Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

30 Aralık 2015

2015 yılı genel muhasebe defteri

Bu yıl önceki yıllara göre güzel başladı ama sonra bi koydu bana varya, hâlâ kendime gelemedim.
Oysa ne güzel sevgili Öküz Herif'le girmiştik bu yıla. Hatta bayaa "taşşaklı bi yıl olacak" falan diyordum. Ama 1 ay sonra ayrıldık. Üstelik öyle bi ayrılmakki, artık yüzünü bile görmek istemiyordum. Sonra bi ara yüzünü görmek istedim ama baktım bok aynı bok, çomak soktuğum gibi kokmaya başlıyordu. O yüzden tam olarak görüşmemeye karar verdim.

Sonra tabii yılın geneli kötü gittiği için benim bütçede açık çıktı, ev arkadaşı aldım ve bir kaç ay sonra da zırt diye kız arkadaşıyla aynı eve çıktığı için, evden ayrıldı. Giden ev arkadaşımın yerine hemen internetten yeni ev arkadaşı buldum ve hatta gelen yeni ev arkadaşımın bi de biraz depresif olan kız arkadaşıyla da geçen gün tanıştım, şirin bi kızdı, ama sürekli baygın balık gibi dalarak bakması biraz tuhaftı. Her neyse umarım bunlar da öncekiler gibi aynı eve çıkmaya karar vermezler. Karar verirlerse de ayırırım onları olur biter.
Tüm bunlar olurken, iş de bulamadım ve iyice parasız kaldım. Bu yüzden arkadaşlarımdan borç para almaya başladım. Artık her önüme gelene "hacı 300-500 TL'en varsa versene bi kaç ay sonra vereyim" adında muhabbetlerim beni bile baydı. Zaten en son artık para isteyecek başka kimse kalmayınca Öküz Herif'e de benim son zamanlardaki maddi durumları whatsapp'ten küçük bi özet geçip ondan borç istedim ve o beni blokladı..
Evet neyse kapanmış defter, sıçılmış bok, artık karıştırmaya gerek yok.
Ama şunu da söyliyeyim ki; paramın bittiğini ilan ettiğimden bu yana herkes benden uzak duruyor. Bu iyi bir şey galiba. Yani bence en güzeli de bu............

2015 bana çektirsede genel anlamda iyiydi. Hani niye dertlenmiyorum onu da bilmiyorum ama bence güzel şeyler de oldu. Örneğin; bildiğiniz gibi bu yıl gittim 1,5 ay otostop çekip iç anadolu'yu gezdim tozdum. Yurdumun faşistlerini yaşadıkları doğal ortamlarında gözlemleme şansını kendime yarattım.
Dağ taş, bayır çayır demedim otostop çektim, tarihi yerleri ziyaret ettim, fotoğraflarını çektim, o fotoğrafları ne yapcam ben de bilmiyorum ya neyse. Ama şunu anladımki eski yüzyıllarda yaşayan insanlarla tek farkımız kullandığımız iPhone.
Gezerken, yani otostop çekerek gezerken "orospu olurum" diye korkmadım da değil ama rahatsızlık veren bir iki kişi dışında pek bir şey olmadı. Hatta şu an evi barkı bırakıp yine avare gibi dolaşasım var ya neyse.

Birde biliyorsunuz bu yıl postu tamamen deldirdim. Artık resmi olarak götveren oldum. Giriş çıkışlar serbest. Ama götvermenin zevki yok ya. Bence sikmek daha güzel ehehehehe.

2015 aşka inancımı kaybettiğim yıl oldu. Artık hiç kimseyi sevecek gibi değilim sanki. Öyle de bi kırgınlık, öyle de bi kızgınlık ve hüzün doldurdu içime içime içime.

Bu yıl sikimin bana kafa kaldırmadığı günler de oldu. Sikim kalkmıyor diye panik yapmadım değil, ama sonra "panik yapsam ne olur, yapmasam ne olur" düşündüm ve sikimi siktir ettikten bi kaç gün sonra yine bana kafa tutmaya başladı. Şu an bi sorun yok, tak tak tak diye ateş ediyor.

Bu yıl erkeklerden sıkıldığım bir yıl da oldu ve sıkıldığım için olsa gerek geçen aylarda, barda tanıştığım lezbiyenin biriyle bi kaç defa öpüşüverdik. Onun tatlı sert duruşu, benim hafif kırıklığımdan mıdır nedir bilmiyorum ama böyle birbirimizi çekiverdik ve bi anda onun beni öpmeye yeltenmesiyle bende koy verdim ve gece boyunca öpüştük durduk. Üstelik yanımda da o gece tanıştığım bi çocuk vardı. Bi onunla, bi onunla öpüşürken etrafta herkesin beni izlediğini fark etmemle bi garip oldum. Yani bence ilginç bir şey yoktu, ama ne bileyim diğer insanların birbirini kol dirsekleriyle dürtükleyip bizi gösterdiklerini fark ettiğimde biraz utandım. Yani utanmak değildi de, garip hissettim. Garip bakışlılar adına utandım diyebilirim.
 Lezbiyen güzeldi, onunla öpüşürken; kadın dudağını özlediğimi fark ettim. Erkek memesi dışında meme ellemeyeli de baya olmuş. Ellerken sikim kalktı. Bi ara aslında lezbiyenliği ağır basan biseksüel bir kadınla ilişki yaşayabileceğimi ve hatta onunla birbirimizi daha iyi anlayabileceğimiz için belki mutlu olabileceğimizi de düşünmedim değil. Öyle işte, gördüğünüz gibi beynim var ve çok nadirde olsa düşünebiliyorum. Ama kadının memeleri cidden bombaydı :))

2015 yılında esnaflık yapayım dedim ama yapamadım. Tüm paramı yatırdığım bakkal işi resmen elimde patladı. Bakkalı başkasına bile zar zor devrettim. Benden sonraki adam da, başkasına devretti falan, öyle karışık durumlar işte.
Aslında bakkalın yeri kötüydü, yeri kötü olmasa bakkal olarak kötü fikir değildi. ama bi yandan gördümki bakkal makkal işi de bana göre değil. Ama başkasının yanında işçi olarak çalışmaktan da nefret ediyorum.
Nefretimin sebebi şu ki; işçi demek, başkası için çalışıp onu daha fazla güçlü kılıp, onun başkalarına da hükmetmesine ön ayak olmak gibi buluyorum. İşte bu yüzden işçi olmaktansa, kendi yağında kavrulan biri olmayı daha fazla tercih ederim. Ama bunu da nasıl yapacağımı bilmiyorum. Bu günlerde böyle şeyler düşünüyorum ve kendi kendime bir yol bulmaya çalışıyorum.
Bu konuyla ilgili çok sık düşünmeye başladım. İşçilik ve günümüz ekonomisi hakkında önereceğiniz makale, kitap vs var ise yorumlarınızda belirtsenize. Muck.

Bir de bu yıl "koca parası yiyebilir miyim" adında kendi kendimi denedim ve tanıştığım kodaman'ın birinin parasını yemeye kalkıştım ama yiyemedim. Yediğim muhteşem çikolatalı pastalar, içtiğim pahalı beleş kahveler sanki böyle kursağımda kalıyorlarmış gibi hissediyordum. Ya aranızda koca parası yiyebilen varsa, bu konuyu konuşabilir miyiz? Gerçekten o deneyimi yaşayan biriyle bunu derinlemesine konuşmak ve tartışmak istiyorum. Yargılamak için değil, sadece anlamak için.

2015 yılı genel anlamda, geçmişime dönüp baktıran bir yıl oldu. Önceki yıllarda yaşadığım bir çok hayal kırıklığının aslında bi sikim kıymeti yokmuş, boşuna üzülmüşüm. Bir çok önemsemediğim şeyin ise çok değerli olduğunu anladım bi yıl oldu. Öyle gizli hüzün doluydu.

Annemle bu yıl eskisine nazaran daha sağlıklı bi iletişim kurduk. Onun beni hâlâ sevdiğini ve benim de onu sevdiğimi anladığım bi yıl oldu. "Babam yaşasaydı ona da bunları hisseder miydim?" bilmiyorum. Ama bi ihtimal hissederdim. Adam o yoksul yaşlı başlı haliyle bana ne kadar babalık yapabilecekse o kadar yapabildi. Ne yapsın imkânları kısıtlı gelmişti dünyaya, elinden geleni yaptı ve gitti. Keşke onunla biraz zaman geçirseydim..
Onu düşündüğüm zaman aklıma gelen tek şey, çok sevdiği için veya bi ihtimal tek bildiğinden dolayı söyleyip durduğu şu şarkı oluyor. ( bu şarkı )

2015'te bitti, bitiyor. Benimki iyi kötü böyle geçti. Sizin yılınız nasıl geçti merak ettim. Siz de, yılınızın nasıl geçtiğini az da olsa yorum olarak  yazın, ben de sizin yılınızı okuyayım. Zaten kendi kendime yazıp okumaktan yoruldum.

27 Aralık 2015

artık, kendimden başkasını sevemeyeceğim kadar değiştim


...Şimdi şeytan diyorki "ğoğk ğoğk yaparak ağzında sağlam bi balgam topla ve ayağa kalkıp sert bi şekilde yüzüne tükür, kalabalığın içinde rezil et, karşına ilk çıkan yan bakışında "götünü siktirdiğinden milletin haberi yok" diye bana böyle davranamazsın, bir şey olmamış gibi gelip "selam" veremezsin" diye bağır çağır.."

Ama tabii bunlar hep şeytan'ın cümleleri, bunlar hep şeytan'ın, beni Sarışın Piç karşısında haklıyken haksız duruma düşürme çabalarının içimdeki halleri.
Tuttum kendimi, Şeytan'a uymadım, Sarışın'a bir şey demedim, demeye lüzum görmedim..
İkimizde birbirimizi sikip sokağa atmışız zaten. Şimdi atıldığımız yerden kalkınca silkelenip, uçuşan tozlar kadar da değersizleşmemize gerek yoktu. Durdum öyle.
Sanki cansız bi mankenmişim gibi ruhsuzca baktım gözlerine. Normalde belki bakamayacakken, uzuuun uzun baktım. Baktıkça içimde bir şeyler akıp gitti. Az önceki o nefretimden hiçbir şey kalmadı. Oysa daha bi kaç gün öncesine kadar, olurda eğer karşılaşırsak "şunu derim, bunu derim" gibi provasına çalıştığım analı babalı cümlelerim bile vardı. Şimdi ise hiçbir şey söylemek gelmiyordu içimden. Hatta içimde bir şey yoktu.
Gözlerimde nefrete dair herhangi bir duygu kırıntısı da kalmadı. Sanki her şey akıp gitti.
Ağlamak istedim ama ağlayamadım da. Gözlerim dolsun da, beni üzmüş olduğunu bilsin diye Sarışın'a çaktırmadan kendime, can acıtıcı uzun bir çimdik attım, canım hiç oralı bile olmadı. Öyle mal gibi bakakaldım.

Onun güzel gözlerine böyle hissiz bi şekilde bakmaktan sıkıldım, başımı kaldırıp kulenin tepesinde salak gibi görünen turistlere baktım. O an aklımdan "şimdi birinin telefonu elinden düşüp yere çakılsa paramparça olur" düşünceleri belirirken, önümüzden bir kedi ağzında bir şeylerle geçti.
Az ilerdeki mısırcı, müşterisine bi paket patlamış mısır verdi ve ben dönüp Sarışın'a baktım.
"Allah belanı versin, bu gözleri çek üzerimden artık. Sen bana o gözlerle baktığın müddetçe ben yanlış yapmış olduğumu düşüneceğim. Noolur, artık bakma bana" gibi cümleler geçip durdu aklımdan.

O ise, aklımdan geçenleri duymuş da "haklısın" der gibi yumuşayan yüz hatlarıyla bakmaya devam etti. İllaki de beni konuşturacaktı. Oysa ben bu tür konuşmaların, yakın plan sahne çekimlerinde iyi değilimdir. Rolüme çalışsam bile, mimiklerim tutarsız olur, gözlerim dolar, tüm bildiğimi unuturum. Hem zaten benim ezberim kötüdür, sadece o an içimden geçenleri söylemekte iyiyimdir. Noolur bu sahne de dublörümü oynatın, bana bir şey olmasın..
Gerçek hayatta dublörlerimizin olmaması ne kötü. Gerçek hayatın kendisi ne kötü. Gerçekler ne kötü.

Öyle durdu baktı, sanki bağırıp çağırayım diye yırtınır gibi bakmaya devam etti. İnadına bir şey demedim, inadına sustum.
Bu uzun susuşumuz sonrasında hiçbir şey olmamış gibi sıradan şeyler konuşmaya başladı; Karşıdaki bakkalın küçüklüğüne bakmamalıymışım, adam gerçek esnafmış, olabildiğince çeşit bulundururmuş. Mısırcının akşama kadar sıkıldığından da söz etti, çevredeki kedilerin turistlere ayrı ilgi gösterdiğinden de bahsetti. Galata Kulesi'ni Cenevizliler yapmışmış, onlardan bize kalmış, en büyük de Osmanlı'ymış. Oy'unu seçimde Chp'ye vermiş, benim Fetullah Yüzünden Akp'ye oy vermem yanlışmış. Martıların sesleri güzelmiş, ama güvercinleri kovalamaları kötüymüş. Karaköy'deki balıkçıların yerini belediye yıkıp çok güzel yeni bir Balık Hâli yapıp teslim etmiş, böylece çevresi güzelleşmiş daha modern hale gelmiş, Belediye'nin eline sağlık olsunmuş. İmkânı olsa İstanbul'da bi dakika durmaz, tasını tarağını toplayıp siktir olup gidermiş. Aslında 34 yaşındaymış ama bana 28 yaşında olduğunu söylerken yalan söylemişmiş. ki zaten benim de çok sikimde değilmiş. bunu sonradan anlamışmış. Aslında iyi bir adammışım, keşke herkes benim gibi olsaymış" dediğinde kalktım gittim.

O da yürüdü geldi ardımdan. Öylesine, sanki hiçbir şey olmamış gibi beraber Galata'nın o elitleştikçe temiz tutulmaya başlanan eski sokaklarında yürüdük. Yürüdükçe adımlarımı hızlandırdım, o da hızlandırdı. Ben nereye gideceğimi bilmiyordum, dönüp ona ne diyeceğimi de. Bi kaç sokak daha berabermişiz gibi, ayrı ayrı yürüdük.

Sokakların birinde durup ona baktım. Kamondo Merdivenleri de aşağıda görülüyordu. İyisi mi gidip orda oturup biraz da öyle bakışsaydık, hem ne zararı olabilirdi ki. Nasılsa olmayacak dualara amin demiş biriyim, varsın biraz da böyle olmasındı.
Merdivenlere doğru yürüdüm, varınca da ortalarda bir yerde oturdum. O da, ibne olduğu belli olmasın diye bi basamak üstte oturdu. Sırtımı merdivenin beton korkuluklarına dayadım ve o bana baktığı anda açtım ağzımı;

"Biliyorum çok akıllı bir adem değilim, akıllı olmadığımın yarısı kadar da salak bi adamım. Zaten akıllı olmam veya olmamanın dışında, öyle ahım şahım bir zekâya da sahip değilim, ama çevremde ne olup bittiğini anlamayacak kadar da mal değilim. Basit şeyleri herkes gibi çabuk anlarım, zor şeyleri anlamak için çok çabalarım, anlamadığım şeyleri ise aşırı aptal gözüktüğümü bile umursamadan defalarca sorarım. Çünkü öğrenmek hoşuma gidiyor.
Hem ben komik duruma düşmemek için değil de, gerçekten öğrenmek için öğrenenlerdenim. Yanlışı ve doğruyu rahat ayırt edebilmek için öğrenenlerdenim. Güzelin ve çirkinin, iyiyle kötünün birbirinden nasıl ayırt edileceklerini öğrenmek için öğrenenlerdenim.

Benim aksime senin böyle uğraşların yok. Öğrenmişliklerin ve öğretilmişliklerinle yetinmeyi çoktan kabul etmişsin. Çoğunluk gibi, sırf komik duruma düşmemek için öğrendiğin her şeyin de esiri olup kalmışsın. Zihnin seni yanıltmasın inşallah ama bu durumun aslında korkunç derecede çirkin görünüyor." dedim ve durup yüzüne, o güzel koyu sarı sakalına, derin mavi gözlerine bakıp devam ettim;
"Senin kabuğun güzel, için de kabuğunun güzelliği kadar pis.
"Beni siktikten sonra aramadın sormadın" diye demiyorum bunları, ama içindeki kötülük iyiliğini alt etmiş. Bi ihtimal sen farkında olmasan da her gün küçücük bi parçasını yiyordur. Gördüğüm şey şu ki; için de, şimdi iyilikten çok kötülük var.

Ben insanlar kötü olsalar bile, onlara iyi davranmaya devam ettikçe değişeceklerine inananlardanım "dünyayı kurtaracaksa iyilik kurtaracak" diye, sık sık söylenmem bundan. Böyle iman ettim, düşmanım dahi olsa ölünceye kadar da böyle iman edicem inşallah.
ki çok şükür düşmanım yok. düşmanımın olmaması iyi biri olduğumdan değil, kimseyle uğraşmadığımdandır.
Zaten düşmanlarımızı, insanlarla uğraşıp yaratarak biz var ediyoruz. Ben düşman var etmekle zaman harcamak istemiyorum.
Senle de düşman olmak istemiyorum. ama sen, kırdığın kalbi süpürerek bile bir araya toplamayacak kadar kötü birisin. İyisi mi bu merdivenlerde ayrılalım ve bir daha karşılaşırsak adımızı dahil bilmiyormuş gibi yabancı kalalım. Birimiz aşağı gitsin birimiz yukarı, sanki hiç tanışmamışız gibi dönüp ardımıza da bakmayalım."

Bir şey demedi. Suratının güzel rengi kirece döndü. O güzelim gözlerini uzuuun aralıklarla kırparak, merdivenlere doğru yürümekte olan insanları, onlara dalarak izledi. Kalktım üstüme bulaşmış tozları silkeledim, o da benle beraber kalktı deriiiin bir nefes alıp verdi. Söyleyecek bir şeyim kalmamıştı, içim çok rahat etmişti. O da bir şey söylemedi. Birimiz aşağı, birimiz yukarı doğru giden yola düşerek ayrıldık.

Ayrıldığımızda içim öyle anlamsız bir hafiflikle doluydu ki anlatamam.
Elim ayağım tutuyor olmasına rağmen sanki yokmuşlar gibi bir his sardı her yerimi.
Adeta bütün iç organlarımı çıkarmışlar da, geriye bomboş bedenim kalmış gibi ürperdim.
Gözlerimin ferinin söndüğünü hissettim, yüzüm düştükçe düştü de kafatasım tuttu. Omuzlarım da düştü, ceplerim ellerimi tutsunlar diye, her ikisini de ceplerime attım. Normalde ayak sürüyerek yürüyenlerden nefret eden ben, ayak sürüyerek öyle çok yürüdümki, bi ara sanki çıplak ayakla yürümüşüm gibi tabanlarımın ağrıdığını hissettim. Herkese ağız eğdim, derinsiz boş bakışlarla baktım.
Sonra gidip sakin bi kenarda yere oturdum, sırtımı dün gece bol bol işenilmiş olduğu her halinden belli pis duvara dayadım, sol ayağımı yola doğru uzattım, sağ ayağımı kendime çekip koluma dirsek yaptım, elimi çeneme götürüp altından kafatasımı tuttum ve sokağı izlemeye başladım. Ama hiçbir şey göremedim, onca kişiye rağmen kimseye odaklanamadım. Öyle bir şey göremeden, birini diğerinden ayırd edemeden bakındım durdum.

Ne kadar oturduğumu bilmiyorum. Otururken içimde bir şeylerin değiştiğini, artık hiçbir zaman eskisi olamayacağını, çok çok yorulduğumu ve aslında bundan sonra hiç kimseyi sevemeyeceğimi düşünmeye başladım.  İçimde büyük bir değişiklik olmuştu. Bunu fark ettim, bunu iliklerime kadar hissettim. Korktum.
Sanki "bütün yaşam hevesimi kaybetmişim gibi bir his"le ordan kalktığımda, içimden "eve gidip duş alayım" diye söylenip otobüse bindim, eve geldiğimde duşa girip, sıcak suyun altında her yerim buruşuncaya kadar oyalandım. Sudan bıkınca duştan çıktım, iyice kurulandım, pamuk gibi hafif ve hissiz bir şekilde yatağa girip uyudum..

Yazı bitti.
(Not: İyi veya kötü, bi şekilde şu harika dünyada yaşarken, bazı olaylar esnasında veya sonrasında kişiliğimizde bazı kırılmalar yaşıyoruz. Bir çok kırılmayı ya farkediyoruz, ya da fark etsek bile o kırılmayı aslında hiç sikimize bile takmıyoruz (kadınlar için amımıza bile takmıyoruz.)
Bu yazıda yaşadığım ve sonrasında hissettiğim şey aslında bir kırılmaydı.
ilk farkında olarak yaşadığım kırılmayı 3 yıl önce şurada yazmıştım:
http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2012/06/kendimi-kaybettim-hukumsuzdur.html

Bu yazıda yaşadığım kırılmanın ilk günlerdeki etkisini ise şurda yazmıştım:
 https://www.instagram.com/p/80hhHWSofu/
ve bir de şurda:
http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/10/kendimi-yine-kaybettim-hukumsuzum.html


23 Aralık 2015

gönül sızısı'na alıştım da göt sızısı bambaşkaymış....


...Neyse lafı çok uzattım, sıkı tutunun konuya geri dönüyoruz:
O cevap vermediği için ben de "müsait olunca döner" diye düşünerek köşeme çekilip aramasını bekledim. Benim aradığım üçüncü günün sonunda da ses seda çıkmadı, sonra dördüncü gün oldu, sonra beşinci gün, sonra altıncı gün, sonra yedinci gün.
Günler öyle geçti gitti. Aramadığı her gün canım daha çok sıkıldı. Kendimi daha kötü hissettim. Hatta, sanki beni sikip hamile bırakmış ve sonra da karnımdaki çocukla sokağa atmış gibi hissettim. Öyle canım sıkıldı, öyle bozuldum.

Hani böyle davranmasını gerektirecek bi şey de olmadı aramızda, zaten o günkü kakara kikiri'li ayrılmamızdan sonra da bir daha yazışmamıştık bile.  
Duygularım falan sikimde değildi de, keşke böyle sikip atmış gibi de davranmasaydı. Yani önemli olan sikmesi de değildi, sadece hayatımda bayramımı kutlayacak kimsem olmadığı için olsa gerek, en azından onun aramasını bekliyordum, beklemiştim. Yani arardı ki, ne var yani bunda. İnsan bi bayramın kutlu olsun derdi yani noolmuş ki.. 
Ama aramadı, yazmadı da. Hani "bayramın kutlu olsun" diyecek birine ihtiyacım olduğu günlerde, onun beni sikip atmış olması düşüncesi de üzerime binince, yüreğim de götümle beraber sızım sızım sızladı durdu..

Öyle her gün biraz daha fazlalaşan bir şekilde içime bakınıp durdum. İçimde bi yerlerde yanlış yapıyordum, yapıyorum. Ama yani bu demek değildi ki, bu kadar da önemsiz biri sayılabileceğim de normalleşecekti.
Hem tamam, onunla ilk günler de, sadece sik ve göt için buluştuk. Ama olay sonraki günlerde sik ve göt'ten bağımsızlaştı. Bambaşkalaştı, onunda söylediği cümleler arasında "seni seviyorum"lar uçuştu, "senle ortak yanlarımız çok fazla"lardan ibaret cümleler kurduğu da oldu. "Biz birbirimize çok benziyoruzdan" başka hiçbir şey söylemediği 4 kelimelik cümlesi de vardı. Hatta gözlerime uzun uzun bakıp, derince nefes alıp burnundan verdiği anlar da çoktu. Hatta ve hatta bi yerlerde gezinirken elini omzuma atıp beni kendisine yapıştırarak gezdiğimizde oluyordu. Sonra kimsenin olmadığından emin olduğu ilk anda sarılıp sıkıca öptüğü de çoktu. 
Peki ben şimdi tüm bunları ne yapacaktım?

Bir şey yapamadım, öyle kaldım. 2-3 gün boyunca yemek yemek istemedim, sadece süt içip evde uyuyup uyanıp dizi izledim. Sağlığıma dikkat etmeliyim diye düşünüp, geçen aylarda aldığım bal kavanozundan her gün 4 kaşık bal yedim.
Gittikçe canım daha çok sıkıldığı için hepten eve kapandım tabii. Bir kaç gün dışarı çıkmadım, yeni keşfettiğim dizilerden birini açtım tüm sezonlarını izledim. Bu arada kendime yakın hissettiğim bir kaç kişiye sağdan soldan mesajla "bayramın kutu olsun :)" diye yazıp attım. Onlarda karşılık verdiler, yazışmamız o kadar sürdü.  Onlara gülücüklü bayram mesajı atarken suratım böyleydi ":(" Kimse anlamadı.

Bayram süresince ve sonrasındaki günler boyunca, ben öyle kendi kendime üzülüp, üzüntümü alt etmeyi başarmışken aradan 8 gün geçmişti ve Sarışın Piç sekizinci gün "günaydın, naber" yazıverdi.

Tabii artık kızgınlığım, kırgınlığım, götümün ve gönlümün sızısı her şeyim geçmişti. Sakince "iyi sağ ol, senden naber" dedim ve o "iyiyim teşekkürler, hiç arayıp sormuyorsun" dedi ve ben de aradığımı falan, yazdığımı söyledim. Beni yalanlayınca "arama kaydının ve attığım mesajın" ekran görüntüsünü alıp attım, bunun üzerine "bana ulaşmadı" dedi.
Bir şey diyemedim, öyle kaldım. Sonra işte sakinliğimi korumaya çalıştım. Gerçekten de ulaşamamış olabilirdi. Ne diyebilirim ki?
Ama sonra bi anda "ben aramadım, sormadım. peki sen neden 8 gün boyunca hiç aramadın? ulan en azından bir bayramı mı kutlasaydın lan ne olacaktı ki" dedim ve o kaldı öyle.

Bir şey yazmadı, bir kaç saat online olmadı, kayboldu gitti. Öğleden sonra bir anda ortada hiçbir şey yokmuş gibi sıradan günlük olaylar hakkında bir konu açtı. Bu yaptığının yanlış olduğunu belirttiğim uzun cümleler kurdum, bana yaşattığı hayal kırıklığını anlatabilmek için edebiyatı paramparça ettim, ama o hiç siklemedi.
Sonra ona;
-Öküz Herif'ten neden ayrıldım biliyor musun?" dedim ve o
-Niye?" dedi.
-Çünkü, yaptığı hareketlerle benim kendimi değersiz hissetmeme neden oluyordu. Üstelik bunu ona defalarca anlattım. En sonunda onun kafasındaki yerimin hep aynı kalacağından emin olduğumda, yani onun için değersiz biri olduğumu kabullendiğimde "hayatında başarılar dilerim" dedim ve ayrıldım. Benim ona, bunu kesin bir dille dememden aylar sonra o bana "yaptıklarım için özür dilerim, sana kötü davrandım" dedi. Ama önemli olan şey, benim o son sözleri söylememden önce özür dilemesiydi. Çünkü benim sözlerimin sonrasında özür dilemesinin artık hiçbir önemi yoktu.
-Hımmm demekki ben de seni değersiz hissettirdim, öyle mi?" diye yazdı. Dalga geçiyordu ve ona bir şeyler anlatmaya çalışarak konuyu uzatmama gerek yoktu. Bende;
-İyi eğlenceler." yazdım ve o;
-Ya off tamam, özür dilerim" dedi.

Evet resmen bunu dedi ve üstelik bunu dalga geçen bir ciddiyetle söyledi. 
Durdum düşündüm, bu kafada biriyle neden daha fazla uğraşacaktım ki, yani sonuçta adamın kafasındaki yerim buydu. Niye kendimi boşuna yorayım ki?
Hem götümü siktirdim diye beni nüfusuna almak zorunda da değil ya. Siktir et gitsin, bi daha da muhatap olma.

Böyle düşününce, biraz rahatladım. Banyoya gidip ayna da koca burnuma, uzamış sakalıma, çavdar unundan yapılmış somun ekmeğini anımsatan suratımın bütünlüğüne baktım. Yanaklarımdaki uzamış kılları aldım, burnumdaki tatakları sümkürdüm ve yüzüme tekrar baktım; aptal olduğum fazla belli olmuyordu. 
Ama eğer böyle yaşamaya devam edersem, aptalın teki olduğum yüzümden de anlaşılacaktı. O yüzden kendi kedime "bir daha böyle olmayacak" cümleleri kurdum, az önce kıllarını aldığım sol ve sağ yanağıma birer tane tokat attım, yüzümü yıkayıp banyodan çıktım, mutfakta kendime bir kahve yapıp içmeye başladım ve telefonu alıp ona;
-Seninle ilk günü konuşmamızdaki gibisin. Sen sadece; götüne girip çıkacak bir yarrak arıyorsun. Başka bir şey değil. Etrafta da zaten yarraktan başka bir şey yok. Götün yarraksızlıktan dolayı kaşındığından ve ben de sadece elinin altında hazırda olduğum için hemen bana yazıyorsun. Ama illa da benim yarrağımı götüne sokmak zorunda değiliz. İyisi mi, sen kendine başka yarrak bul. Ben de kendime başka göt bulayım. Şimdi seni engelliyorum. Bir daha bana yazma, dışarıda da karşılaşırsak "selam" dahi verme. İyi eğlenceler" diye yazıp atttım. Hemen youtube'a girip Demet Akalın şarkılarının hepsini dinledim.

Sonra tabii günler yerinde durmadı, mesajı atıp ardından o'nu hemen engellememin üzerinden 20-25 gün geçti. Bu arada götümün de, gönlümün de sızıları zaten çoktaaan dinmişlerdi..
İşte tam o yirminci günlerin birinde Galata Kulesi'nin orada karşılaştık. Karşılaşma anımızda, ben kaçacak delik ararken o sakin bir ses tonuyla selam verdi.
"Selam, allahın selamı" deyip aldım ve o elini uzatınca da tokalaştık. Tokalaşma bitsin diye elimi çekecekken sıkı tutup bırakmadı, yavaşça da ordaki banklardan birine doğru çekti götürdü beni. Gittik oturduk, tek eksiğimiz arka fonda Demet Akalın'ın şu şarkıyı söylemesi ve çığlıkları derinden duyulmakta olan aptal martıların ağır çekimde kanat çırparak üstümüzden geçişleriydi.

Ona bakmıyordum ama hemen yanımda oturduğu için silueti ister istemez gözümün içindeydi. Uzuuun uzuun nefes alıp verdiğini, göğüs kafesinin fazlaca şişip inmesinden anlayabiliyordum. Ben bakmıyordum ama o direkt olarak bana bakmaya devam ediyordu. 
Aradan bir kaç dakika geçmişti bile ve nedense utanmaya başlamıştım. 
Evet, utanıyordum. Bunun nedeni, telefonda artistlenip attığım o dik duruşlu mesaj olabilirdi, ama şimdi niye dik duramıyordum ki?
Piçin gözleri de o kadar güzelki ve o da, gözlerinin güzelliğinin farkında olduğundan dolayı olsa gerek ki, sanki beni gözlerine bakmaya zorluyormuş gibi, yüzüme dik dik bakmaya devam ediyordu. İnatla gözlerine bakmadım. Ama yan yana oturduğumuz için diğer bedensel ayrıntılarını fark ediyordum.
İşte bak sarı saçları rüzgârla beraber hafifçe oynaştı, sol ayağını sağ ayağından biraz daha uzaklaştırdı, üstelik sağ ayağını baldırıma değdirdi. Ellerinden birini de bankın sırt kısmına attı ve arada bana dokunuyor.  
Rüzgâr yine esti ve saçları tekrar rüzgârın ritmine kapıldı. Oysa daha bir kaç hafta önce, o saçlarla ne güzel oynardım, ne de güzel çekerdim içime o pis kokusunu.

Şerefsiz de bir şey demiyordu. Tıpkı; sanatsal ve mide bulandıracak kadar romantik bir filmin, o uzuun sıkıcı ve sessiz sahnelerinden birindeymişiz gibi, direkt olarak bana bakmaya devam ediyordu.

Sonra dayanamadım, döndüm o güzel gözlerine ben de baktım, öyle bakıştık durduk.
"ilk konuşan kendini haklı buluyordur" adlı tespitime yenildim galiba ve bu yüzden "ne diyeceksen de hadi" cümlesi, istemsiz bir kızgınlıkla ağzımdan çıkıverdi. O ise "böyle konuşma, sen bu değilsin" dedi.
Piçe bak ya, beni de tanıyor şerefsiz. Nasıl da huyumu suyumu biliyor, nasıl da hangi cümlelerle pes ettireceğini çözmüş de böyle cesurca konuşuyor.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/12/artk-kendimden-baskasn-sevemeyecegim.html

20 Aralık 2015

her aktif, kendi aktif'ini buluncaya kadar sadece aktif'tir.


..Sonrası malum işte, birbirimizin zıt fiziksel özelliklerine sahip olduğumuz için olsa gerek, birbirimizden köpek gibi de hoşlandık ve ben hoşlanmayı her zamanki gibi tutkulu bir şekilde yaşayıp dünyada ondan başka kimse yokmuş gibi davranmaya başladım.
Hatta ertesi günlerde de ona sürekli "noooolur bugün buluşalım, akşam iş çıkışı Galata'da bi çay içelim" falan diye yalvardım durdum. Ama o her defasında "müsait değilim" dedi.
Sonraki günlerde de yine ben yalvarınca dayanamadı ve buluştuk. Allahım güzelliğe bak, resmen Galata Kulesi önünde hoşlandığım adamla çay içiyordum ve yüzlerce yıl daha yaşamak için bir neden bulmuş gibi aptal aptal tebessüm ediyordum.
O gözler ne öyle ya, o burnun ufak tefekliğine ne demeli? Tatlı olmak için bu kadarı fazla değil mi? Ya akşam güneşi güzelliğindeki saçların rengi ne öyle. Rabbbim sen ne güzel şeyler yaratıyorsun. tü tü tü tü.

İşte böyle böyle, ben sonraki günlerde kendimi iyice koy verdim ve biz arada sık sık buluşmaya başladık. Sanırım buluşmaları da benim yalvarmalarımla yaptığımızı söylememe gerek yok.
Sonra tabii, benim gözlerim de kör olduğu için o ara bir şeyleri kaçırdım, aklım haf salam almadı, algılarım kapandı, ya da ben kapattım, belki de görmek istemedim. Ama kesinlikle çok sonradan farkına vardım. O aslında kendisine sadece siyah bir dildo arıyordu, ben ise onun bu yönünü ısrarla görmek istemiyordum.
Oysa aramızda olan şey, ayan beyan ortadaydı ve ben salak gibi onun ağzından çıkan her şeyin doğruluğuna inanmaya dünden razı bi şekilde yaşamaya başlamıştım bile.

Tabii istediğin kadar salaklaş, istemediğin kadar körleş bi gün bir şeyler oluyor, üzerine serpilmiş olan ölü toprağını silkeleyip kendine geliyorsun ve düştüğün tüm aptallıkları anımsayıp bir iki gün üzülüyorsun, sonra ise artık umursamıyorsun bile. 
Benim bu seferki uyanmam ise şöyle oldu:

Ona cidden ısınmıştım. Yani ne bileyim abi sonuçta zaten etrafta tutulacak birini de arıyor olduğum için olsa gerek, onunla tanışınca da bi anda eriyip yok olmuştum bile.
Ama Sarışın Piç erimedi bana. Benim erimelerime oranla, o kuyruğunu daha dik tuttu. Sadece işte hoş bulduğu ve porno filmlerini özellikle izlediği o kara tenli adamlardan biriydim onun için. 
Tek fark o filmlerdeki pozisyonları bizim daha soft bir şekilde yapıyor oluşumuzdu. Tabii birde benim onu öpmeye doyamamalarım vardı..
Anlayacağınız; Sarışın'a ben fena şekilde tutulmuştum ve böyle ağzıma löp löp sıçsın diye, çevresinde ağzım açık gezdiğimin farkında değildim..

Aslında kimseyi kandırmaya gerek yok. Yani doğrusunu söylemek gerekirse, ağzımın açık olduğunun farkındaydım. Ama buna rağmen kapatmadım ağzımı, çünkü büyük bir inançla onun değişeceğini düşündüm. Daha doğrusu; seversem değişeceğini düşündüm, hatta sanırım en doğrusu şu ki; onu, severek değiştireceğimi düşündüm..
"Ben onu seversem, o da beni sevecekti.." diye düşündüm, düşündüm, düşündüm ve düşündükçe, tüm benliğimle buna iman ettim..
Böyle düşünüp inandıkça da  sevmeye devam ettim ve onun şimdiki; bu, bana sadece et muamelesi yaptığı hallerini çok önemsemedim. 
Çünkü bu filmi ben daha önce başka bir oyuncu ile çekmiş, gala'sını yapmış, perde de hüsran yaşamıştım da ordan biliyordum. Ama "yenilen pehlivan, güreşe doymazmış" misali bu seferki film tüm halkı sinemalara koşturacak diye de düşünüyordum. İnancım bu yöndeydi, çekimler bitinceye kadar sanatçının tüm kaprislerini çekebilirdim. Her şey olup bittikten sonra, yani ortalık sakinleşince ikimiz, sıradan normal bi hayata geçip mutlu olacaktık.. 

Böyle düşündüğüm için de, onun etrafında Leyla'lığımı sergileyerek geziniyordum. 
Ben Leyla'laşmışken, o da tabii öncekilerim gibi Leyla'lığımla dalga geçti, her iltifatımı makaraya alıp, iğrenç taklitlerle "dan" diye yüzüme vurdu da vurdu. 
Bunun üzerine bende, bu yaptığının yanlış olduğunu ve şimdi beni anlamasa da ilerde anlayacağını ama geç olacağını söyledim ve ona Öküz Herif'le aramızda geçenleri anlattım; onun bana köpeğiymişim gibi muamele edişlerini ve 3 yıl sonra bana öyle davrandığı için özür dilediğini (özür yazısı) ve Öküz'ün zamanla olan değişiminden bahsettim, o ise bana "eee yani diyorsun ki bende mi değişicem. benim de onun gibi değişeceğimi mi söylüyorsun ahahahaha" diye güldü. Üzüldüm.

Bu konuyu bir kaç defa dalga geçmesinde daha konuştuk. Pes etmedim, değişeceğinden emindim. Anlatmalı, anlatmalı ve anlatmaya devam etmeliydim. Tabii bu anlatmalarım farklı zamanlarda girdiğimiz yatağımda da oluyordu, çay içmek için buluştuğumuz sokakta da oluyordu veya işte istiklal'de gezerken de oluyordu. 

Tüm bunlara rağmen, o yine bildiğin mal adamlığa devam ediyordu. Sanki "allah ona hoşlanacağım sarışınlığı vermiş, gerisini koy vermiş" gibi bana davranmaya devam etti, ama pes etmedim. Dediğim gibi; daha önceden de deneyimliydim. Bu yüzden "la havle" çekerek onunla uslu uslu konuşmaya devam ettim.

Bunlar olurken günler haftalara dönüştü, haftalar aya tamamlandı..
Biz onunla böyle yuvarlanıp gittik ve Kurban Bayramı geldi çattı. Bayramdan önceki gün evdeydim ve dan diye kapıda belirdi. Çok sevinmiştim, içim içime sığmıyordu. Kapıyı kapattığımız gibi çıplak kalmıştık bile, yaptığımız şey seks de değildi, sadece işte birbirimize dokunuyorduk ve bundan zevk alıyorduk.
Sonra bana "seni sikmek istiyorum" dedi. Cümlesini tekrarlatmadım bile, kondomu takıp yapmak için pozisyonumuzu aldık ve girdi. Hatta girmedi sanki beni bıçakladı. Evet evet, sanki beni sikmemişti de,  götümden bıçaklamış gibi bir ağrı hissettim. (Bu ikinci yapışımdı ve ilkini 2 yıl önce Öküz Herif'le yapmıştık. O da merakımdandı ve hiçbir şey anlamamıştım. Gerçi onun siki küçük olduğundan dolayı olabilir, her neyse)

İşte şimdi de aynısı oluyordu. Kıçım ağrıyor olsa da, zevk namına hiçbir şey almıyordum ve kendi kendime "ulan zevk bunun neresinde, götünü siktiren ibneler bunun nesinden zevk alıyorlar da sürekli götlerini siktiriyorlar" diye düşünerek acı çekiyordum. Hani çok da acı çekmiyordum aslında. Hatta kafamdaki "götüm yırtılacak, her taraf kan olacak" düşüncesinden bile uzak bir şekilde gerçekleşiyordu olay. 
Yani evet canım yanmıştı, yanıyordu, sanki kör bi bıçak sürekli götüme girip çıkıyordu. Ama öyle kafamda büyüttüğüm kadar da dehşetengiz bir acı çekmiyordum. Çünkü onun da siki küçüktü ve sanırım izin vermemin nedenlerinden biri de sikinin küçük olmasıydı..

Neyse işte, tüm bu olay yaşanırken, tam penetrasyon gerçekleştiğinde (yani Sarışın, sikinin çoğunu götüme soktuğunda ) bokum geliyormuş gibi bir his yaşamaya başladım. Sanki sıçsam rahatlayacakmışım gibiydi. "Lan ne oluyor" diye kafamdan geçirirken, cümleye de döktüm ve o "sikilirken öyle oluyor" dedi. O böyle söyleyince aklıma "Öküz Herif'in siki küçük olduğu için, o beni sikerken bokum gelmiş gibi bir his yaşamadığım" cümlesi kendiliğinden belirdi, bir kaç saniye sonra da Sarışın'la işimizi bitirdik.
Pardon o işini bitirdi. Benim sikim bile kalkmadı, oysa aklımda "sikilirken zevkten öleceğim" gibi bir düşünce de vardı. Bunların hiçbiri olmadı ve üstelik sadece acı çektim. 
O işin sonunda ortalığı bok götürürken aklımda sadece şu cümle belirdi; ıımm sanırım göt vermek bana göre değil :(

Neyse işte, olay bittiğinde giyindik ve ben kafamdaki düşünceleri biraz sesli dile getirip durdum.
-Ya bu göt siktirme olayı bana göre değilmiş.
-Niye
-Ya ne bileyim. Sanırım böyle beklemiyordum, hatta zevkten ölürüm sanıyordum, ama hiç zevk yokmuş. Sadece canım yandı, bokum geldi o kadar.
-ahahahaha
-Hep böyle mi oluyor. Yani bu kadar mı?
-ahahahahha ne bekliyorsun ki?
-Ne bileyim ya işte, belki de kafamda fazla büyütmüşüm.
-ahahahahah
-Hatta götümü bir defa siktirirsem, çok zevk alacağımdan dolayı artık hep götümü siktiririm diye düşünüyordum.
-ahhahahahah ya ne mal adamsın ahahahahha
Falan filanlı cümlelerle konuşmamız uzadı gitti ve sonra her zamanki muhabbetlerimize döndük. İşte hayatlarımızdan bahsettik, olan bitenlerden ve olmasını istediklerimizden.
Saatler yerinde durmadı, güneş yerini ay'a bıraktı, yıldızlar göğü süsledi ve o "geç oluyor, ben artık gideyim" dedi, öpüştük gitti.

Gidiş, o gidiş tabii. 
Bayramın ilk 2 günü, o arar diye bekledim aramadı. Bayramın üçüncü günü ben aradım açmadı, mesaj attım cevap vermedi. "Bayram nedeniyle yoğundur" diye düşünüp ısrar da etmedim. Çünkü ailesiyle yaşıyordu ve kalabalık bir akraba çevresi vardı. Şimdi onlar bayramlaşmaya bi başlarlarsa ohoooo.
Bu yüzden ısrar etmeye gerek yoktu, onun aramasını beklemek en güzel hâlim olmalıydı. 
Hem kalabalık ailelerin, yer yer tok sesli kahkahalarla kaplanan görkemli bayramlaşma ritüellerini de en iyi ben bilirim. O buram buram gurur ve kibirle kaplı "devlet gibiyiz, bize bir şey olmaz ruhu"nu, ölüm dışında anlık olarak söküp atabilecek hiçbir şey yoktur. 
Ama bu ruh, ölümlere rağmen asla kaybolmaz. Ölü'nün götüne pamuk tıkanıp, defin işlemleri sonrası taziyeler kabul edilirken, o "devlet gibiyiz ruhu" geri döner, az önce içine ceset konup, üzerine toprak atılarak kapatılan çukur çoktan unutulmuş, cenaze evi de; şehre ilk defa gelen büyük sirk alanına dönüşmüştür bile.

Artık zaman; geride kalanların böbürlenerek, kapıdan her giren için ayrı ayrı ayağa kalkılıp; sahte, zoraki bi acı tebessümle selamlaşılmasının, sonrasında ise hemen yapay bi hüzün dolmuş surat asma ifadesi takınılıp, göğe açılan ellerin ardından duaların okunup, gurur ve kibirle kaplı taziyelerin tüm içtenlikleriyle sunulup kabul edilmesinin zamanıdır.
Kalabalık aileler böyledir. Böyle ailelere sahip insanların kelleye verdikleri değer, dünyanın değersizleşmesine yol açan sebeplerden biridir. Onlar insana değil, kelleye değer verirler..

Devamı:  http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/12/gonul-szsna-alstm-da-got-sz-bambaskayms.html

17 Aralık 2015

Gel gel Sarışın'ım gel

(Bu yazıda; Sarışın bi adamla tanışmam, yiyişmem ve yiyişmem sonrasında benim yataktan ona aşık olarak çıkıyor olmamı anlatıyorum. 
Tabii haftalar süren gelgitlerimiz sonunda da klasik olarak dramatik bir sonla ayrılıyoruz. 
Tüm yazı özeti bu kadar. Yine de okumak istersen buyrun devam et. Ama bence zamanına yazık ediyorsun.)

Veeeee başladık:
Sarışın’la, geçen aylarda keşfettiğim, toplumun çoğunlukla sikli bireylerinin acil boşalacakları bir delik bulmalarını kolaylaştıran sohbet sitelerinden birinde konuşmaya başlamıştık. Oysa osbir çekmek en güzeli ya neyse..
Sitenin konsepti de gereği muhabbetimiz dolaysız, ne istediğimizi açık bir şekilde söyleyerek ilerleyince, birbirimizi görmeye karar verdik ve skype üzerinden ekleşerek kameralarımızı açtık.
(Zaten o sitede felsefe, edebiyat, politika, şiir ve sanat tarihi gibi Türkiye'de sadece bir kaç yüz kişiyi ilgilendiren şeyleri tartışacak değildik. Tartışmaya kalkışsak bile ben o tartışmalara girebilecek kapasitede biri değilim. Hem sitenin teknik alt yapısı ve kullanıcı adlarımız da buna izin vermiyordu.
Her neyse işte kendimi aşağılama kısmını geçecek olursak; birbirimizi görmeye karar verdiğimiz için skype'ta ekleşip kameralarımızı açacaktık.) Kameralarımızı açtık ve açıldığı ilk anda da birbirimize hayran hayran bakınıp durduk.

Çünkü ikimizde sadece skip geçeceğimiz birini bulma ilericiliğiyle hareket ediyorduk (yazışmaya başladığımızda böyle söylemiştik) ve işte eli yüzü hafif düzgün birine fit olmaya çoktan razıydık. Hatta sanırım o gün sadece yüzü düzgün olsa yeterdi bile. Çünkü ne de olsa, sik denilen şey yüze kalkıp, göte giriyordu..

Bunları derken sırf laf olsun diye demiyorum. Kendimi hep bildim. Ben bu basitlikte biriyim zaten. Yani, bazen öyle çok içli beklentilerim olmaz. Sadece tanışmak ve rahatlamak isterim o kadar. Özellikle de ruhsal olarak çok yorulduğum ve iyice karanlıklara daldığımı düşündüğüm zamanlarda.
Ya da aslında "depresyona girmeye başladığımı düşündüğüm zamanlarda" desem daha doğru olur. Yani depresyona girmemek için hemen birileriyle yatıp kalkarak bunu aşıyorum.

İşte bu anlarımda sadece seks yapacak biri olsun yeterdir de artardı bile benim için.

Evet, böyle. Bazen bu huyumdan dolayı kendimden nefret etmediğim olmuyor değil. Oluyor, hem de fazlasıyla kendimden nefret ediyorum. Zaten yapmak, söylemek kadar kolay değil, bunu yapamıyorum, beceremiyorum. Bunu siz de benden daha iyi biliyorsunuz..

Ama tüm bu seks arayışıma rağmen, yine de kendimi "mutlaka aramızda duygusal bir şeyler olacak" düşüncesinden de alamıyorum. Yani o kişiyle seks için yatıyor olsam bile, içten içe "o sihirli an gelip çatacak, ikimiz de birbirimize sırılsıklam aşık olacağız" diye düşünmekten geri kalamıyorum. Hele bu kişiyi de beğenmişsem ve o da aynı şekilde beni beğendiyse, beynime söz geçirmek imkansız oluyor.

Sanırım kafamın içinde bir yerlerde bu konuyla ilgili bir taş eksik. O taşı görüyor olmama rağmen, onu tutup ait olduğu yere yerleştiremiyorum. Yerleştiremediğim için olsa gerek; her 1 saat beraber uyuduğum kişiye, o saatin sonunda aptal bi şekilde aşık olmuş olarak uyanıyorum.

Üstelik bu öyle bir aptallık hali ki; eğer buluşmamızdan sonra onu arayıp sorarsam, ona ilgimi açıkça belli edersem, ondan hoşlandığımı açıkça ifade edersem, onun her halinin hoşuma gittiğini söylersem onun da benden hoşlanacağını ve yelkenleri suya indireceğini sanıyorum.
Hatta sanki, o da benden hoşlanmış ama ilk adımı benden bekliyormuş gibi davranmaya başlıyorum. Yani "küçük şizofrenik sancılar içinde kıvranıyorum" desem yeridir.

Ama işte tüm bu aptallıklarım bi işe yaramıyor. Tıpkı; yediğim elma şekerinin ardından, sapının elimde öylece kalması gibi bir durum yaşıyorum. Üstelik etrafta çöp kovası olmadığı için o sap elimde, öyle gezinip duruyorum..


Yıllardır bu tekrarları yaşamamın nedeni ise; tüm bunlara rağmen, bir göt yüzünden, herkese götmüş gibi davranma-mam gerektiği fikrine sımsıkı sarılmam.
Evet tüm bunlara rağmen akıllanmıyor gibi görünüşümün tek nedeni bu.. İşte yukarıdaki satırlarda kendisinden bahsettiğim taş, bi ihtimal bu olabilir..

Offf siktir et her şeyi, zaten illa derdimi anlatıcam diye edebiyat yapmaya çalışmaktan da yoruldum.
özetle; işte kameralarımızı açmış ve hayran hayran birbirimize bakıyorduk;  Onun masmavi gözleri, biraz koyu sarı saçları, saçlarının renginde hafif kirli sakalı vardı, benim de onun tersine koyu renk gözlerim, 13 yıldır temizlenmemiş soba borusuna kafamı sokup çıkarmışım gibi simsiyah saçlarım, kesmeye üşendiğim için uzamış 4-5 haftalık işid sakalım vardı. 
Kamera açıldığında, karşılıklı olarak aynı anda yazdığımız "oha" cümlesiyle ikimizde gülümsemiştik ve bu gülümsememizden de, karşılıklı olarak her anlamda iyi anlaşabileceğimizi düşünüp "hadi buluşalım" dedik ve bir saat sonra çıkıp bana geldi.

Evet, kameradaki adamın ta kendisiydi. Gözlerimizin fıldır fıldır dönmesinden dolayı onun da benden hoşlandığı belliydi. Gözlerine baktığım için, fıldır fıldır süzüşlerini görebiliyordum ama önemli olan kalpti. Onun kalbini bilmiyorum ama o kapıdan içeri girdiğinde benim kalbim milyon defa çarpmaya başlamıştı bile.
Sonra işte ayak üstü hal hatır sormaları bitirmiş, mutfaktan soğuk bir şeyler alıp içerken, birbirimizin yüzüne uzuun uzuun bakarak muhabbet etmeye başlamıştık.
Tüm cümlelerimiz erotik bir filmin sahnelerinden alınmış gibi buram buram seks kokuyordu, alt metinlerinde "hadi ilk önce sen beni öp" adlı küçük küçük notlar vardı. Gözlerimiz birbirimize dalıp gittiğimiz anı yakalamak için aniden birbirimizin yüzünde geziniyordu. 
Birbirimizi hayran hayran izlerken adem elma'larımızı saklayamayacağımız derecede uzuun bi şekilde yutkunuyorduk. 
off neyse, zaten bu kadarı fazlaydı ve yaklaşık 15 dakika sonra içecekleri siktir edip içerdeki yatağa geçmiştik.

Yatak faslı tabii şu bir kaç haftadır olanlardan daha güzel geçti.
Boşaldığımızda iltifatlar ardı ardına patladı, artık etkilerini kaybetmeye başladıklarında aynı yastığa başımızı koyup bir müddet tavana bakıp, açık pencereden içeri girip çıkarken vızıldayan sinekleri takip ettik. Duvardaki ölü sivrisinek lekelerine dalıp gittim.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama sonra kalkıp duş aldık. O duştayken ben buzdolabında dün geceden kalmış olan yemeği alıp ısıttım, oturma odasında yere gazete serip yemeği gazetelerin üzerinde beraber yedik, bir şeyler içtik, çok şey konuştuk akşam oldu ve ailesiyle yaşadığı için "gitmem lazım" deyip gitti.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/12/her-aktif-kendi-aktifini-buluncaya.html

14 Aralık 2015

edebsiz eksikliklerim



süslü edebi cümlelerle konuşmayı bilmem
o sanat filmini izlemedim
yeni çıkan albümden haberim yok
hem bir şey söyliyim mi? şiir kitapları da kâğıt israfından başka bir şey değil.
ben sadece seni seviyorum.

çocukluk anılarım sokakta simit sattığım günlerden ibaret.
başımı okşasınlar diye, buğulu gözlerle bakmayı 9 yaşında öğrendim. 
tanımadığım kadınlar tarafından 3-5 saniyeliğine sevildim, babam yanaklarımı hiç öpmedi.
beni biraz sevsene.

otuz yaşımdayım ve hâlâ sonbaharlara alışamadım, 
çünkü çocukluğumdaki evimizin damı çamurla kaplıydı
yağmur yağdığında amcamlara gider, yağmurun dinmesi için dua ederdik.
çok küçüktüm, çiftçiler umrumda değildi.
n’olur sarılmama izin ver, sonbahar bitinceye kadar da koynundan çıkarma beni.

burnum yüzümde güzel duruyor diye var olsa gerek.
zaten annemin söylediğine göre doğduğumdan bu yana da hiç koku almadım.
yaptığı tarhana, babamın işten terli gelişi, ablamın kokulu silgisi. hepsini boş ver.
tenin nasıl kokuyor? hiç öğrenemeyeceğim, anlıyor musun?

işte bildiğin gibi; ülkenin en berbat şehrinde doğup büyüdüm.
buraya öğretmenler sürgüne gönderildikleri için gelirdi. 
yani; senin gibi iyi bir eğitim alamadım.
çarpım tablosunuda çok zor öğrendim.
-de’ler -da’lar hep kulaklarımı çektiren şeyler. 
zaten iki önceki cümlede ve şimdide yanlış yazdım.
tüm bunlara rağmen; öğretmenlerim sınıfta bırakmadı, 
hep, küçük bir yerde öğretmenlik yapmanın verdiği o tanışıklıktan dolayı bi’ üst sınıfa geçtim.
keşke, iyi bir eğitim alsaydım ve seni ne kadar çok sevdiğimi; o uzuun, yorucu edebi cümlelerle anlatabilseydim.

8 Aralık 2015

Saçma sapan

Bu ara niye bu kadar sorumsuzum ve sorumsuzca yaşamaktan hiç rahatsız olmuyorum anlamadım. Bu huyumdan ve bu kendimden nefret ediyorum.
Aslında sorumluluklarının farkında olan biriyim ama niyeyse bu ara böyle bi saldım kendimi ki anlatamam. Akşama kadar evde pinekliyorum veya işte 2-3 haftada bir tanıştığım hafif kafa dengi birini çağırıp yiyişip sonrada sepetliyorum.
Çoğu benden de mal çıkıyor, hayat görüşleri, kendi duruşları bile yok. Mesela benim bu umursamazlığım bile kendi duruşum olmak üzereyken, bu tanıştığım bazı insanları öyle bir derdi de yok. "biri bir şey söylesin ve peşlerine takılıp gitsinler" gibi bir havayla yaşayıp gidiyorlar..
Bunları yazarken düşündüm de "aslında bu da bir duruş" diyesim geldi.
Ama biraz daha düşününce aslında bunun bir duruş değil, sorumluluğunu başkasına yükleme çabası olduğu fikriyle doldum taşşşştım..
Ama bak bu cümleden sonra da aklıma "evet bu da bi duruş, ama asalak bi duruş" düşüncesi geldi. Şu an "resmen kendi içimde kayboldum" desem yeridir..
Öff neyse ne işte. Hem bu onların kendi hayatı, ben niye bu kadar taktıysam..

Geçen ay param bitti. Ev arkadaşımla kira ve faturaları bölüşüyor olmamıza rağmen, bana düşen kira ve fatura payı götümde patladı. Bi kaç gün kara kara düşündüm ve sonra whatsapp'ten, eski koli yeni arkadaşım'dan borç istedim, ertesi gün buluştuk çıkardı hemen verdi. Şaşırdım. Yani ne bileyim işsiz güçsüz birine çıkarıp borç para vermek bana mantıklı gelmiyor. Gerizekalı ya, niye bana borç para veriyor ki. Salak.
Ama bi yandan da ona borcumu hemen geri ödemek için geçici de olsa bi iş bakmaya başladım. Garsonluk ilanlarından bazılarını aradım ve günlük 11 saat çalışma karşılığında 1.100 TL maaş'tan bahsettiler, hiçbir şey demedim suratlarına kapattım. Götler.

Sonra internetten bir ajansın film milm işlerinde, simitçiden simit alan adam gibi rollerinde oynamak için başvuru yaptım ve bi kaç gün sonra aradılar. Geliyorum dedim ve ertesi gün kalktım gittim. Ama ajansın giriş kapısındaki tipleri görünce utandım ve geri döndüm. Abii o neydi öyle ya. Resmen herkes Oscar'lık rol yapıyormuş gibi kasım kasım kasılıyordu.
Ortamı böyle psikiyatristlik görünce gerisin geri kaçtım.
Ama şimdi yine gitmeyi düşünüyorum. En azından günlük 60-70 tl veriyorlarmış. Valla bu ara o paraya değil rol yapmak, dublör olur kendime gerçek kurşun sıktırtırım. O derece ihtiyacım var.

Onun dışında işte bildiğiniz gibi her şey bok.
Hayatımın iyi kötü güzel bir yanı vardı onu da alt üst ettim. Beş parasız ve kimsesiz kaldım. Çoğu zaman yatakta battaniyeyi belime kadar çekip, bilgisayarı kucakladıktan sonra dizi sitelerini alt üst ediyorum. Muhteşem diziler var hiç söylemiyorsunuz. Ben bulmak zorunda kaldım.

Bu arada geçen gün Öküz Herif'i özlediğimi fark ettim. Ama en son buluşmamızdaki o iğrenç rezil hali ve hiç değişmeyecek olması aklıma gelince, özlediğim için kendimden tis tis tiskindim.
Aklıma gelmesinin nedeni, o gün arkadaşımın evine giderken (ikisi aynı mahallede oturuyorlar) Öküz Herif'in arabasını görmem olabilir.
Arabayı görünce, bi an o da oralardadır ve biz karşılaşırız diye kalbim saniyede 100 milyar defa çarptı ama sonra, arabasının tekmelediğim kapısının içe çöküklüğünü görünce sakinleştim.

Tam ayrılma dönemi gerçekleşmeden önceki o rezillik günlerimizde, yani ayrılmak için ikimizde bahane ararken ve insan olduğumuzu bir kenara bırakıp; birbirimizin açıklarını yakalamak için günün her anını didik didik ederkenki kavgalarımızın birinde arabasına zarar vermiştim..
Çünkü ben kavgalar esnasında genelde sakin olurum, olurum, olurum ve sonra karşımdakinin bana saygısızca davrandığından emin olduğum anda büyük bir patlama yaşarım. BİG BANG.

Bu patlama esnasında gözüm hiçbir şeyi görmez. İşte o anlardan birinde Kanyon'un ordaydık ve o yine kendinin şüphesiz haklılığıyla övünüp durmaya başladı. Götüne kezzap attığımın salağı, öyle bir kendinden bahsediyorki artık dayanamadım ve arabasının içindeyken ön kaputunu bol bol yumrukladım ve o bana sarılarak arabasına zarar vermememi istedi.

Evet arabasına zarar vermeme mi.
Bi kaç dakika öyle sarılı kaldığında sinirim geçmiş, burnum akmıştı. Burnumu "fırk" diye içime çektiğimde ağzım bi anda balgam dolmuştu ve nerdeyse balgamımda boğulacak gibiyken, kapıyı aralayıp "ğöööğk" diye yere tükürdüm.

O da bu sefer bu balgam işi için pisliğin teki olduğumu söyleyip sonrada büyük bir fırça çekmeye başlamaz mı? ehhh sikerim lan senin neyini dedim ve arabasından indim. Sonrasını hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde arabasının ön sağ kapısını tekmeliyordum ve o da arabasını çalıştırıp gitmeye çalışıyordu. Allahtan o gün tabanı basit olan bir ayakkabı vardı ayağımda da, arabasına fazla zarar vermemiştim. Ama kapının orta bölümü içeri girmişti bile ve işte şimdi o çöküklüğü gördüğüm için o geceyi anımsamıştım.

İnsan ayrılıyor falan filan ama nedense ayrıldığı kişiyi aklından tam olarak silemiyor. Yani nasıl sileyim ki; hasta olduğumda aynı belirtilere sahibiz diye annesinin ilaçlarını bana getirmesi, her şeyde beni suçlaması (evet ya her şeyde beni suçluyordu göt) annesine beni arkadaşı olarak tanıştırması, sırf sağda solda içtiğimiz çay, kahve gibi şeylere para vermemek için yanında hiç bozuk para taşımaması veya o an da yanına para almamış olduğunu söylemesi, bu tür şeylerde hesabı bana kitlemesi, ama ayrılırken seni gezdirdim, yedirdim içirdim şu kadar tuttu demesi, iyi bir maaş alıyor olmasına rağmen eskiyen ve yanları iyice açılan ayakkabısını bir türlü atmaması, herkesin onu kıskandığını söylediği anlar, ucuza aldığı bir şeyi tanıştığı herkese anlata anlata bitiremeyişleri, evimin kirasına faturalarıma yardımı olmamasına rağmen eve gelirken aldığı 1 lt sıvı yağı ve 3 paket makarna ile 3-5 kilo sebzeyi her kavgamızda "bu eve bende bir şeyler alıyorum, bu ev ikimizin" diye hatırlatıp durması, benim psikolojik destek almaya ihtiyacım olduğunu sürekli tekrarlaması (ve cidden beni ikna ettiği için doktora gitmiştim. ama beyfendi kendisinin böyle bir ihtiyacı olmadığını, sorunun sadece bende olduğunu söyleyip duruyordu), eften püften kavgalarımız, kişiliksiz biri olduğumu sürekli tekrarlaması, ondan hiçbir şeyimi saklamadığımdan dolayı nelere üzüldüğümü bildiği için beni oramdan vurması, tüm bunlara rağmen sarılıp uyuduğum geceler, uyandığımda yanımda olduğunu bildiğim için rahatlayıp hemen uyuya kalmam, o ise gece uyandığında bana sakso çekip öyle uyuması, sevgisini ifade etmeyi öğrendiğinde ise sebepsiz öpmeyi alışkanlık haline getirme çabaları ve bu sebepsiz öpme çabalarıyla mutlu olmam, onunla beraber kedi sevişlerimiz (kedi sevmeyi ondan öğrendim. daha önce kedilere pek dokunmuyordum. bugün bile bi sokak kedisini severken aklıma o geldi), onu sinemaya zorla götürmelerim(tabii bileti ben almışsam gitmemiz kolay oluyordu), ikea'da salak salak gezmemiz, ortalarda gezinen gizli gay çiftleri takip etmemiz ve bundan zevk almamız, beraber duş almamız, onun eşyalarını sinirlenip belediyenin yardım derneğine göndermem (ahahahha kavga etmiştik ve o kendi evine gitti bi kaç gün hiç gelmedi. sonra ayrıldık falan cümleleri kurduk aramızda ve ben ısrarla gelip eşyalarını al dememe rağmen gelip almadı. ben de en son bütün giysilerini vs topladım paketledim ve belediye'ye telefon açıp, derneklerine verecek eşyaları olduğunu söyledim, ertesi gün 1 araç gelip eşyaları aldı.) hadi bunu geçtim, beraber bitlenmemiz (ki bitleri de hep o bana bulaştırdı çünkü o dönem ben kimseyle yatmıyordum, o ise sana karşı ne hissediyorum bilmem deyip gidip birileriyle yatıyordu) ve bunlar gibi daha bir çok şeyler.

Onu aklımdan silemememin bir çok nedeni var, ama biliyorum ki o ve ben çok farklı iki kişiliktik ve uyumsuzluğumuz farklı kişiliklerimiz olması nedeniyle değil, onun doymak bilmeyen bencil, zararlı açgözlülüğündendi. Üstelik bunu kabul etmeyip sorunun sadece bende olduğunu söyleyecek kadar da acımasızca davranıp, beni manipüle ederek bunu bana kabul ettirebilmesiydi. Empati yoksunu olmasını bile umursamadım (ki bir insanın en büyük eksikliği budur) ama o hiçbir zaman yanlış bir şey yapıyor olduğunu kabul etmedi, hep "ben haklıyım, ben doğru yaparım, ben hatasızım" diye söylendi..
Şimdi dönüp bakınca, onun empati yoksunluğudan dolayı, aslında bir sosyopat olduğunu da düşünmüyor değilim. Ama işte tüm bunlara rağmen her şey gerimde kaldım. Sadece bazen şöyle diyorum;
Yazık etmişim kendime, ama ucuz da kurtulmuşum..

Her neyse işte, tüm yaşanılan iyi veya kötülüklere rağmen, önümüzdeki maçlara odaklanarak yaşamayı bilen biri olduğum için, bazen yalpalasamda çok güzel ayakta durabiliyorum. Evet estetik bir duruşum yok, evet sağlam kafalı biri değilim, evet zeki biri değilim ama beni insan yapan ve hatta insan olduğumu hissettiren şeylerin, başımdan geçen tüm bu saçma sapan olaylar olduğunu düşünüyorum. Allahım beni saçma sapan yarattığın için teşekkür ederim.

2 Aralık 2015

Çorba

Biraz daha zeki görüneyim diye paylaştığım linkler, çok iyi bir müzik zevkim var diye herkesin önünde dinlediğim şarkılar, kalabalığın içinde "beni yalnız bırakın, sizden farklıyım" demek için taktığım kulaklıktan dışarıya taşıp çevremdekileri rahatsız eden sesler, elimde taşıdığım o yeni çıkan kitap, alıntı yapmaktan geri kalmadığım şaşaalı filmler, takıldığım havalı arkadaş grupları, giydiğim tek maaşlık kotlar, ayakkabılar, tişörtler, telefonlar, ayaküstü atıştırdığım o janjanlı ambalajlara sahip püskevitler..
Her şey bir illüzyon. her şeyimizi karşımızdakini etkilemek üzerine kurduk. Hepimiz birer reklamcı olduk, tek ürün kendimiziz. durmadan kendimizi satarak tükettiriyoruz..

Sıkıldım tüm bunlardan, böyle yaşamaktan, samimi olduğum onca insana rağmen gece ayrıldığımızda, sokakta sik gibi ortada kaldığım için taksiye binip eve geldiğimde çift kişilik yatakta tek başıma uyumaktan..
işte bak 30 yaşıma geldim ve şu an elime geçen tek şey kendi sikim.
Oysa ben böyle bir otuz yaş düşünmemiştim veya en azından elime geçen kendiminki olmayacaktı. ama oldu.

Yalanını önemsemediğim canım arkadaşlarım, gözümün içine bakıp seni seviyorum diyip sikimi avuçlayan sevgililerim.. hepsi, ama hepsi çok gerimde kaldı..
Uğruna her şeyi göze aldığım tinerci arkadaşım bile beni terketti, anlıyo musun?
Oysa ben ona ömrümün sonuna kadar destek olmaya söz vermiştim, o ise ilk krizinde çekti gitti.

12 yaşımdan sonra kimse bana aileden biri olduğum için sarılmadı, kardeşi olduğum için öpmedi, kimse bana ailedenmişim gibi bakmadı. üzüldüm.
ben de yaşanılması gereken tüm o saf, günahsız duyguların yerine sikim kalkınca başka şeyler buldum, ailedenmişim gibi oynaştım herkesle. 

Ama şimdi; türkçe bilmeyen annemi, sevmediğim abilerimi, iyi beslenememekten dolayı gelişmemiş bedenleriyle bostan korkuluğunu anımsatan cılız ablalarımı ve bi' de; yıllarca onlarla aynı evde yaşarken anne babaları onları benim yanımda sevmeye başladıklarında çişim gelmiş gibi yapıp tuvalete kaçtığım yeğenlerimi özledim..
Oysa biraz da benim başım okşanmalıydı, 4 yeğenden sonra sıra bana da gelmeliydi, ben 5inci çocukları olmalıydım.. ama olmadı, sıra bana hiç gelmedi.

Çok sonradan anladım; yaşanılması gereken şeyleri doğru insanlarla, doğru zamanda yaşamam gerektiğini. 
Yanlışlarım o kadar çoktu ki, doğrularım arada kaybolup gittiler. Zamanla; neyi doğru, neyi yanlış yaptığımı da karıştırdım. Sonra tabii hepsi çorba olup, 30 yaşımda mideme oturdu..

29 Kasım 2015

Boook

Öyle odun, öyle hissiz bir şekilde, sadece ölmeden yaşıyorum. Kendime işkence edercesine.
Zaten insanın doğal bir sonla, ne zaman öleceğini bilememesi gerçek bir işkence. Keşke bilseydim ve buna bir son verebilseydim.

Ama diğer anlamıyla baktığımızda ise aslında ne zaman öleceğimiz meçhul değil, hatta allahın bize duyduğu saygıdan dolayı olsa gerek, kararı sadece bize bırakılmış güzel bir seçim. Allahın büyük bir lutfu. Buna rağmen kendimizi öldürmüyor oluşumuz ise; ya kendimizi öldürebiliyor olduğumuzu bilmeyişimizden, ya kendimize saygı duyuyor oluşumuzdan, ya da cahilliğimizden olsa gerek.
Ben üçünü de biliyorum. Dördüncü bir ihtimal daha var aklımda, ama aklımda kalsın.

Allah ölmek veya yaşamak tercihini bize bırakmış. Buna rağmen ölmek bana bırakılmış bir tercih iken kendimi öldürmüyor olmam da büyük bir çelişki. Belki de acı çekmeyi gerçekten seviyoru/m/z. Sahi neden yaşıyoruz.

Bugünlerde yeni insanlarla tanışıyorum. O eski heyecanımdan sperm tanesi kadar bile bir şey yok. Öyle sadece tanışıyoruz.
Saçma sapan laflamalarım, her espriye gülmelerim aklıma geldikçe, delirmiş olduğumu düşünmüyor değilim.
O telefonu şimdi yavaşşça yerine bırak. Çünkü henüz aklım başımda.

İnsanın içindeki o heyecan bittiğinde, geriye kalan beden hiçbir işe yaramıyor. Posalaşıyoruz. Posalaştım.

Gerçek hayatta dilimi tutup, sadece karşımdakinin konuşmasını istediğim bölüme geçmeye karar verdim. O eski, atlılar peşimden geliyormuş havamdan eser de kalmadı zaten.
Bir level mı atladım, bir level geri mi gittim bilmiyorum.

Yıllar önce bi arkadaşım "çok akıllı insanlardan bi bok olmaz" demişti, anıra anıra gülmüştüm.
Peki salağın teki olmama rağmen bi bok olamamamın açıklaması nedir? Yoksa ben büyüdükten sonra her şey tersine mi döndü?

Bu arada şu "içten içe kendimi bi bok sanıyor olmam"a bi çözüm bulmalıyım. Yoksa, çok yakında kalabalık içerisinde bir yerde "ben saksı değilim" patlaması yaşayacağım.

İnsanın hiçbir bok olmadığını kabullenmesi çok zor be.
Bu günlerde bunu kabullenmeye çalışıyorum.

Bir de zorla insanların hayatlarına girme çabam var. Onlara farkettirmeden (ki aslında farkındalar, kibar olduklarından dolayı farkında değillermiş gibi davranıyorlar) zorla arkadaşları olmam, zorla yakınlarıymışım gibi davranmam..

Bunu başka zaman tartışırız, şimdilik önemli değil. En azından farkındayım ve bir süre daha bu çabama göz yummalıyım. Çünkü biliyorum ki; kendimle çok uğraşırsam kafayı iyice tırlatacağım. Hazır aklım azcık bile yerindeyken, normal insanları taklit ederek yaşamaya devam etmem lazım............

21 Kasım 2015

Güzel Yazı Defteri ve Bayat Pasta

İnsanların kafası fazla karışık, benim ise zaten kafam yerinde değil.
Hayatımdan, beni mutsuz eden her şeyi çıkardığımdan bu yana kendimi toplayamıyorum.
Sahi siz hayatınızda bu kadar çok şey varken; nasıl mutsuz oluyorsunuz?
ve hâlâ mutsuzsanız, neden hayatınızda bu kadar çok şeyi tutuyorsunuz.

Geçen gün ortaokuldayken bana aşık olan kızın yüzü aklıma geldi.
O tatlı burnu, ip ince elleri, bir de güzel yazı defteri.
Rüzgâr esti, rüzgârla beraber sanki onun kızıl saçları önümde uçuştu.
Sonra okulda onun bana çıkma teklifi ettiğinde kabul etmeme nedenimi anımsadım,
aradan 17 yıl geçmiş, şimdi yeni hayıflandım.
Kıza da üzüldüm. Bir hafta okula gelmemişti.
Ama keşke benim orta okulda da kafam karışık, onun babası subay olmasaydı.

Ben doğmadan önce ailem köyden kovulmuş, çırılçıplakmışcasına şehre sürülmüşler. O yıl ben doğmuşum, babam inşaatlarda briket ve çimento hamallığı yapmaya başlamış, abim bir fırın da gece vardiyasına başlamış, iki hafta sonra diğer abimi de almış yanına. Fırın sahibi günlük yevmiye yerine onlara bayat ekmek ve pastaları verirmiş. Ben o bayat pastalarla büyümüşüm.
Keşke o kızın babası subay olmasaydı, ben olanları hiç bilmeseydim.

İşte dediğim gibi; insanların kafası fazla karışık,
benim ise; bayat pastalardan olsa gerek kafam zaten hiiç yerinde değil.



10 Kasım 2015

istiklâl'de bir serseri

Geçen aylarda yaşadığım hayal kırıklıklarım yüzünden iyice eve kapanıp, kaçırdığım tüm dizileri sezon sezon izledim, müzik albümlerini tek tek dinledim, iyice şişmiş olan film listemdeki filmlerin hepsini izledim, sağda solda muhabbet aralarında geçtiği için not aldığım kitapların isimlerini nette aratıp pdf'lerini topladım.
Hayal kırıklığı yaşayıp hayata küsmenin en güzel taraflarından biri de bu eve kapanıp kaçırdığın tüm film dizi gibi şeyleri izlemek.

Yalnız müzikler, filmler, diziler vesaire güzel de, kitaplar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kitap okumak çok sıkıcı lan. Hatta kitap okurken sanki zamanımı boşa harcıyormuşum gibi hissediyorum. Keşke kitapları da, film ve müzikler gibi bir sistemle beynimize şey edebilsek de kurtulsak. İnşallah en kısa zamanda bunun teknolojisini falan bulurlar da rahatlarım. Yoksa kitap okurken ortaya çıkan can sıkıntısı yüzünden kitap lafını duyduğum an uyumaya devam edeceğim.

Aslında öyle diyorum ama şu bir iki ay iyi kitap okudum, ama nedense işte bu ara böyle elime kitap aldığım an sıkılıyorum. Hatta bazen yatakta tadını çıkara çıkara okuyayım diye normal kitap alıp okumaya başlıyorum ama hemen uyuya kalıyorum. Sabah bi uyanıyorumki ağız suyum kitabın sayfalarını ıslatmış ve kitap şişmekten dolayı, kitap olmaktan çıkıp talaş böreğine dönmüş. Canım talaş böreğim.

İşte böyle bir kaç gece kitap falan okuyayım diye sıktım kendimi ama yapadım. sonra yine filmlere daldım ve öyle öyle bazen üst üste 2 gün hiç uyumadan film listemdeki filmlerin hepsini izledim.
Tabii filmlerde bitiyor, zaten sonu bitmeyen tek şey can sıkıntısı. Can sıkıntısını aşmak için kameralı seks sitelerinde canlı show yapayım dedim ama o da bi yerden sonra iyice boka sarıyor. Bunun nedeni de sınırları olmayan doyumsuzluğumuz.
Mesela sen çırılçıplak soyunmuşsun ve tüm dünya orana burana tıklarken, o sırada biri gelip; sikkinin kaffasini göstersene, taşşağını sallandırsana, götünü göster falan deyip duruyor.  Götünü gösteriyorsun adam götüne bir şey soksana diyor. O böyle diyince sende "aman ne olcak, parmağımı azcık sürteyim" deyip parmağını götüne sokuyorsun, adam biraz daha derine soksana diyor. Böyle istekler bitmiyor da bitmiyor. Eminim elimi komple götüme soksam, bu sefer de "12 parmak bağırsağını çekip çıkarsana" diyecek.

Durum böyle olunca iyice sıkıldım, zaten memeni, götünü, sikini gösterip iltifat almak da iyice saçma geldi bana. Bu yüzden bi kaç haftadır show mhow yapmayı da bıraktım. Siki kalktığı için iltifat eden götlerin sahiplerinden gelecek güzel laflarla kendimi iyi hissetmeye ihtiyacım olmadığına iyice inandım. Durum böyle olunca bana yine kaldı kocaman boş zaman.

Eskiden bana bu kadar boş zaman kalsa anında birilerini ayartır sevişirdim. Ama şimdi canım kimseyle yiyişmekte istemiyor. yani artık hepten sikimi sadece çiş yapmak için, götümü de bok yapmak için kullanmaya başladım desem yeridir.
Hem, yiyişeceğim kişi bana tapmayacaksa yiyişmemize de gerek yokmuş gibi hissediyorum. Zaten sırf boşalmak için de birilerini ayartmakla zaman harcamaktansa, yüzüstü uzanıp sevmiş olduklarımdan birini siktiğimi düşünerek yatağa sürtüne sürtüne boşalıp uyuya kalıyorum o daha iyi oluyor. Böylece sırf sikim kalktı diye biriyle olup, bütün arzular şelale olup aktıktan sonraki gereksiz pişmanlığı da yaşamıyorum.

İşte böyle böyle yaşarken dedim bu gece dışarı çıkayım da, hayatımın aşkıyla karşılaşma olasılığını yükselteyim. Malum mutfağa giderken salonda karşılaşacak değildim. Yani hem gerçekten varsa öyle bir şey, belki dışarda karşılaşırım. Öyle böyle derken, giydim bayramlıklarımı ve attım kendimi dışarı.
Gece biz eşcinsellerin dışarı çıkabileceği kıvama çoktan gelmiş, sokakta; ağır mı ağır ucuz parfüm kokuları, trafik; para medeniyetinin sunduğu o lüks araçlardan birine sahip olduğu için hayatını da medeni yaşadığı sanılan boynu altın zincirli, eli klaksonda dangalaklarla dolu, mekânlar; sadece hafta sonu eğlenebilmek için tüm hafta boyunca ruhunun sikilmesine göz yuman basit insanlarla sıkış tıkış.
Hepsi aynı kafadalar ve hepsi aynı liderlerin gösterdiği fikre tapıyorlar. Tek fark giyindikleri giysilerin markaları, içtikleri mekânlara ödedikleri içkilerin ücretleri ve yedikleri nanelerin farklı tatları.

Eskiden evden çıktığım gibi Galata Kulesi'nin orda soluklanırdım. Kule'nin dibi; ayyaşlar, evsizler, Akdeniz Akşamları şarkısını çalarak o gece am sikebileceğini sanan yeni yetme gitarcılarla dolu olurdu. Ama son 1 yıldır etrafında açılan, orta sınıfa ve bir üstüne hitap eden sikindirik mekânlar yüzünden sevdiğim o insanların sayısında düşüş var. Bu mekânlar, çektikleri yeni müşteri kitlesinin herkese burnunun ucuyla bakması sayesinde, önceden beri oralara takılmakta olan loserları iyice psikolojik olarak dışlayınca, bu loserların çoğu gelmemeye başladı.

İşte Kule'nin dibi de böyle bir hâle bürünmeye başladı. Artık oraya gittiğimde sıkılıyorum ve en fazla 10-15 dakika sonra, götümü koyacağım başka bir yer aramaya başlıyorum. Oysa ne güzeldi saatlerce oturmak, yeni biriyle daha tanışıp yaşadığı veya yaşamakta olduğu kötü şeyleri dinlemek.
Şimdi ise buraya gelen herkes mutlu, herkes güçlü, herkes tek başına ayakta durmayı çoktan becermiş. Bu yüzden olsa gerek, benim kule'yle değil ama buraya gelenlerle işim bitti gitti.

Böyle düşünürken çıktım istiklal'i turladım, saat gecenin 01:12'si olmasına rağmen Taksim Parkı'na gidip bir ağacı suladım ve sonra istiklal'de bir tur daha atıp Tekyön'e gittim.
Merdivenlerden indiğim gibi yüzüme doğru ağır bir ter kokusu esmeye başladı. 1 aydır gelmemiş olduğum için olsa gerek, Tekyön'e has olan bu ter kokusunu unutmuşum. Hatta esmiyor bildiğin langur lungur çarpıyor, ağzım yüzüm yamuluyor.
Merdivenler biterken, babasıyla telefonda en maço ses tonuyla konuşan ilk tiplerle karşılaşmak güzel. Ama bu ses tonunun telefon kapandığı anda değişmesi kötü. Tip ve telefon kapandığında ortaya çıkan o çirkin yapay ses tonunun uyumsuzluğu, insana ülkeyi terkettirecek kadar iğrenç duruyor.
Kapıdan girdiğin an, ayı grubunun, çalmakta olan arap müziğinin ritmine göre  o koca göbeklerini sallayışları da yüzüme istemsiz bir tebessüm yerleştiriyor.

Bu görüntüyle önceki yıl karşılaşmış olsam, bu sallanan göbekleri hayran hayran izlerdim ama şimdi sadece en fazla bir dakikalık tebessüm sonrasında midem bulanıyor. Üstelik herkes yapış yapış, üstelik herkes yanından geçmekte olanın sikini götünü ellemeyi kendinde bir hak sanarak yavşıyor. Bu durum çekilecek gibi olmayı bırak, izlenecek gibi de değil.
Bu tacizci tayfa gündüz twitter ve facebook'da "daha temiz bir gelecek için, taciz ve tecavüze dur de" kampanyalarını yayan ve bu kampanyalar hakkında barların açılış saatlerine kadar bağırıp çağıran beyinsizlerden başkası da değil. Tutup hepsinin ellerini kesip götlerine sokacaksın, bak bi daha taciz ediyorlar mı?

Barda hareket etmeyi bırak, nefes alacak yer yok. Hatta sanki bara gelmemişsin de, akşam 17:30 iş çıkışı Gayrettepe-Şişli metro hattına binmişsin, ordan da metrobüse aktarma yapacak mısın gibi bir hava hakim. Bu gebeşliğe rağmen herkeste de bi havalar, millet burnundan kıl aldırmıyor. Tabii burnundan kıl aldırmayanların kılları dışarı taşmış, görsel kirlilik had safhada. Boyum normalden de kısa olduğu için başımı kaldırıp baktığım herkesin burun delikleriyle karşılaşıyorum. Kıllı burun deliklerini geçtim de, sümüklü burun deliklerini ne yapcaz??
Bu yüzden ellerimi açtım ve "sevgili allahım biliyorum benden geçti ama lütfen boyumu 7-8 santim uzatır mısın?" diye yalvardım. Siz de dua edin ve inşallah daha fazla burun deliğiyle karşılaşmadan boyum bi an önce uzar.

Barda bi oraya, bi buraya gittim geldim ve sıkıldım. Oysa eskiden buraya geldiğimde kendimi cennette gibi sanırdım, şimdi ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi çöp toplama alanına düşmüşüm gibi hissediyorum.
İşte yaşlılığın kötü taraflarından biri de bu. Yani; eskiden taptığın mekânlara şimdi tü kaka diyorsun, nefes nefese kalarak peşinden koştuklarına, şimdi parmağın kirlenmesin diye yuvarladığın tatağı bile sürmüyorsun. Yaşlanınca, hayatla işte böyle ters köşe oluyorsun..

Bir kaç defa daha içerde millete sürtüne sürtüne gezdikten sonra iyice sıkıldım. Zaten müzikler de bok gibi. Her 20 tl verenin istek şarkısını çalarsan olacağı da budur.
Dayanamadım çıktım dışarı ve başka bir bara gittim. Burası da geçen aylarda açılmış sikimsonik bi mekân. Sürekli "istanbul gece hayatına yeni bir renk getirdik" diyorlar. he canım he, aynen öyle.
Burda da dayanamadım, zaten fena şekilde sıkıcı ve boğuk geliyor. Tipler desen herkes hapları attığı gibi kopuyor, ne içtiklerinden haberleri var, ne duyduklarından. Kolları şırıngalı tipler biraz daha karanlık köşelerde duruyorlar.
Para karşılığı gecelik ilişki yaşamak için müşteri arayanlar orta duvar diplerinde sallanarak göz kırpıyorlar. Esrarkeşler ise ortalıkta kalın cigaralarına sarılmış zıplayıp duruyorlar.
Az önce de dedim ya; tüm bu saçmalıkları geçen yıla kadar çekebiliyordum, ama şimdi artık çekemiyorum. Bu yüzden dışarı çıkıp yoldan geçmekte olan birinden sigara istedim, yetmedi bi de yaktırdım. Adama teşekkür ettim ve biraz yürüyüp, ilerdeki banklardan birine oturup etrafı izlemeye başladım.

Travestiler bu caddeden kovulduklarından bu yana, taksiciler ard arda dizilerek duruyorlar. Gerçi bu piçler de travestilerden daha yamanlar. Hepsi müşteriyi istediği yere bırakıncaya kadar siklerini sıvazlayıp duruyorlar. Zaten müşteri alırken de seçerek alıyorlar. Hafif çakır keyif birini buldular mı da sinek gibi üşüşüyorlar. Çünkü çakır keyif demek, eve gidinceye kadar beleş saxo demek, çakır keyif demek, saxo'dan sonra eve davet edilebilme olasılığını yükseltmek demek. Eve çağrılmak demek, tutan taksi parasının iki katı ücret alabilmek demek falan fistan. Anlıycağın herkes orospu.
Orospuluğu; kimi travestiler ve fahişeler gibi açıktan yapıyor, kimi böyle taksicilik yaparak yapıyor, kimi de evlenerek yapıyor. Ama ötekileştirilen orospular sadece açıktan orospuluk yapanlar oluyor. Çünkü toplumumuz münafık, çünkü bütün toplumlar münafık.
Allahın bize vermiş olduğu o günah işleme özgürlüğü, bu münafık toplum sayesinde elimizden alındı. Bence yapmamız gereken ilk şey, allahın bize vermiş olduğu o günah işleme özgürlüğünü toplumun elinden geri almamız. Sonrası ise zaten kendiliğinden hâl olur. Yani su akar, yolunu bulur.

Gece ilerledikçe etraf daha bi tenhalaştı. Meydana doğru giderken çakır keyifmişim numarasına yattım ve penguen gibi hafif yana sallanarak yürüdüm. Sallanışlarımı gören taksiciler şu sakallı mağara adamı halime bile yavşarcasına yaklaşıp "bırakıyım mı" diyebiliyorlarsa, kimbilir hanımefendiler ne sıkıntı yaşıyordur.
Bırakıyım mı diyen taksiciye cevap vermek yerine "elimi kaldırıp hayır anlamında" salladım ve o dönüp arkadaşlarına doğru adım atarken arkasındaki arkadaşı ona, benim duyabileceğim yüksek bir ses tonuyla "seni beğenmedi" dedi.
Dönüp bir an ikisine bakarken "aslında beğendim, ama canım bu gece sikişmek istemiyor" diye bir cümleyi dilimin ucundan geri alıp içime attım, başımı hafifçe sallayıp tebessüm ettim ve meydana doğru yürümeye devam ettim.

Etraf kalabalık olunca sarhoş numarası yapmaktan vazgeçtim ve ilerdeki kalabalığın ortasında kızıldereli numarasıyla dans eden tipleri izledim biraz. Etraftakilerin onları hayran hayran izlemesine şaşırdım, hatta salakça geldi. Dayanamadım meydandaki heykele doğru yürüyüp, hemen altına oturdum. Belki hayatımın aşkı birazdan gelir yanıma oturur, az ilerimizden geçecek olan çaycıdan 2 tane 1 TL'lik çay alıp içerken, her 2 dakikada bir, birbirimize bakıp sebepsizce gülerdik.
Aradan yarım saat geçti ama kimse gelip yanıma oturmadı. Kalabalığın içinde tek başıma üşüdüm.
Götüm uyuştuğunda kalkmam gerektiğini düşünüp kalktım ve istiklal'e doğru yürüdüm.

İstiklal biraz daha sakindi. Barlardan çıkan sarhoşlar, mesaisi biten çalışanlar, çöp toplayan belediye görevlileri, volta atan polisler, müşteri bekleyen pilavcılar ipini koparan dengesizler. Herkes bir uyum içerisinde görevini yerine getirerek caddede yerini almıştı.
Galatasaray Lisesi'nin oraya geldiğimde gördümki, yukarıya nazaran burası daha sakin. Sokak köpekleri, sokak çocuklarıyla beraber geziniyor, herkes onlardan uzak durmaya çalışıyor. Yanlarında sokak köpeği olmayan tinerciler ise kendileri gibi tinercilerle kafa kafaya vermiş mağazalardan birinin camına dayanarak başka bir dünyayı keşfe çıkmışlar.

Az sonra şuh ve kalın sesli bir kahkaha koptu. Travestinin biri bu gece götünü siktirdikten sonra para alacağı için mutluluktan uçuyordu. Travestinin kolundaki 20'li yaşlarının başındaki iri yarı genç adam, boşalacağı için mutluydu. Mutluluğu, erkekliğini bir erkeği sikerek göstereceğinden kaynaklı da olabilirdi, ama kalbinden geçenleri göremediğim için net bir şey söyleyemeyeceğim. Kesin olan şuydu ki; alan da veren de razıydı.

Yeni yetme gayler, yani; ablasının onu göremeyeceği bu sokakta, onu taklit ederek yürüyen, konuşan 16'lık ibneler, yanımdan geçerken lubunca laf atmaktan geri kalmadılar. Dönüp gülümsedim ve kendimi işaret ettikten sonra, sol elimin işaret parmağımın ucu ile yine sol elimin baş parmağımın ucunu birleştirdiğim hareketi yaptım. Hepsi kahkahayı kopardılar ve "ayol erkek kalmamış AHAHAHA" diye söylene söylene yollarına devam ettiler.

Cadde boyunca yürüdüm, sonra yoruldum bir kenara oturdum. Gelip geçenleri izledim, onlar beni izledi. Bakıştığımız herkesle birbirimize acıdık. Hava iyice serinlemeye başladığı zaman kalkıp eve geldim, osbir çekip uyuya kaldım, sabah kalkıp bunları yazdım.

5 Kasım 2015

Adımın Hikâyesi

bundan yaklaşık 16 yıl önceydi. yengemin, erkek kuzeni, antalya'da türkçe bilen rus bi kadınla evlenmişti. kadın bir yaz tatilinde 15 günlüğüne bizim memlekete gelince ortalık karışmıştı.
hayır kadının rus olması ortalığı karıştırmamıştı, kadının türkçesi ortalığı karıştırmıştı.

çünkü kadın rusçadan türkçeye çevirerek düşündüğünden olsa gerek, her kelimesi farklı bir anlama geliyormuş. bir de bizim orası doğu olunca ve bu kelimeler misafirlik ortamında dile getirilince, orda bulunanların çığlık atarak kaçışmalarına neden oluyormuş. işte bu çığlık attırdığı anlardan biri şöyle gelişmiş:

rus kadın yeni tanıştırıldığı gelinlerden birine "sen çok güzel bir hayat kadınısın" demiş ve ordaki herkes baygınlık geçirmiş. yeni gelin de tabii olaya tamamen yabancı olduğu için "bu bana orospu dedi" diye ağlamış sızlamış falan.
olaylar böyle böyle gelişmeye devam ederken, en sonunda bizimkiler dayanamamışlar ve rus kadına "hayat kadını'nın" türkçede ne anlama geldiğini binbir zorlukla anlatmışlar. kadın en sonunda anlamış ve bu sefer de, hayat kadını'nın onlar için anlamını açıklamış.
meğer rus kadının yaşadığı yerde "yeni evlenen"kadınlara türkçe'deki "hayat kadını" anlamına yakın gelen bu isim verilirmiş.
o günün akşamında evde bu olayı yengemler anlatınca çok gülmüştük ve aklıma hayat kadını'nın aslında kötü bir şey olmadığı kazınmıştı. yıl 2008 olduğunda ise internette nick alırken aklıma o olay gelmişti ve bende hayat erkeği'ni kullanmaya karar vermiştim. hikâyesi bu.