Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

15 Nisan 2015

Pınar Abla

Geçen gün, en çok sevdiğim müşterilerimden biri olan Pınar Abla mahallemizden taşındı gitti. Koca kamyonun iki kapısını anca dolduran eski kanepeleri, çizilmesin diye battaniyelere-çarşaflara sardığı beyaz eşyaları, irili ufaklı kutulara tıkıştırdığı giysileri, ayakkabıları, perdeleri ve kap kacakları.
Pınar Abla'nın 46 yıllık ömrü, eski model bir kamyonun 2 kapısını anca kapladı.
Düşünsene kadının onca yıllık ömrü vardı, ama bir kamyonun kasasını bile dolduramıyordu.

Pınar Abla'yla ilk tanışmamız, bakkalı aldığım günlere denk geliyordu. O bembeyaz porselen dişleri, tombiş yanakları, belli belirsiz gamzeleri, dip boyası fazlasıyla gelmesine rağmen ona yakışan uçları sarı kalmakta ısrar eden saçları ve her daim içi gülen kahverengi gözleriyle gelip "hayrlı olsun kardeşim, allah utandırmasın" demişti. Teşekkür etmiştim ve içimden "iyi bir kadın etiketi"ni pat diye yapıştırmıştım. Çünkü içtenliği fazlasıyla belli bir ses tonuyla "kardeşim" demişti.

Aradan günler geçtikçe, mahallenin diğer sakinleri hakkında edindiğim bilgiler gibi, gelen gidenden Pınar Abla hakkında da bilgi edinmiştim. Bu bilgileri de ben edinmek istediğim için değil de, gelen giden sırf konuşmak için kendiliklerinden anlattıkları için alıyordum. Çünkü bakkal olunca mahallenin psikiyatristi gibi bir şeyi de olunuyormuş, bunu bakkalı açtıktan sonra anladım.

Gelen gidenin anlattığı hikâyeler, başkalarının başından veya kendi başlarından geçen maceralar, iyi kötü anılar falan derken sohbet aralarında birbirleri hakkında verdikleri bilgilerle Pınar Abla hakkında da az çok bilgi sahibi olmuştum.
Pınar Abla bu mahalleye 13 yıl önce taşınmış. Kocasından boşanıp buraya geldiğinde ayakta duracak hali kalmamış. O zamanlar bir devlet kurumunda memur olarak çalışıyormuş. İşe gidip gelen, kendi halinde bir kadın.
Kocasından ayrıldıktan sonra kurumdaki erkeklerle başı belaya girmeye başlamış. Çünkü boşanınca "artık bacak arasını her önüne gelene açması gerekir" hissine kapılmış ordaki erkekler ve bu yüzden sıkıştırmışlar. Sıkıştırmalar arttıkça, Pınar Abla'da kavga etmeye başlamış. Kavga ettikçe de mim'lenmiş, mimlendikçe de istenmeyen, sevilmeyen kadın'a dönüşmüş.
Oysa Pınar Abla bir kere verse, en çok istenen kadına dönüşecekmiş, bunu biliyor ama yapmıyormuş.

Kurumda müdürlerden biriyle tartışınca da ona hiç rahat vermemişler ve bi şekilde yolunu bulup atmışlar. Bu atılma işini Pınar Abla'nın kendisinden dinlemiştim. Ama tabii o sıkıştırıldığı için atıldığını falan söylemedi. Bunu ben farklı zamanlarda anlattığı olaylardan kendi kafamda tamamlamış oldum.
Pınar Abla bu konuda sadece "herkes benle uğraşıyordu, bi rahat vermediler. en sonunda da müdürle kavga edince, bi yolunu bulup beni attılar" demişti.
Cümlesini tamamladığında gözleri dolar gibi olmuştu ve o anda 1 tane sakız almak için içeri giren 5 çocukla uğraşmak zorunda kaldığım için Pınar Abla "hadi hayrlı işler kardeşim" deyip gitmişti.

Pınar Abla hafta sonları haricinde her akşam saat 21:00 gibi gelip, 1 ekmek ve o günkü ihtiyaçlarını alıyordu.
Yine bir akşam geldiğinde ona "günün nasıl geçti abla, umarım güzel geçmiştir" falan diyerek muhabbeti açmıştım ve o bana "sorma ya, rezil bir iş. bu iş'de çalışmak da istemiyorum ama ne yapayım, ekmek parası. zaten bir kaç yıl önce ev almıştım. onun taksitleri bitiyor, bitince çıkacağım" demişti.

Günler böyle geçip giderken, Pınar Abla ile yakınlaşmaya başladık. Artık akşamları iş çıkışı dükkana geldiğinde pek gelen giden olmadığı için daha uzun kalıyordu, daha çok konuşuyorduk.
Benim eleman da zaten o saatte evine gitmiş olduğu için, Pınar Abla'yla bazen dükkanı kapatıncaya kadar oturup çene çalıyorduk.

Ama aylardır konuşuyor olmamıza rağmen Pınar Abla'da bir tutukluk vardı. Hep sanki bir şey söylemek istiyor ama kendini zorla tutuyor gibiydi. Hiçbir şey demeden öylece bakıp kalıyordu bana.
Sanki bakarken konuşuyor gibi, sanki susmuyor da dırdır ediyor gibi susuyordu. Ben de canı sıkkındır diye düşünerek ard arda yeni sorular soruyor, verdiği cevapların ardından onu güldürecek karşılıklar verip güldürmeye çalışıyordum. Ama Pınar Abla'daki o gizemli tutukluk hali bir türlü gitmiyor, öylece dalgın dalgın bakınıp kalıyordu.


Sonra günlerden bir gün yine iş çıkışında bakkala geldiğinde oturduk konuşmaya başladık. Ben bu sırada bir demlik çay kaynattım, iki tane ince belli çay bardağı koydum küçük masamıza. Çay demlendi, getirdim doldurdum. Bir de akide şekeri açtım, muhabbetimiz tatlansın diye. Konuştuk da konuştuk.

Aylardır konuşuyor olduğumuz için artık onunla aramızda mesafe denilen bir şey kalmamıştı. Bazen eski aşklarımızdan bahsediyorduk, kimin peşinden ne kadar koştuğumuz, kime yanlış yaptığımız, kimi üzdüğümüz, en çok kimi özlediğimiz, en çok kimi sevdiğimizi falan. Ben peşinden koştuğum erkeklerin cinsiyetlerinden bağımsız olarak tasvirlerde bulunduğum için, onları sanki bir kadınmış gibi düşündürecek cinsiyetsiz cümleler kuruyordum.
"-Gözleri çok güzeldi, gözgöze geldiğimizde nefes almakta zorlanıyordum.
-boyu benden uzundu ama yanyana uzandığımızda boy farkımız kalmıyordu ahahahaha
-o biraz faşistti. dünyada insan nüfusunun fazlalaştığı için savaşların gerekli olduğunu söyleyecek kadar da insanlardan nefret ediyordu, ama yine de anlaşıyorduk" gibi cümlelerdi bunlar. Daha çok sorgulaması gereken şeylerin duygularım olmasını sağlamaya çalışıyordum. Çünkü mahallede resmi olarak ibne diye bilinmek şimdilik pek hazır olduğum bir şey değildi.

Ailelerimize karşı hissettiklerimizden de bahsettik, annesini kesmek istediğini falan söyledi Pınar Abla.
"Zaten ben evlendikten 2 yıl sonra, annem kanserden öldüğü için şükür ediyorum" demişti. "Yoksa kesin şu an onu öldürmüş olmamdan dolayı hapiste olabilirdim"de demişti.
Bir şey demedim önce. Biraz düşündüm ve sonra çayımdan bi yudum alıp "birini sevmediğin için öldürmektense, onun hayatından çıkmak veya onu hayatından çıkarmak ölüm gibidir zaten" dedim ve ekledim "annen bile olsa, öldürmektense, siktir çekebiliyor olman lazım" 
"senin de her şeye cevabın var" demişti gülerek. "ee ama öyle abla ya" demiştim ben de.

Sonra Pınar Abla yine dalmıştı. Şekerler de muhabbetimizi tatlandıramıyordu artık. Ne konuşursak konuşalım cümlelerimiz bu dalgınlıklarla sonuçlanıyordu. Arkamdaki rafda bulunan çubuk makarna paketlerine dalıp gittiği de her halinden belliydi. Çayını da içmediği için soğumaya başlamıştı. Muhabbetimiz gibi.

Sonra o an aklıma geldi, Pınar Abla'nın bir sırrı vardı ve belki de bana bunu bir şekilde söylemek istiyordu, ama cesaret edip söyleyemiyordu. Hemen içimden planımı yapıp işleme koydum:

Cebimden telefonumu çıkarıp "geçen ay ayrıldığım sevgilimi göstereyim mi" dedim ve onu daldığı çubuk makarnaların arasından çıkardım. Gözlerini bana daha canlı bir şekilde dikip "bakıyim" dedi. Öküz Herif'in fotoğrafını açıp gösterdim.
Bir şey demedi, öylece uzuuuun uzun baktı.
Telefonu biraz evirdi çevirdi, fotoğrafa iyice baktıktan sonra da, hafifçe güldü ve telefonumu uzattı.
-bu senin arkadaşın değil miydi? sürekli buraya gelip giden.
-evet
-demek sevgilindi.
-ehhh işte. ama artık değiliz :)
-seviyor muydun?
-bilmem
-nasıl bilmezsin. insan ya sever, ya sevmez.
-valla abla bilmiyorum ki. bu orospuçocuğu aklımı allak bullak etti. Artık ona karşı daha önce ne hissettiğimden de emin değilim.
-niye
-bilmiyorum. belki de yordu beni. yoruldum. çok fazla uğraştık birbirimizle. ben onu severken o beni sevmemişti, o beni severken ise ben onu sevmiyordum artık. ama buna rağmen devam ediyorduk. hani bu hislerim değişir sanıyordum. değişemedim. biten şeyi bir daha başlatmak da saçmalıkmış, onu öğrendim.
bir de açıkçası, gelecek korkum vardı. ilerde zora düşersem bana bakar diye onunla beraber olmaya başladığımı farketmiştim ve bu yüzden utandım kendimden. yani ne bileyim abla, belki de utanmak bile değildi benimki. ama şundan eminim ki, kafam çok karışıktı. kafamı çok karıştırmıştı. ben de baş ağrımdan kurtulmak için onu hayatımdan tamamen çıkardım.
-iyi yaptın. çok takma böyle şeyleri. daha gençsin, hayatına daha kimler kimler girecek.
demek erkeklerden hoşlanıyorsun ha?
-evet :))
-tahmin etmiştim. zaten konuşmandan bi değişik olduğun belli oluyordu
-evet ya abla, anlayan zaten ordan çakıyor ibne olduğumu. şu konuşmamı bi düzeltemedim gitti.
-düzeltme ya, ben senin konuşmanı seviyorum. böyle çok tatlısın."
demişti ve aniden durmuştu. bu ani durgunluğu yüzünde yavaş yavaş yerini alırken, mimikleri de kaybolmuştu.

Sanırım Pınar Abla oyunuma düşmüştü, çünkü ben ona sırrımı vermiştim ve şimdi sıra ondaydı. Değişen mimiklerinden bana söylemek istediği şeyi söylemeye hazır olduğu çok belliydi.
Ben aklımdan bunları geçirirken o bir anda "aslında biliyor musun, ben karşıda bir şirkette falan çalışmıyorum. son 3-4 yıldır Karaköy'deki bir evde Hayat Kadını olarak çalışıyorum" dedi.

Ne diyeceğimi bilemedim. Yani en azından bunu beklemiyordum. durdum, sustum.
ciddi  mi diye yüzüne baktım. Yüzüne bakmamdan rahatsız oldu, gözlerini çay bardağına dikti, masadaki akide şekerlerinden birini alıp ağzına attı, soğuk çaydan bir yudum aldı. Sonra bana, konuşmam için durdu uzun uzun baktı. Bir şey diyemedim "hımmm" dedim. Yani bi yandan normal bir durum gibi gelmişti bana, sonuçta ben de Öküz Herif'le parası için beraber olmaya başlamıştım. Benden ne farkı vardı ki. Farkı olsa bile ne olacak ki.

Konuşmamın sırasıydı
-bu senin hayatın abla. onunla ne yapacağın, nasıl yaşayacağın sadece seni ilgilendirir. kimseyi değil." dedim. 
Hafifçe gülümseyip "sağ ol" dedi, çaylarımızı tazeledim, 2 tane daha akide şekeri attık ağzımıza. Sıcak çayla beraber daha iyi oldu tatları. 
-biliyor musun bunu hiç kimseye söyleyemedim ve içim çok dolmuştu" dedi ve gözyaşları akmaya başladı.
Pınar Abla'nın gözyaşları amını bir günde 15-20 erkeğe para karşılığı siktirdiği için akmıyordu, Pınar Abla bir kaç yıldır bunu bir sır haline getirip tek başına sırtında  taşımaktan yorulduğu için akıyordu.
Bu tıpkı bir eşcinselin ailesine "ben ibneyim" dediği anda sebepsizce ağlamaya başlaması gibi bir şeydi. Çünkü hayat zaten yeterince zorken, bir de hiçkimseye anlatamayacağın, anlatmaktan korktuğun bir sırrı içinde tutmak insanı kanser ediyordu, boğazında bir yumruk öylece hazır halde duruyordu.

Pınar Abla ağlarken ben de çaprazımdaki raftan bir selpak alıp açtım ve uzattım. Bi sümkürdüki sanki içindeki tüm sümükleri peçeteye boşalttı.
Sonra başka bir selpak aldı eline, yavaşça gözlerini de sildi ve başını kaldırıp yüzüme baktı, bir şey söyleyecektim ama söyleyemedim. Pınar Abla'nın sır'tındaki yükten birazını ben almıştım ve artık onun yüzündeki durgunluktan eser yoktu.
Durduk birbirimize baktık ve aynı anda ikimizde derin bir nefes alıp verdik. İkimizde rahatlamıştık.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

sonunda bir şey olacak diye bekledim, olmadı.