi görmesi de güzel bir davranış. bu geri bildirimleri kendi mantık süzgecimden geçirip sonrasında kaâle alıyorum veya almıyorum. ama her halükârda, blogu okuyanların bana katkıları oldu, yazmaya devam edersem de katkıları olmaya devam edecek.

sizin için yazıyor gibi görünsem de, dediğim gibi hayır, ben gerçekten kendim için yazıyorum.
bunu görmek için 5,5 yıl önce yazdığım yazılardan biriyle şimdikilerden birini karşılaştırarak bile, bu beş para etmeyen blogun beni nereden nereye getirdiğini açıkça görebilirsin :)
katkısı çok oldu. eminim kafamın dikine gidip yazmaya devam edersem, çok daha fazla katkısı da olacaktır.

Adsız dedi ki...

Oldukça açıklayıcı oldu.katılıyorum.maili en kısa zamanda toparlayıp Atıcam.görüşmek üZere..