Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

25 Temmuz 2015

Otostopla Trabzon'a gelmek ve sonrası

Sivas’dayken, filmlerde, romanlarda, şarkılarda türkülerde anlatıla anlatıla övülmekten artık iyice gına gelmiş olan yeşil karadeniz’i göreceğimi düşünmek açıkçası beni fena heyecanlandırıyordu ve bu yüzden yakınlarındayken de bir kaç yüz kilometre daha kat edip, oradan sürünmeye devam ediyim diye düşünmüştüm. 

Bu yüzden gümüşhane’de otostop çektiğim devlet memurunun beni almasıyla yola koyuldum. Devlet memuru’da anne babasını ziyaretten geldiği için dopdoluydu ve eve gidip karısıyla kavga etmeden önce benimle bir güzel çene alıştırması yaptı. Amaben yine de yol boyunca olabildiğince yeşil dağları izleyip dalıp gittim.

Adam iyi biriydi ama o kadar çok konuştuki artık bi ara bana işkence yapıyor olduğunu düşünmeye başladım. Çünkü yaşı 49 olmasına rağmen çene kemik yaşı herhalde 18’de takılıp kalmıştı ve gevezelik olimpiyatları olsaydı kendisi Türküye adına katılıp bir kaç yüz tane altın madalya ile ülkeye geri dönebilirdi.

Üstelik karısıyla da eğer şu an iki kızları olmasa uzun zaman önce ayrılacakları sırrını da rahatlıkla söyledi. Hatta şu an bile ayrılmak istiyordu ama çocuklara kıyamadıkları için var olan evliliklerini çat pat yürütmeye çalışıyorlardı.
Hem zaten karısı da doğum ebesi olduğu için bir çok insandan daha iyi bir maddi durumları vardı ve şimdi ayrılacak olurlarsa, ortaya çıkacak olan maddi sıkıntılarla ilgilenmek bu yaştan sonra çekilecek gibi değilmiş. "Böyle bir sıkıntı ile baş etmektense, para kazanmakta olan biri ile ortaklaşa ilerlemeye devam etmek en mantıklısı" dedi.

O böyle söyleyince düşündüm de; aslında sanki hiç kimse mutlu değil. Herkesin bir arızası, çevresinden özene bezene sakladığı bir sorunu var. Sıkıntıları aşmak için de işte farklı farklı bahaneleri varmış gibi geldi. 

Mesela adamla öyle güzel güzel benden konuşurken, otostop nasıl çekilir diye kakara kikiri yaparken ve hatta nerdeyse havadan sudan konuşurken durup dururken bir anda evliliğinden konuşmaya başlaması bile garipdi. Çünkü konuyu açarken sanki birine açılmak, konuşup rahatlamak isteyen bir ses tonuyla sakince yaptı. Onu hiç manipüle etmedim, hiç yönlendirmedim ve o kendi kendine konuşmaya başladı, bende sırf beni arabaya almış olduğu için kendimi borçlu hissederek ve çok ilgisiz kalmamak için arada küçük sorular sordum, o da anlattı da anlattı. 
İçi karısına karşı fena halde dolmuştu, anlatmasa asla rahatlayamayacağını anlamamak için eşşek olmam lazımdı.

Zaten  Trabzon’da beni indirirken, adeta onu buraya kadar sabırla dinlemiş olduğum içinmiş gibi elimi uzun uzun sıkıp, gözlerimin içine, o sözlere dökülemeyen “teşekkür ederim” bakışıyla beraber başını hafifçe aşağı sallayıp “iyi yolculuklar” dilemesiyle de fazla anlamlıydı.
İşte böyle, demekki herkesin bir şekilde sorunları var ve bunları birilerine anlatıp rahatlamak için fırsat kolluyorlar. Ben de onun için en iyi fırsattım, nasılda bir daha yüzümüzü görmeyecektik, ama tabii o biraz abarttı :( 

Onunla yolda gelirken, fırsattan istifade bir sessizlik anında, kendimi iyi hissetmediğimi ve bir kaç gündür iyi uyumadığım için de ucuz otellerin olduğu bir yerde indirmesi ricasında bulunduğum için adam beni gerçektende ucuz oteller bölgesinde indirmişti. Ama burada sadece oteller değil, insanların bedenleri de çok ucuzdu. İşte mesela bir nataşa’yla postası 50 tl’den olmak üzere sabaha kadar beraber olabilirdiniz ve yapmanız gereken tek şey, otele girişte 25 tl verip odaya çıkmanızdı. Onlar siz odaya yerleştikten 10 dakika sonra kapınızı çalıp, seks ihtiyacınız olup olmadığını soracak ve sizin onu beğenmeniz veya pazarlıkta anlaşmanız sonrasında aksiyona geçebilecektiniz. 
Bir anlamda burdaki oteller birer kerhane olmuşlar.

İndiğim bölgenin böyle bir ticaret hayatı olduğunu ilk önce anlamadım, hatta önce sadece ucuz oteller bölgesindeyim sanarak süslü valizimle havalı havalı bir kaç cadde geçmiştimki, artık ana caddeye çıktığımda bir baktımki etraf renkli ışıklar, saçı sakalı birbirine karışmış osbirciler, maaşından kenara ayırdığını kapıp gelmiş 50 yaş üstü emekliler ve onları; üzerlerinde kalmış olan azıcık alımlarıyla kendilerini para karşılığı sikmeleri için, kaşla gözle ikna etmeye çalışan nataşalarla dolu. 
Kendimi bir anda Tarlabaşı’nda sandım. Her şey aynıydı, roller, ezilenler, insanların hareketleri, kendini hâlâ sikilir bulan yaşlı fahişeler ve hâlâ genç kadın sikme peşinde gezinen siki kalkmaktan vazgeçmiş 60 yaş üstü amcalar. İnsan acıma ile tiksinme arasında gidip geliyor ve ben genelde bu durumlarda, hiçbirini umursamıyorum. Sadece öyle bakıp iç geçiriyorum, keşke çok olmasa bile güzel bir hayatları olsa, güzel hayat şartları içerisinde yaşayıp her önlerine gelene kendilerini siktirmeye ihtiyaç duymadan yuvarlanıp gitseler. Ama işte dilekler hep balonlarla beraber yok olup gidiyor..

Biraz daha gezinip bir kaç nataşa tarafından gururum okşanarak önünden geçmekte olduğum otellere davet edildikten sonra, öncekilere nazaran daha sakin bir otel bulup içeriye girdim. Kapıdan içeri girdiğimde artık iyice halsizdim ve her tarafım ağrıyordu, adama inleye inleye “sadece uyumak için ucuz bir odaya ihtiyacım olduğunu” söyledim ve adam ters ters gözlerimin içine bakıp nufus cüzdanımı istedi, verdim, o da kayıt edip 25 tl dedi. Oda parasını ödeyip anahtarı aldığım gibi oda’ya çıktım ve uyudum.

Gece boyunca yüksek ateşten dolayı bir kaç defa uyanıp uyanıp durdum ve sabah uyanınca da direkt sora sora bir sağlık ocağına gittim. Doktor düzensiz uyku ve iyi beslenmemekten kaynaklı rahatsızlandığımı ve mutlaka kendime dikkat etmemi tembihleyerek ilaç yazdı. Oradan çıkarken hemen gidip ilaçları alıp kullanmaya başladım.

Ama işte insan ilaç alınca hemen iyileşmiyor. Öyle kıvranıp duruyor. Baktım kıvrana kıvrana da bir şey olacağı yok, tuttum inada bindirdim Sümela Manastırı’na gittim. Ay salak ben, hastayken gidilir mi oraya? Gidilmez çünkü yolu da düzgün değil ve hastalıkla beraber etkisi 10 katına çıktı. Yürü yürü bitmeyen o bozuk yol bittiğinde ve manastıra girdiğinizde ise ziyarete açık küçük bir alan ve onlarca kişiyle başbaşa kalıyorsunuz. E tabi bayram tatilini fırsat bulan manastıra gelmişti. Zaten yolda da bir sürü trafik vardı. Neyse kalabalıkla beraber ziyarete açık alanları gezip tozdum ve gördümki ziyarete açık alandaki tüm fresklerin üzeri de hep “Michael, Berke, XXX” gibi isimlerle karalanmışlardı. O güzelim sanat eserlerini bir görseniz oturup ya dövünürsünüz ya kafayı yersiniz. Ama hiç kimsenin sikinde değildi. Kafirlere ait dünyaca ünlü bir yere ziyarete gelmişlerdi, bu durum onlara yetiyor artıyordu bile.

Zaten artık çıkayım, görecek bir şey kalmadı deyip merdivenlerden inerken yanlışlıkla elim adamın karısının eline değdi diye de kıyamet kopardılar. Neymiş elim bir daha değerse koparırmış elimi de falan da filan da. Ulan bende değdi mi değmediği mi emin değilimki buna göre kendimi savunayım. Ama adam herkesin içinde bağırıp çağırıyo. Bir ara "eee değdiyse değdi, ne olmuş yani karın mundar mı oldu be gerizekâlı" diyecektim ama adamın cüssesi ve kılıç gibi burnundan korkup tıssss’layarak uzaklaştım. 

Ayy manyak ya, elim karısına dedğdi diye orda imüğümü sıkacaktı. Ulan madem karına yanlışlıkla el değmesinden bile rahatsız oluyorsan bu kalabalığın içine ne diye sokuyorsun, al helikopterle getir götür beyinsiz. 
Hayır yani olabilir karısına dokunulmasını istemiyor ve hatta karısı da dokunulmak istemiyor olabilirki; bu kişisel alana girilen bir durum olduğu için tartışılması hoş değil, ama yanii hamama giren terler diye bir gerçeğimiz de varken bana bu kadar tepki göstermesi de kendi aşağılık kompleksindendir herhalde. Yoksa biliyorsunuz ben ibneyim ve elim değse de bir şey olmaz :DD

Ya bide bu tipler neysede Sümela’ya adam takım elbiseli olarak çıktı ve en son göt hizasına baktığımda terden sırılsıklamdı, tabii bebeklerini de alıp çıkanlar veya evde yürümeyi bilen kim varsa hepsini alıp gelenleri hiç saymıyorum. Bir de allahtan benim müze kart var, öyle her yere beleş girip çıkıyorum, ama oraya gelenlerin kartları bırak, kart hakkında bilgileri de yoktu ve bayıldıkları paraları görmeliydiniz. İçim yandı içimmmmm dostlar.

Her neyse akşam dönüşte 8 TL’ye Trabzon merkeze döndüm ve otele girip bıcı bıcı yaptıktan sonra bide namaz kıldım. Zaten geçen gün Kelkit'te kıldığım o 3 kişilik sahte cemaat namazımdan sonra içim bi tuhaf oldu. O günden bu yana ara ara işte kılıyorum. Kılınca, namaz sonrasında ettiğim dualar,  allahımdan dilediklerim hemen anında sihirli bir şekilde gerçekleşecek  gibi bir beklenti içine düştüm ama olmadı. Sadece içim biraz huzur doluyor o kadar. O huzurun da çok olacağını düşündüm ama çok değilmiş, öyle tırnak ucu kadar bir şey hissediyorsunuz.

Zaten uzun zamandır hiç namaz kılmamamıştım, şimdi böyle ara ara kılmak da yeter bana, hem bir şeyi çok abartınca ya hepten terkediyorum, ya da o işte bi şeyler ters gitmeye başlıyor. Yani şimdilik böyle iyi.

Hiç yorum yok: