Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

17 Mayıs 2015

mavigözlü melek (2)

Şurdan devam ediyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/05/mavigozlu-melek.html

Çünkü daha 18 bile olmamıştım ve herkese çok kızgındım, kimseyi dinlemek istemiyordum. Hata yaptığımı söyleyecek birilerini ise asla dinlemeyecektim. Hatalarım olduğunu bilmeden bir sürü bok yiyordum ve bu bokların ilerde, farklı çağrışımlar sonrasında gün yüzüne çıkaracağı o iğrenç kokulu anılardan haberim yoktu.

O zamanlar kimse beni, yalnızlığın daha güçlü olduğuna dair uyarmamıştı, zaten uyarmasına da izin vermiyordum. Çünkü herkesten çok, aslında sadece kendime baş kaldırmıştım ve tek başıma ayakta durmanın bir yolunu bulmak için canla başla yalnızlığa kafa tutuyordum.

ve biliyordum, sikile sikile de olsa bi şekilde ayakta durmayı başarıp sokaktan kurtulacak, akşam pencere ışıklarına baktığım apartman dairelerinden birinde kendi halimde yaşayan sıradan biri olacaktım, sevmesem bile bir işim olacaktı, arkadaşlarıma; çok çalıştığım için şikayette bulunacaktım, patronumdan nefret edecektim, iş arkadaşlarımın iki yüzlülüklerinin işimi sevmeme engel olduğunu söyleyip duracaktım, ay sonunda maaşımı aldığımda o ayakkabıyı alacaktım, önünden geçtiğim o lüks pastanenin tatlılarından ısmarlayacaktım kendime ve faturalarımı geç de ol sa ödeyecek, bir sonraki ayı iple çekecektim.

İşte tüm bunları ve daha nicelerini, 10 yıl önce sokaklarda sürterken doğru dürüst bir yaşam alanım olmadığında düşünüyordum ve tüm bunları anımsatan şey, mavigözlü'nün bana sımsıkı sarılıp saçımı koklamasıydı.
Durup bir an düşündüm. Onun şimdi sadece sevilmeye ihtiyacı vardı. Sevilmeyi ararken de vızır vızır etrafta seks yaparak gezindiğinin farkına çok sonra varacaktı.

Bunları düşünürken, başımı yavaşça ter kokulu koltuk altından çıkardım ve onun başını boynumun altına çekip sarıldım.
Bunun üzerine o, sanki içimden geçen bu düşüncelerden sonra, neden böyle yaptığımı anlamış gibi başını hafifçe kaldırıp donuk mavi gözleriyle bir anlığına bana baktı ve gözlerini kapayıp tekrar başını boynumun altına sokup sıkıca sarıldı. bir müddet öyle sakin sakin durduk. Bizimle beraber zaman da durdu, her şey durdu, birbirine sarılı vaziyette resmedilmiş tablodaki cansız bedenler gibi nefes bile almadan bir kaç saniye öyle kaldık. Nefes almaya başladığımızda da, birbirimizi inciteceğimizden korkarcasına çok fazla hareket etmedik. Öylece donuk bir şekilde durduk kaldık.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, ama sanki 5-10dakika değil de, bir ömürdür böyle sarılıymışız gibi hissettim ve kendime geldim. Onunda kıvranmaları arttı sonra. Ellerimiz vücudumuzun mahrem yerlerine uzanıp uzanmamak arasında gidip gelirken, aynı anda ikimizde ellerimizi oralarımızdan çekip kollarımızla tekrar bedenlerimizi sardık ve yanaklarımız yanaklarımızda, birbirimizin ten sıcaklığını hissetmek istercesine öylece durup kaldık. Bunca kararsızlığa rağmen siklerimiz çoktan kalkmıştı. Yanaklarımızı birbirimize sürte sürte kokumuzu içimize çektik  ve yine aynı şekilde sarıla sarıla ikimizde boşalmışken uyuya kaldık.
Sabah işe gitmedim, zaten sonraki gün de hafta sonu tatiliydi. Telefonu kapadım ve patronun bana ulaşmasını önledim. Nasılsa işler bensiz de yürüyordu, ofisde çay olmazsa işler aksayacak değildi ya.

Uyandığımda kafam bi dünyaydı. Mavigözlü ve arkadaşından eser yoktu. Çantalarını alıp dışarı çıkmışlardı. Dolaptan bir şeyler atıştırdım. Dün geceyi düşündüm. Saçma sapan şeyler yapmıştık ve gece boyunca da çocukların peşinde koşturup durmuştum. Üstelik onlar ilk defa istanbul'a gelmişlerdi ve taze et olduklarından habersiz girdikleri tüm gay ortamlarında el üstünde tutuluyorlardı.

Ama hayır, onlar burada ayakta duramazlardı.
Hele mavigözlü hiç duramazdı. Çünkü onun ilk göreni kendine hayran edecek kadar güzel donuk mavi gözleri, buğday rengi tatlı bir teni vardı.
Benim kadar çirkin olmadığı için yamyam gayler arasında hemen farkedilecek ve çok geçmeden eti yenildikten sonra kemikleriyle kenara atılacakdı.
Üstelik sadece hoş biri olduğu için değil, taze bir et olduğu için ona öyle davranacaklardı. Çünkü yaşı daha 22ydi ve varoluşunu ibneliği üzerine kurmaması gerektiğini anlayamayacak kadar da şaşkındı. 
İşte bu yüzden de onun istanbul'dan çıkıp gitmesi ve bir daha hiç gelmemesi gerekiyordu..

Gün içinde arkadaşım da uyandı, birbirimizi sorduk ettik ve gece olanlardan bahsettim. "Çocukların bir an önce gitmeleri gerektiği ve eğer gelmek isterlerse de olumsuz yanıt vermesi gerektiği" fikrimi tekrarlayıp durdum. Biraz şaşırdı, kem küm ederek "iyi çocuklardır" falan filan dedi durdu.
Oysa ben iyiliklerine laf etmemiştim. Zaten iyi çocuklar oldukları için gitmeli ve bir daha İstanbul'a gelmemeliydiler. Yoksa buraya alışırlarsa sonuçlarının kötü olabileceğini, çünkü hiçbir şey yaşamamış oldukları için buradaki sihrin onların gözünü çabucak boyayacağını, bir kaç ay içinde kendilerini tamamen kaybedebileceklerini söyledim durdum.

Ama arkadaşım dinlemedi beni, her zamanki gibi olayları çok abarttığımı ve belkide mavigözlü'den hoşlandığım için böyle düşündüğümü söyledi.
Şaşırdım önce, sonra kabul ettim. Evet hoşlandım ondan, ama hoşlanmamın onun gitmesi gerektiğini savunmam anlamına gelmeyeceğini söylemeye çalıştım. Ama o "hoşlandın ve içgüdüsel olarak onu korumaya çalışıyorsun" falanlı filanlı cümleler kurdu.

Evet bu doğruydu, ama geçmişim hakkında eksik bilgisi olduğu için neden onu korumaya çalıştığımı anlamıyordu ve bende onun bu ruhsuzluğuna karşın, tam olarak ne diyeceğimi, neyi nasıl anlatacağımı bilmeden kem küm edip duruyordum. Sonra tabii bu ruhsuzluğa karşın konuşa konuşa bir yere varamayacağımı anladım. Sustum, bir şey diyemedim ve en sonunda "ne yaparsan yap, bu çocukların buraya alışmamasını sağla. bir daha da geliyoruz derlerse olumsuz yanıtla. yoksa geldiklerinde kalabalıkda kaybolup gidecekler" dedim ve başka şeyler konuşmaya devam ettik.
Öğleden sonra çıkıp eve gittim, mavigözlü ve diğer arkadaşı akşam dışarı çıkalım diye aradılar beni ve "ya çok yorgunum, uyuycam. hiç keyfim de yok" dedim ve telefonu kapattık.

Onlar o gece ne yaptı ne etti hiç bilmiyorum ve ertesi gün de tekrar Erzurum'a okullarına döndüler, böylece aradan 3 ay, hızla geçti gitti.

Bir gün ofiste oturmuşken telefon çaldı ve cevapladım. Arayan mavigözlü'ydü. Beni öylesine merak etmişmiş. Konuşmamız gittikçe ısınmaya başladı, sebepsizce bana sıcak davranmaya ve işveli bir şekilde cümleleri yuvarlayarak bitirmeye başladı. Vermek istediği mesajı aldım, ama henüz birinin günahını üzerime alacak kadar güçlü olmadığım için sıcak davranmamaya karar verip, onunla kuzey kutbu soğukluğunda bir ses tonuyla konuştum ve onu hâyâl kırıklığına uğratmış  bir şekilde telefonu kapadık. Sonraki günlerde bir kaç tane "ne yapıyorsun" diye başlayıp, sonu 3 nokta ile ... biten sıradan mesajlar attı, yine soğuk bir şekilde "hiiç" diye kısa kısa cevaplayarrak onu sormadığım yanıtlar verdim. Bir daha da yazmadı.

devamı için: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/05/mavigozlu-melek-3.html

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Varoluşu ibnelik uzerine kurmak değilde sanki bazen tüm günahlar ibnelikten sanıyordum bende . Kimsesiz geçen zamanlar ve soğuk arkadaşlıklar hep bundan sanıyordum , hani böyle bazen ben sokakta yururken yalnızlığımı hissederdim , benden çıkardı yalnızlığım ve bir yerlere çarpıp bana geri dönerdi hemde daha güçlü dönerdi . Oysa daha sübyandım bee .. Allahsız olma dönemlerimdi , sigarayada o zaman başladıydım zaten , pislik gırlaydı .

Hayat_Erkeği dedi ki...

İnsan hayatı boyunca yalızlıkla mücadele ediyor. yanlışları da hep bundan oluyor. oysa mücadele etmeyi bıraksak, yalnız olduğumuzu ve yalnız kalacağımızı kabul etsek, kazanacağız.

zaten; kendini bir yerlere, birilerine veya bir topluma ait hissetme çabası başlı başına ilkelce. bunu farkettiğimden bu yana bir yerlere veya bir topluma ait olma çabasını tamamen bıraktım.

daha önce de bunun farkındaydım. ama gireceğim toplumun veya topluluğun beni olduğum gibi kabul etmesi karşılığında, onlara dahil olmaya razı oluyordum. şimdi ise bunu da aştım. artık hiçbir şekilde bir topluma ait olma savaşı vermiyorum. bunu tamamen bıraktım diyebilirim, bireyselliğimle var olmaya bakıyorum. gerisi sikimde değil.

(ben uçtum yine)