Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

30 Kasım 2014

iki küçük kahve kupası (devamı)

hikâye şurda başlamıştı: ŞURDA'ya TIKLA

...O gece nasıl uyuya kaldığımı çok hatırlamak istemiyorum. Zaten sonraki günlerde de ben yine "amaaan boş ver gitsin" minvalinde yaşamaya başladım.
Neyse işte; öyle böyle derken, o bana hiç yazmadı, ben de ona kızdım hiç ama hiç yazmadım. Çünkü ona fazlasıyla açık olduğumu, ona tüm içtenliğimle  sevgimi belli ettiğimi biliyordum, o da biliyordu. Bir umut diye sürekli whatsapp'ini kontrol ettim, onu çevrimiçi her yakaladığımda, içimden "bana da birazdan yazacak" diye bekledim. Ama hiç yazmadı.

Ben de tuttum kendimi, telefonunu silmedim ama tüm yazışmalarımızı sildim. Her gördüğüm yerde blokladım. Çünkü ona her yönümle bu kadar açılmışken, o gelip sadece çalıntı iki küçük kahve kupasını bıraktıktan sonra, bi anda hiçbir şey söylemeden siktir olup gitmişti.
Ve eğer bir şey söylenecekse, ilk konuşmaya başlaması gereken orospuçocuğu oydu, ben değildim.

Üstelik arkadaşlık app'lerinde bulunan profillerindeki hakkında kısmına "aşk" aradığını yazmaya devam ediyordu. "al sana aşk, bi yerine sokarsın" diye defalarca yazıp yazıp ona göndermeden sildim. Kendimi anca böyle rahatlattım. Sonra tabii mecburen farklı bedenlere sarıla sarıla onu da unuttum gitti..

Sadece bazen aklıma geldi, ama "benim öküzlüğümden kaçtı" dedim kendime.
Çünkü birinden hoşlanınca kendimi ağırdan satmayı beceremiyorum. Kendimi değerli bir parçaymışım gibi pazarlayamıyorum. Tüm bunların aksine; sırf ayak basılsın diye yere serilmiş ayı postuymuşum gibi, bütün içtenliğimle olduğum gibi seriliyorum karşımdakinin önüne, o an hissettiğim ne ise öyle davranıyorum herkese ve "o da bu yüzden kaçtı benden" diyerek kızdım kendime..

Öyle böyle derken aradan 1 yıl geçti ve işte geçen hafta durduk yere bir anda whatsapp'den bana "selam, ben Kahve Kupası, napiyosun?" deyiverdi. önce bir şaşaladım, profil resmine tekrar tekrar baktım. hayır zaten numarası kayıtlıydı, hiç silmemiştim ama yine de şaşırmıştım. hemen cevap vermedim. biraz durdum, sonra tüm sakinliğimle "iyidir, sağol Kahve Kupası seni sormalı" diye yazıp gönderiverdim.

Anında yazmaya başladı "iyiyim" dedi ve durdu. uzun gelen bir kaç saniye sonra tekrar yazmaya başladığında "geçen gün aklıma geldin öyle otururken. çay içerkene. yolunda mı her şey" diye sordu. "şükür yolunda. senin nasıl gidiyor. var mı bir yaramazlık" diye cevapladım. Ama o, ben bu yazdıklarımı gönderinceye kadar "benim aklıma gelince biri, bi bok oluyor DA genelde. Meraklandım" yazdı ve benim yazdığım cümleler de aynı anda gidince "iyi :) yok benim durumlar iyi" diye cevapladı. ben de "yoo bir şey yok allaha şükür :))" diye yanıt yazdım.
O bu arada yine bir şeyler yazmaya başlamıştı ve bu sefer de "Pazar günü bir kahve içsek azcık o zaman" diye yazdı. Ben de hemen bu yazdığını okur okumaz kapattım whatsapp'i ve bir kaç dakika bir şey yazmadım.

Hayır yani kendini ne bok sanıyorsun veya ne boksunki böyle dondan çıkan şey gibi kahve içmeye davet ediyorsun.
Üstelik bu ne demek ya, sen o kadar güzel bir kaç günlük şeyden sonra kalk bir anda ortadan kaybol, ses seda çıkarma ve aradan onca zaman geçip insanlar eski mutsuzluklarına tekrar alışıp mutlu olduklarını sanarak yaşamaya başlamışken, tekrar hiçbir şey söylemeden çıkıp "kahve içelim" teklifinde bulunabiliyorsun ki? Nasıl bir yüzsüzlük bu, nasıl bir ahlaksızlık ki bu..
 diye düşünceler aklımdan geçip durdu. Sinir oldum, kapattım telefonu ve bir müddet cevap vermedim.

Sonra gittim tuvaletteki klozetin tepesine tüneyip, sıçarken düşündüm "olabilir aslında, yani insan şu iki günlük dünyada neler neler yaşıyor. Belki de bana anlatamayacağı bir şey olmuştur. Hemen kötüye yormamak lazım" dedim kendi kendime ve sıçmam bitmişken sakinleşmiştim bile.
Tuvaletten çıktıktan sonra da whatsapp'i açıp "önceki defterleri açmayı sevmiyorum ama en son kahve içmeye sözlendiğimizde, senden bir daha haber alamamıştım" diye yazıp gönderdim. Bunun sadece kızgınlık olmadığını belli etmek için de "üzülmüştüm." diye de ekledim.

Bir kaç saniye sonra yazmaya başladı "telafiye davet ediyorum zaten. sana güzel haber vercem olum. üstelik bi özür borcum var, ödeyeyim :)" dedi ve ben hemen 10 kilo Yumoş'u tek yudumda içmiş gibi yumuşayıp "tamam. içelim" diye cevap verdim.

Sonrada yazdıklarını tek tek harfi harfine kekeleyerek okumaya başladım. "GÜZEL HABER VERCEM OLUM" kısmı aklımdan gitmiyordu.
Gece boyunca yüzlerce defa açıp açıp okudum yazışmamızı. Evet her defasında gördüğüm tek cümle "GÜZEL HABER VERCEM OLUM" oluyordu.

Sanırım Kahve Kupası'nın aklı yerine gelmişti. Tabii gitti bol bol milletle yiyişti ve baktıki ömür dediğin sadece yiyişerek geçecek gibi değil, bana dönmeye karar verdi. Üstelik benden daha iyisini bulacak değil ya. Hahayt işte böyle yola gelmişti nihayet.
Hem filmlerde de zaten hep böyle olmuyor muydu? Kötüler film boyunca kazanmaya devam ederler, iyiler ise film boyunca cefa çekerler, finale yakın ise tabiki iyiler kazanırlardı.
Bu filmin iyi'si ben olduğuma göre kazanan tabiki ben olcaktım.

Bu düşünceler arasında Pazar günü gelip çattı. Ben akşam için traş oldum, bayramlık elbiselerimi çıkardım giydim. Botlarımı boyadım, dişlerimi fırçaladım, bi paket nane şekerini ard arda yuttum ve sokakta karşılaştığım herkese "bugün evlilik teklifi alacağımı belli edercesine" havalı havalı bakıp durdum. Ama kahrolası saatler o gün 1 saat geri alınmıştı ve üstelik zaman da geçmek bilmiyordu, o da yine bir şey yazmıyordu.

Geçen yıl sözleşip gidemediğimiz cafe'de buluşuruz diye düşünüp gittim o cafe'nin çevresinde bir yerlere konuşlandım. Hani kendimce; onunla kaldığımız yerden devam edeceğiz, sanki bir yıl önce değil de, daha dün gece bu cafe'de buluşmak için sözleşmişiz mesajını evren'e vermeye çalışıyordum. Böylece evren göt, kazanan ben olacaktım.

Ama bir türlü öğleden sonra olmak bilmedi. Sanki o gün bir yıl gibi uzun gelmeye başladı. Bekledim bekledim bekledim.

Nihayet saat 16:00 olmuştu ama ondan hâlâ ses seda yoktu. Bayram günü, bayramlıkları giydirilip hiç bilmediği bir yere terkedilmiş küçük bir çocuk gibi gezindim sokaklarda.

Gün boyunca o bir şey yazmamıştı diye bende yazmamalı ve cool'luğumdan ödün vermemeliyim diye yazmadım. Öylece başıboş bırakılmış evcil sokak kedileri gibi Cihangir'i turladım durdum. Sonra "ehhh sıçarım cool'luğuna" dedim ve whatsapp'den "selam, ben akşam saatlerine kadar Cihangir taraflarında olacağım, bilgine" diye yazdım.
Yazdıklarımı görmesine rağmen cevap yazmadı. Büyük bir inatla, belki gelir diye ben de Cihangir'de dolanmaya devam ettim. Ama aradan bir kaç saat geçmesine rağmen hiçbir şey yazmadı, aramadı. Bayramlıklarımı giyinmiş halde öylece kaldım sokakta, boyalı botlarım çamura bulanmıştı iyice, eski parlaklıklarından eser kalmamıştı. Yediğim nane şekerleri de yanıma kâr kalmıştı.

Yavaşça evin yolunu tuttum, ayaklarımı sürüye sürüye eve yürüdüm, karşıma çıkan herkese düşmanımmışlar gibi büyük bir sinirle baktım. Eve girdiğimde ":( ben anestezi aldım. yarın ya da Salı günü çıkıcam ve arıycam seni. Haber veremediğim için özür dilerim. dün gece aniden oldu.." diye yazdı ve ardından bir de hasta yatağında, hastane giysileriyle çekildiği bir fotoğraf attı.  Cidden fena görünüyordu, korkmuştum. ama bi yandan da şeytan sürekli "belki de rol yapıyor. seni kandırdı. çünkü sen gerizekalısın ve kandırılmayı hakediyorsun" deyip duruyordu.

Şeytan'ımı boşverip "geçmiş olsun, neyin var? geleyim mi? yardıma ihtiyacın vardır" diye yazdım ama cevap vermedi. İnternetten de neden anestezi alınır vs diye bakınıp durdum. Bazı önemli durumlarda anestezi alınabiliyormuş, ama bunun ne olduğu ile ilgili bir şey bulamadım. Hemen "kötü şeyler düşünmeye gerek yok" diyerek konuyu araştırmamaya karar verip çıktım netten.

Gece yarısı uyanıp tekrar telefona baktım ama ondan da ses seda yoktu, ben de bu sefer "umarım önemli bir şey yoktur. her neyin var ise de allahım şifa versin." diye yazıp gönderdim. 
Yine cevap vermedi. Bir kaç saat sonra cevap verdiğinde şöyle yazmıştı "selam. şimdi verdiler telefonu. annem yanımda. Çok sağol :) :) :) Beyinde bir damar tıkanıklığı var. Ama çok önemli olan bir şey değil. Şiddetli bir baş ağrısı nöbeti geçirince hastaneye kaldırdılar ve beyin/kalp vs hepsine bakmak zorunda kaldılar.. Şu an temiz görünüyor, bakalım yarın tekrar.."
Bunun üzerine ben de "çok geçmiş olsun. dikkat et kendine, sevgiler." diye yazdım ve onu çok meşgul etmemek adına herhangi bir şey yazmamaya karar verdim.

Ertesi gün kendisi yazdı "bir şey çıkmadı, sağ ol. duaların işe yaradı sanırım :)" diyordu. ben ise dualarımı siktir edip "olum seni o hâlde görünce korktum lan. bir daha hiç hasta olma inşallah" diye yazdım. sonra da "çalışıyor musun?" diye sordu, o anda çalışmadığım için "yok, beşiktaş'dayım. öyle oturmaca. bir şey çıkmadığına sevindim" diye yanıt yazdım. O ise "akşam gelebilirim. ya da bir saate falan" diyordu ve o bunları dediği an da, ben yine evlilik teklifi hayallerine yelken açmıştım bile.
 Güya o beşiktaş'a gelecek, biz meydan da buluşacağız ve o bi anda  kafam kadar bir yüzüğü bana uzatırken önümde diz çöküp evlilik teklifi edecekti. ben biraz naz'a çekecektim, ama basit ve ucuz biri olduğum için en fazla iki saniye sonra "evet evet evet" diye bağırarak kabul etmiş olacaktım.

Ama tabii tüm bunları şimdilik bana sürpriz yapacağını düşündüğüm için, onun sürprizini de bozmamak adına hiç konuşmamalıydık ve bu yüzden onun "akşam gelebilirim. ya da bir saate falan" cümlesine cevap vermeliydim.
ben de cool bir şekilde sürprizden haberim yokmuş gibi "olur, gel" diye yazdım.
Sonra da yine tatlı hayallerime daldım. O gelecek, bana evlilik teklifi edecek, sonra biz evlenip hayatımızın sonuna kadar mutlu mesut bir şekilde yaşayacaktık.

Öyle hayallerime dalıp gitmişken o da bir kaç saat sonra çıkıp geldi, piç arabasıyla geldiği için ışıklara kadar ben gitmek zorunda kaldım. Yani bu demektiki evlilik teklifini meydan da kalabalığın içinde değil, arabada biz baş başayken yapacaktı. Olsun sonuçta herkes görmese de biz evlenecektik ya, bu yeterdi.

Arabaya binmeden önce bir yandan da "acaba onu gördüğüm de eskisi gibi hissedecek miyim? o ne hissedecek. yoksa "amaaaan boş ver gitsin" mi diyeceğim? belki de o benim için "boş ver gitsin"  diyecekti" adında pis düşünceler aklımdan flaş flaş flaş olarak geçip gidiyordu.
Ama arabaya bindiğim an her şeyi unuttum, kapıyı açıp onu gördüğüm an aklımdaki her olumsuz şey uçtu gitti. Bir anda ışıklarda bir kaç saniyeliğine öpüştük ve sonrada yola devam ettik.

"Nereye gidelim" falan filan derken, aç olduğum için "Karaköy'e gidelim" dedim ve gidip bir yerde yemek yedik. Bu arada ben 10 defa kadar "ee sürprizin ne" diye sorup durdum. O da her defasında "bir sabırlı ol, burdan çıkalım sonra" deyip durdu. Ben de içimden "hımmmm demek evlenince evlatlık çocuk da büyütcez" adından yeni yeni düşünceler geçirmekle meşguldüm.

Yemekten sonra "cezalısın, hesabı sen öde" dedim ve hesabı ona ödettim, sonra Karaköy'ün yeni açılan cafe'lerinden birine girip birbirimize sırnaşa sırnaşa bir şeyler içtik ve o arada artık o sürprizini yapmaya karar vermiş olmalıydı ki, boğazını hafif hafif temizlemeye başladı.
Ben de kalbim durmasın diye, çaktırmadan derin derin nefes alıp veriyordum. ama kahrolası burun deliklerim şişmeden edemiyorlardı ve tam da bu anda "çalıştığım şirketin Amsterdam ofisinden, yani genel merkezinden iş teklifi aldım, hayatım boyunca beklediğim iş fırsatı nihayet geldi beni buldu. artık ceo'luğa sadece iki oda uzağım" dedi.

Evet ilk tanıştığımızda da işinden gücünden, kariyer hedeflerinden falan hep bahsetmişti. Nasıl yükseleceğini, neler yapacağını falan. Ben de kendimce onun için bunu önemsediğimden dolayı cidden çok dikkatli bir şekilde dinlemiştim ve hatta onun, şirket içindeki bir kaç kişiyle olan sürtüşmesini nasıl iyileştirebileceği konusunda fikirler vermiştim. Fikirlerimden birini harfi harfine yaptığında, sürtüştüğü kişiyle arası düzelmişti ve o da diğer fikirleri de hayata geçireceğinden bahsedip, ofis içerisinde anlaşamadığı kişilerle olan ilişkilerini düzelteceğini söyleyip durmuştu..

Ama tüm onları unutmuştum bile. Üstelik teee 1 yıl önce konuşmuşuz. Aklıma iş güç nerden gelsindi ki? Bu yüzden olsa gerek o "çalıştığım şirketin Amsterdam ofisinden, yani genel merkezinden iş teklifi aldım, hayatım boyunca beklediğim iş fırsatı nihayet geldi beni buldu. artık ceo'luğa sadece iki oda uzağım" cümlesini bitirirken gözlerim doldu.

Ben evlilik teklifi beklerken güzel haber dediği şey meğer bir kaç yıldır beklediği iş teklifiydi. "git anana ver bu haberi orospu çocuğu" dedim içimden.
Fena halde sinir oldum, ama bi yandan da "aaaa çok sevindim, harika" demekten kendimi alamadım. Yüzümdeki gülümseme o kadar içtendiki bi an içimdeki hayalkırıklığını bile unuttum. O anlatmaya devam etti, hayallerinden, amaçlarından, ilerde kendini nerede görmek istediğinden falan filan.
Hayallerinin hiçbirinde ben yoktum. Kendini görmek istediği yer yanım değildi. Benden çok uzakta, teee ebesinin yanında görüyordu kendini.
dinledim sessizce. gözlerimin doluluğunu geri çekmeye çalışırken bir yandan da "çok sevindim" demekten kendimi alamıyordum. İçim kan ağlıyordu, ama sanki gerçekten sevinmişim ve kalkıp göbek atmamak için kendimi zor tutuyormuşum gibi bir halim vardı.
Koca penceredeki yansımamızda bizi yan yana görünce, onun mutluluğunun yüzüne yansımış hali ile benim mutsuzluğumun yüzüme yansımış halini ayırt edebiliyordum.
güya dışardan bakılınca mutluymuşum sanıyordum ama aslında kendi yansımama bakınca mutsuzluğum çok net görülüyordu.
Bu yüzden onun konuşmasını kesip "ya aslında biliyor musun. şu hayallerin falan filan sikimde değil. bana ne ya senin nerden ne iş teklifi alıp nereye gideceğin. eben yanına kadar da yolun var" deyiverdim ve bu cümleden sonrada hemen sustum.

Çünkü eğer konuşmaya devam edersem ağlayacaktım ve ağlayınca çok çirkin olduğum için birilerinin yanında ağlamamalıydım. Hele bu kalabalık da hiç ağlamamalıydım. Hele onun yanında hiç ama hiç ağlamamalıydım. Hele böyle bir konuda susmalı ve hiç konuşmayıp, az önceki hiçbir şeyi sikine takmayan, sebepli sebebsiz mutlu olmayı becerebilen adam rolüme devam etmeliydim.

ben susunca onun da yüzünün asıldığını farkettim, sonra bir şey söylemedik. camın yansımasından bize bakıyordum ve o da artık camdan beni izliyordu.
sonra bir kaç saniye daha sessiz sessiz durduk. öylece sadece nefes alıp veriyorduk. üstelik burnumda akmaya başlamıştı. hayır yani duygusal anlarda insanın burnu niye akarki, o na ne oluyo. üstelik yanımda peçete falan da yoktu. sümüğüm akarsa ne yapacaktım. şimdi bu entel dantel cafe de sümüğümü elimle alıp koltuğun orasına burasına silsem hiç olur mu? hayır olmazdı. o yüzden burnum akmamalıydı.

aklımda burnum varken o "yine bok ettim her şeyi. değil mi?" deyiverdi. ben de "yooo ne bileyim ya ben daha başka şeyler düşünmüştüm" diye cevap verdim, ama o "yok aslında yine bombok ettim" dedi. ben de bunun üzerine kendimi tutamayıp "ettin tabi. bana ne senin işinden ya. hem bunun bana haber verilecek tarafı ne ki? sen bir anda ortadan kaybol, sonra tekrar dön gel ve sana güzel bir haberim var de, ama verdiğin haber de aldığın iş teklifin olsun. yani bana ne abi senin iş teklifinden. zaten konuşmuyoruz, etmiyoruz. bana niye bunu söylüyorsunki. ben haber olarak senin artık milletle yiyişmekten bıktığını ve benimle artık aynı evde yaşamak istediğini bekliyorum, ben haber olarak "beni sevdiğini" duymak istiyorum. ama sen bana haber olarak iş teklifinden bahsediyorsun. ya bana ne senin iş teklifinden. bana ne ya." dedim ve sustuk. hiçbir şey söylemedik. sonra da ben yine konuşmaya başladım. ama bu sefer içimde bir şey kalmadığı için "aslında haklısın. belki de bu da bir haber. ama ne bileyim, işte ben aptal şapşal şeyler düşündüğüm için başka haberler bekliyordum" dedim.

Sonra bir müddet sustuk kaldık öylece. Bayaa bir zaman sonra birbirimize bakışmalarımız sıklaşmaya başlamıştı. Üstelik burnumda akmayacak gibiydi. Kendimi zorlayıp güldüm, o da güldü. ellerimiz bir ağacın saçma sapan dalları gibi kendiliğinden birbirine karıştı ve sonrada dudaklarımız birbirini çektiği için öpüştük bir kaç saniyeliğine.
Dudaklarımız birbirinden ayrılırken o "şu an tam bir film sahnesi gibi oldu her şey" dedi ve ikimizde gülmeye başladık.

Gerizekalı ya, beni güldürdü ve ben üzüntümü falan filan her şeyimi unuttum. Sonra yavaş yavaş o pis hava kayboldu. "İçimden geçenleri bil diye söyledim. Artık tutmak istemiyorum, yanlış da anlamanı istemiyorum. ama içimden bunlar geçiyordu ben de söyledim" deyiverdim.
"İyi yaptın söylemekle" dedi ve "sen de gelsene" diye ekleyip güldü. Ben de güldüm "heee tabi hemen geleyim. Gelemeyeceğimi sen de biliyorsun" diye ekledim. Sonra bunu gülerek bir kaç defa daha tekrarladı. Ama hani öylesine espri mahiyetinde söylediğini ikimizde gayet iyi biliyorduk. Bu yüzden sürekli komik cevaplarla geçiştirmeye çalıştım.

Sonra da işte bir şeyler daha zıkkımlandık, hesap az geldiği için ben ödedim ve çıkıp sokakta bir kaç selfie çekerek yürümeye devam ettik. "Ne zaman gidiyorsun?" diye sormak aklımda gelince, o "şu an toparlanıyorum aslında. zaten 4 Kasım'da uçağım kalkıyor. Bugünlerde Türkiye'deki resmi işlerimi falan ayarlıyorum" dedi. "Hımm iyi o zaman" dedim ve öpüşe koklaşa oto parka gelip arabayı aldık.

Arabada baktım bana sıcak davranıyor, canı seks yapmak istiyor, ee ben de zaten adamdan hoşlanıyorum ve bedenlerimiz zaten birbirine fazla tanıdık oldukları için tenler fazlasıyla birbirini arzuluyor "bu gece bende kalmak ister misin?" dedim hemen atlayıp "evet" dedi hayvan ve bana gelip sabaha kadar ara ara uyanıp yiyişip durduk. Sabah duşa beraber girdik, evden beraber çıktık, yolda öpüşe koklaşa gideceğimiz yere gittik ve sonra da sakince ayrıldık..

23 Kasım 2014

nerde kalmıştık?

bu yazı, şu yazının devamıdır: ŞU YAZI

...kendi kendime içimden söylediğim "acı yok rocky, acı yok" cümlesiyle, askeriyenin kapısından içeri girdiğimde saçma sapan bir yere geldiğimi zaten biliyordum.
Çünkü burası bambaşkaydı ve biliyordumki gelenlerin yüzlerindeki o tuhaf mutluluk ifadesi, bilinçli olmaktan çok farkında olmadıkları bir kölelikten kaynaklı olarak suratlarındaydı.
İşte bu beyinsizler topluluğunun, amcamın 2-3 litre süt sağmak için beslediği ineklerinden tek farkı, otobüse binmek için bilet almak gerektiği bilincine sahip olmalarıydı.

Bu durum bana hep tuhaf gelmişti ve bugün de o tuhaflık devam ediyordu. Çünkü onların aileleriyle gelmelerinin aksine ben; hazır işsizken askerliği de aradan çıkarmak, orda burda yatmaktan kurtulmak, bi kaç yıldır dağılan kafamı toplamak, düzenli olarak sıcak yemek yiyerek midemi rahata erdirmek ve evsizliğimden dolayı orospulaşmamak için askere gelmiştim ve benim zorunluluğumun yanında bir çok kişi halaylar eşliğinde kapıdan giriş yapıyordu.

Üstelik henüz 19undan gün saymaya başlayan körpe bedenime dokunmak için, çizgileri henüz iyice belirginleşmemiş olan avuçiçime para saymaya hazır bir top lumun var olduğunu keşfetmişken, eğer askere gelmezsem kesin bir kaç yıla kalmaz ameliyatla sikimi kökünden kestirip, elimde kelebek bıçakla volta atarken müşteri arayan travestiler arasında yerimi alacaktım. Ben böyleydim ve insan kendinin ne bok olduğunu gayet iyi bilirdi. Ben de kendimi biliyordum.

Para, bazen günlerce sıcak yemek yiyemeyen sokakta yatıp kalkmaktan bıkmış kişi için iyi bir araçtır. Üstelik bu kişilik, sırf hatr gönül ilişkisiyle tanıdığı arkadaşlarına çok fazla yük olmayı sevmeyen biri ise; kendi ayakları üzerinde durmak için, az önce tanıştığı adamın kasıkları önünde poposunu dönüp diz çökmeye dünden razı olup götünü siktirmekten geri kalmayacaktı.

Hazır yeri gelmişken şuna da değdirmek istiyorum; doğrusu götünü para karşılığı siktirmek iyi mi, kötü mü bunu hiç tartışmadım. Tartışmayı da ahlaksızca buluyorum. Sonuçta götünü ne için siktirdiğin sadece seni ilgilendirirdi ve giren çıkan sanaydı. Hiç kimseyi ilgilendirmeyen bir konuyu tartışmak sadece zaman öldürmekti ve ben zamanımı başkalarının hayatlarını nasıl yaşadıkları konusunda konuşarak geçirmektense, kapkaranlık bir sokakta gökyüzüne bakıp aptal aptal yıldızları saymayı daha doğru bulurdum. Bu benim zamanımdı ve onu nasıl öldüreceğim benim nasıl bir katil olduğumla ilgiliydi.

Konudan çok fazla uzaklaşmadan tekrar dönecek olursam: O yaşlarda para karşılığı götümü siktirmeye alışmaktan çok korkuyordum ve askerlik yapmayacağım söylemlerim çoktan balon olmuştu. Belki kalacak bir yerim olsa, belki bir iş bulsam vicdani redci olabilirdim. Ya da götümü siktirdiğim için askerlikten yırtmaya çalışabilirdim. Ama ne yazıkki düzenli bir yerleşik hayatım yoktu ve askerlik bu hayatı nasıl yapacağım konusunda gereken kafayı bana sağlayabilirdi.
Çünkü kafam çok dağınıktı ve toparlamam belki de 15 ay'dan daha uzun sürecekti. Hem bu 15 ay içerisinde belkide aşkımı da bulacaktım. Çünkü insanın ruh ikiziyle nerede karşılaşacağı hiç belli olmuyordu ve benim inandığım allahım sürpriz yapmayı çok seviyordu.

Allahımın sürprizlerine daha çok vardı ve ben işte daha ilk günümdeydim. ama yine de her şey çok tuhaftı. düşünsene sen başka bir çaren olmadığı için, bazen sırf sıcak bir yatakta uyumak uğruna biriyle yatmak zorunda kalmamak için burdayken, diğerleri tamamen bir eğlence ortamına düşmüş gibi davranıyor ve ailelerine bol bol gülücük dağıtıyorlardı.

Tüm bu hengameye bakıp dalga geçerek, kendi kendime tebessüm ederken "lan geri zekalılar hayatınızdan 15 ay çalınacak, sevdiklerinizden 15 ay uzakta kalacaksınız, yediğiniz içtiğiniz ve bunun sonrasındaki sıçışlarınızı bile komutlara bağlı olarak yapacaksınız ve 15 ay boyunca bu kamuflaj içinde kıvranacaksınız. Tüm bu ve sayamadığım daha bir çok insanlık dışı muamele karşılığında ise elinize kendi yarrağınız geçecek, ama hâlâ mutlusunuz, hâlâ gülüp oynuyorsunuz. Tuhaf değil de nedir bu haliniz. beyinsiz gerizekalılar" diyordum.

Doğrusu bu söylediklerim herkes için geçerli değildi. Bazıları ağlıyordu da ve bu ağlamaların nedeni sanırım dışardaki hayatlarında uzak kalmalarından kaynaklıydı. Yoksa gözyaşlarının dökülme nedeni; askerlik yapmak veya yapmamak konusuyla uzaktan yakından alakası yoktu.
Onlar sadece 15 ay boyunca dışarıda harcamaları gereken baba parasını, burada yiyememek zorunda kalacakları için ağlıyorlardı.
Böyle insanları tanırdım, herkes tanır ve tanıyacakdır da. Bu tipler; o az önce askere geldiği için sevinçten ailece göbek atan cahillerden daha ot insanlardı. Bunların annesi babası; oğullarının askere gelişlerinin daha ilk saatinde ülkenin dört bir yanında tanıdıkları binbaşı, yüzbaşı, general meneral ne kadar büyükbaş varsa arayıp oğullarına yardım etmeleri için torpil peşine düşerlerdi. Bu tiplerden, askerliğim süresince bol bol görecektim ve mide bulandıran vatan kurtarma nutuklarının en havalılarını da bunlar atacaklardı.
Öff hatırladıkça midem bulanıyor. O yüzden bu bölümü geçeceğim. Zaten bunlar üzerinde durmaya değmez, bunlar sadece binbaşının postası olur ve binbaşının karısının köpeğini gezdirmek için askere gelmişlerdi. 

Neyse ben konu'ma geçeyim; sonra baktım bu gibi konular kafama çok takılıyor "aman koy götüne gitsin" dedim kendi kendime ve o sırada "buraya geç" diye bağıran askerin itiş kakışlarıyla beni yönlendirdiği sıraya girdim.

Az sonra sıra bana geldiğinde bi masanın önündeydim ve masanın diğer tarafındaki asker elimdeki kağıtları alıp kontrol ettikten sonra bir kaç yer doldurup kağıtları bana verirken de "seni pilot yapıyorum" dedi.
Durup yüzüne baktım "bu gerçek miydi? yani şimdi ben havacı olarak askere geldiğim için pilot mu olacaktım. ama ben daha önce hiç uçağa bile binmedim ki nasıl pilot olcam?" diye korkudan altıma sıçmış halde düşünürken, bi anda o asker anıra anıra gülmeye başladı.

Şerefsiz piç dalga geçmişti benle ve ben bi anda her şeyin ciddi olduğuna inandığım bu amına koduğumun yerinde bunun da gerçek olduğuna inanmıştım. Sonra sırasıyla diğer masalardaki bir kaç işlemden daha geçtim, hepsi bir bir "ferhat bunu pilot yapmış" diyerek birbirlerine göstere göstere dalga geçtiler ve en sonunda da yönlendirildiğim sıralardan birine girdim.

Diğer sıralarda da olduğu gibi bu sıranın sonunda da ne olduğunu bilmiyordum. Kesin yine ülkeyi kurtaracak bir şeyin sırasıydı ve ben de en sondaydım. ama çok geçmeden arkama onlarca kişi geldi, bu arada da bulunduğum sıra ilerliyordu ve ben başımı biraz daha uzatınca teee sıranın en ucunda birinin elindeki traş makinesiyle, yeni gelenleri traş ettiğini gördüm.

Bulunduğum sıra ve diğer onlarca sırada olduğu gibi saç traşı vardı ve herkes elini istemsizce özene bezene uzattığı saçlarına götürüyordu. Yüzümde bir piçlik oluştu ve saçlarım kaşınmaya başladı. Çünkü bir kaç haftadır doğru dürüst temizlenmediğim için sanırım bitlenmiştim ve bu durum bende utangaçlıktan çok bir rahatlama hissi verdi.

Onlarca dakikadan sonra sıra  bana gelince "birazdan ananı sikecem" dercesine bana bakan askerin kaş göz işaretiyle gösterdiği kırık dökük sandalyeye oturdum ve asker eşşek traş edermiş gibi  saçlarımı kazımaya başladı. Birazını kazımıştı ki, diğer arkadaşını da yanına çağırdı ve başımda sağa sola kaçışan bitleri göstererek bana ettiği küfürleri isimsiz bir halde kulağıma söyleyip durdu. Gülmemek için dudaklarımı içerden dişliyor ve dilimi ısırmaktan geri kalamıyordum. Çünkü ağzımı serbest bıraksam bile gülüp gülemeyeceğimden emin değildim, çünkü her hallerinden buranın eskilerinden oldukları belli olan diğer askerler, biz yeni gelenlere "birazdan ananız 15 ay boyunca sikilmeye başlanacak" bakışıyla bakıyorlardı.

Küfürler arasında biten eşşek traşı seansımdan sonra beni de diğerlerinin peşinden başka bir bölüme yönlendirdiler ve orada kamuflajlarımı verdiler. Elimde hiçbir şey olmadan girdiğim bu amınakoduğumun yerinde şimdi benden daha ağır bir çantayla oyana buyana sallanarak önümdeki sırayı takip ediyordum. Üstelik bitlerim bedenimin her yerine dağılmışlardı ve kaşınmalarım sıklaşmıştı.

öylesine yönlendirilen hayvanlar gibi gösterilen sırada ilerlerken, önce ne sırası olduğunu merak ettim ve başımı hafifçe uzatmamla, enseme bir şaplak inmesi aynı anda oldu. "sıraya geç lan" bağrışı arasında yediğim ense şaplağı tüm koridorda duyulmuştu ve şimdi yüzlerce kişi bana bakıyordu, bende taban da yerin dibine girip kaybolmak için küçük bir delik arıyordum. ama delik melik bulamadım, üstelik az önceki o kalabalığın mırıltısı da kesilmişti. adeta mezarlık kadar sessiz bir an oluşmuştu ve herkese güzel bir ders olmuştum.

yediğim şaplaktan sonra, sıranın ne sırası olduğunu boşverdim ve içimden "gösterileni yap ve 15 ay boyunca sakın bir daha dikkat çekme. yoksa ananı herkesin önünde sikerler, bir şey de yapamazsın" dedim.

Artık kararımı vermiştim. Adeta bir hayalet olacaktım ve asla görünmeyecektim. Ama beni gördüklerinde ne derlerse de hemen yapacaktım. Hatta "amuda kalk, osbir çek" deseler, ikiletmeden kalkacak ve hemen osbir çekmeye başlayacak, boşalıncaya kadar da durmayacaktım. gerçi zaten erken boşalıyorum :( en fazla amuda kalkışımın 6ıncı saniyesinde boşalmış olurdum.

Şaplaktan sona aldığım bu "hayalet olmak" kararı, 15 ay boyunca rahat etmeme yetti. Ama şimdi henüz daha ilk günümdeydim ve sizin 15 ayımı öğrenmenize daha çok var.

Artık önüme dönmüş ve yerden hafifçe sürüyerek çektiğim koca çantamla bütünleşmiştim. Zaten çantadan sadece bir metre daha uzundum ve çok da önemli bir ayrıntı değildi bu. Sadece kısa boylu olmanın verdiği aşağılık kompleksinden kurtulamadığım için değinmeden geçemedim.
Hem ben iyice sessiz olmuştum ve sıra baya ilerlemişti.  Sıranın bana gelmesine bir kaç kişi kala farkettimki meğer bu bulunduğumuz sıra iğne sırasıymış ve az ilerimde "uff off" sesleri arasında iğne yapılıyordu.

İğne korkum hemen baş gösterdi ve kendime daha önce yediğim yarrakları hatırlatıp sakin ol deyip sırada ilerlemeye başladım. İğne yapan beyaz önlüklü altı kamuflajlı askerlerden biri "kolunu sıyır" dedi ve ben de ışık hızıyla kolumu açıp başımı başka yöne çevirirken gözlerimi de sıkıca kapatıp dudaklarımı dişlemeye başladım. "Tamam korkma bir şey olmayacak" cümlesi eşliğinde kolumda bir çimdik hissettim ve sonrasında iğne yapıldı. İğneden sonra çantamı sürüye sürüye yine diğer sıralara dahil olmak için yürüdüm gittim.

Artık saatler baya ilerlemişti ve bu sefer de kalacağımız bölükler belirleniyordu. ama yoğunluktan dolayı nerede kalacağımız belli olmayınca kafa hesabıyla siz şu binaya, siz şu binaya diyerek bizi sıra sıra ayırıp başımıza da eski askerlerden birini koyup binalara götürdüler.
Önüme çıkan ilk yerde yatmaya razıyken, gayette temiz bir bina içinde temiz bir yatağa düşmüştüm. Sanırım aylar sonra ilk defa biriyle yatmak zorunda kalmadan temiz bir yatak yüzü görecektim. Üstelik bu beyaz çarşaflarda sadece ben yatacaktım. Temiz bir yatakta tek başıma yatmayı o kadar çok özlemiştimki...

Çantamı kalabalık sesler eşliğinde bana gösterilen ranzanın önüne bırakırken, kendimi yatağa attım ve o anda bir bağrış çağrış koptu. Onbaşılardan biri "emredersiniz komutanım diyeceksiniz ulan" diye milleti ite kaka ağzından tükürükler saçarak bizim olduğumuz koğuşa doğru geliyordu. O anda ne yapacağımı bilmeden öylece uzanmış sesin gittikçe bizim bulunduğumuz koğuşa yaklaşmasına kulaklarımla şahit olurken, bi yandan koğuş hepsi ayağa kalkmış ve biribirine bakıyordu. Ben de ayağa kalkayım bir şey olmasın diye hareket ettiğim anda kapıdan azrailin biri girdi ve ne dediğini anlamadığım bir dilde (ki aslında türkçe konuştuğundan emindim) küfürler edip yayılmış olduğumuzu konu ettiği uzun bir nutuk çekti. O bağrış çağrışlarından anladığım kadarıyla burası askeriyeymiş ve yan gelip yatma yeri değilmiş. O cümlesini bitirirken bende içinden "o zaman bu yatakları niye koydunuz buraya" diye kendi kendime espri yapıp gülüyordum.

Sanki beni duymuş gibi bir anda yanımda bitince adeta buz kestim. Yüzünü bir kurdun az sonra avını parçalamadan önceki hali gibi iyice yüzüme yaklaştırdı ve bağırmaya başladı. O bağırmaya başladığı anda çocukluğuma gittim; ve işte henüz 10lu yaşlarımda abimin karşısındaydım; nedenini bilmediğim bir şey için bağırıp çağırıyordu. ya eve geç geldiğim içindi, ya da ilerde bir gün ibne olacağımı bildiğinden dolayı depreşen homofobik duygularını tatmin için kendine bir bahane bulmuş yine sövüyordu. Öylece durdum. Hareketsiz bir şekilde. Sanki orda değilmişim gibi. O konuşurken söylediklerini anlamamayı seçerdim. Böylece beni kızdıracak bir şey söylese bile, onu anlamadığım için tepkisiz kalacaktım. Tepkisiz kalınca çok çaresiz görünürdüm ve çaresiz görününce abimin dayaklarından kurtulma şansım daha fazla olurdu.

İşte şimdi o piç onbaşı abim olmuştu ve bağırıp çağırıyordu. Ama onca tepkisizliğime rağmen, sesi daha bir yükseliyordu ve adeta tükürükleriyle yüzümü ıslatmayı geç, sanki duş başlığının altında yıkanıyor gibiydim. En son küçük bir hareketinde vurur gibi yaptı ve ben iyice tepkisiz olunca, o da bağırmaktan vazgeçip gözlerimin içine bakıp söylene söylene kapıya doğru gitti.
Tam çıkacakken "ne söylersem söyleyeyim "emredersiniz komutanım" diye cevap vereceksiniz" dedi ve biz hep bi ağızdan "emredersiniz komutanım" dedik onbaşı'ya ve o sivil hayatında kimsenin siklemediği sünepe, bütün koğuşlara girip bunu tekrarlaya tekrarlaya ebesinin ammına doğru gitti...

 Kendi kendime aldığım hayalet olma kararımı unutmuştum ve işte az önce azrail ile gözgöze gelmiştik. Bu sefer kararımı gerçekten verdim ve olabildiğince dikkat çekmeyen bir tip olmaya yemin ettim. Çünkü hem malın tekiydim, hem de bir ibneydim. Mal olmamı farkederlerse beni her işe koşturup üzerimden diğer bir bütün askerleri yönlendirmek için prim yapacaklardı. Bu primleri ise beni her gördükleri yerde itip kakmaları ve bağırıp çağırmaları demekti, böylece diğer askerler benim düştüğüm zavallı durum karşılığında kendilerine çek düzen verip bu sünepe onbaşıların her dediğini yapacak, fazla da dikkat çekmemeye çalışacaklardı.
Eğer ibne olduğumu farkederler ise; malum götüm zoraki bir bayram yerine dönerdi ve bu durum hiç de hoş değildi. Evet götümü elletmek hoşuma giden bir durumdu, ama bu hoşluk götümü isteyenin ellemesi ile değil, benim hoşlandığım kişilere götümü elletmem ile alakalıydı. Bunu kimse farketmemeli ve mümkünse şimdilik kimseyle gözgöze bile gelmemeliydim.

Çünkü eğer gözgöze gelsem ibne olduğum hemen farkedilirdi.
Çünkü ben bu kadar erkeği daha önce hiç bir arada görmemiştim ve bunca erkeğin arasında ruh ikizimi bulabileceğime çoktan inanmıştım bile.

....tu biy kontinyud...... (ingilizce bilmeyen cahiller için cümlenin çevirisi: ....devam edecek...)

20 Kasım 2014

ya bi'şi diyim mi, biz öküz herif'le yine barıştık.

Bazı insanlar hayatınıza bir defa girer ve artık çıkmazlar, çıkamazlar, çıkarmazsınız, çıkaramazsınız, çıka...
bu cümleyi son kelimenin yüzlerce benzeriyle, sonsuza kadar devam ettirebilirim.
Oysa özetle; Olmuyor işte. çıkaramıyorsunuz amk.

Bazen çıkarsanız da, tekrar hayatınızın ta içine gelip yerleşmeleri için gidip yalvarırsınız ve bu olay farklı zamanlar da, tıpkı "gece ile gündüz"ün o can sıkıcılığından farksız bir şekilde tekrar edip durur..

Biz de Öküz Herif'le böyleyiz işte. Yani ben onu siktir edip ayrılsak da en fazla bir kaç hafta sonra, köpek gibi kapısına gitmiş bir halde kendimi ona "tekrar devam edelim" diye yalvarırken, ya da onu; bana özür dilerken buluyorum.

Bunun nedeni ne? ben de anlamadım.
Zaten saçma sapanlığıma ben bile tahammül edemezken o niye bana böyle tahammül ediyor, bir iki önemsiz yalvarmamdan sonra niye bana geri dönüyor, ya da küçük bir özründen sonra ben niye ona tekrar dönüyorum anlamıyorum.

Üstelik bu birbirimize dönüşlerimiz; bundan önceki boktan olan her şeyi silip süpürmüş halde oluyor.
Sanki o kavgaları biz yapmamışız gibi, sanki o günlerdeki kızgınlığımdan dolayı onu delik deşik etmek isteyen ben değilmişim gibi, sanki her siktirimde "anan ammına kadar yolun var, hadi git" dercesine gözlerimin içine nefretle bakan o değilmiş gibi oluyor, sanki o ayrılık öncesindeki nefretimiz hiç yaşanmamış gibi, sanki birbirimize hiç siktir çekmemiş gibi davranıyoruz.

Her ayrılığımız sonrası tekrar eden kavuşmalarımızdaki birbirimize davranışlarımız, birbirimizi alttan almalarımız vesaire'ye dair ne varsa işte bunların tümü de değişiyor.
Hatta sikişmelerimiz bile değişiyor. Her seferinde daha bir şehvetli olduğu kadar daha bir şefkatli de öpüşüyoruz.
Ahh o barışmalarımızdaki ilk iki gece yok mu o ilk iki gece. Sanki dersin yeni tanışmış ve ilk buluşmamız gerçekleşiyor gibi kibarca yaklaşıyoruz birbirimize, tamamen yabancıymışız gibi yavaş yavaş dokunuyor, tane tane konuşuyoruz. Ama sonrasındaki saatler için aynı şeyi söyleyemem. Çünkü yatakta sırılsıklam kalmış vaziyette yanyana düşünceye kadarki geçen o süre içinde, sanırım üstümüze bomba düşse şehvetimizden dolayı bombaları hissetmeyiz bile.

Şimdi yazarken aklıma geldi de; belki de bir daha, bir daha şehvetli ve şefkatli sevişmek için ayrılıyoruzdur. Belki de sırf öyle sevişmek için ayrılıp ayrılıp, tekrar barışıyoruz. Sahi niye böyle yapıyor, yapıyorum, yapıyoruz ki..

Yani şu anda hayatımda kalmasını istediğimden emin olduğum gibi, ayrılırken de hayatımdan siktir olup gitmesinden o kadar emin oluyorum ki anlatamam.
Hatta bazen ondan kurtulmak için kimseye söylemeden  sakin bir şekilde buralardan çekip gitmek, hatta sessizce ölmek de geliyor veya olmadı onu öldürmek.
İnancıma göre; ölmek veya öldürmek kendini ilah ilan etmek olduğundan dolayı bu düşünceleri kafamdan def ediyorum. Ama ister istemez yine de düşündüğüm olmuyor değil.
Bu gibi zamanlarda sırf ölmek veya öldürmektense, dönüşümün hiç olmayacağı bir yere siktir olup gidesim daha ağır basıyor.
Mesela pılımpırtımla beraber dilini bilmediğim bir yere taşınıp orda sessizce yaşamak ne güzel olurdu..
Bunu bir kaç defa düşünmüşlüğüm ve hatta bir ara kendimi böyle planlar yaparken yakalamışlığım da var. Ama sonra işte böyle düşüne düşüne bir bok yapamıyor ve sonra bi bakıyorumki yine kapısında bitmişim, yine onunla aşna fişna olmuşum.

Zaten onunla görüşmeyi kestikten sonra, aradan biraz zaman geçince bi bakıyorumki onu özlemeye başlamışım, aslında ben onunla olmak, onunla zaman geçirmek, onunla salak salak yaşamak istemeye başlamışım.
Hayır yani onunla saçma sapan bir yere gidip çay içmenin ne harikalığı olabilir ki? ama işte ben tutup illa onunla bi yerde çay içmek istiyorum.
onunla tutup bir sokakta aptal aptal muhabbet etmek istiyorum ve hatta onunla kavgalarımızı bile özlüyorum. "Keşke" diyorum "şu anda burda olsa da saçma sapan bir muhabbetin içine girip kavga etsek"

Yani aslında ayrıldığım o ilk iki gün falan mutlu olmuyor değilim. Baya mutlu oluyorum. Hatta sanki artık tüm dünyaya meydan okuyabilirmişim gibi, kendimi böyle bir bok sanmaya bile başlıyorum ve yine hatta; ayrıldığım zamanların ilk günleri adeta bir bayram havası oluyor bedenimde. Ayrıldığım günlerde sanki üstümden tonlarca ağırlık kalkmış gibi rahatlıyorum (hayır onun 115 kilo olmasının bu ağırlıkla alakası yok)
ama aradan bir kaç ay geçince hop bi bakıyorum gözlerim her yerde onu arıyor. sürekli yeni tanıştığım insanları onunla karşılaştırıyorum. Bi bakıyorumki ben herkes de onun eksikliklerini, fazlalıklarını, güzelliklerini olduğu gibi rezilliklerini de arıyorum.

Hayır yani, mesela adamın iğrenç bi şekilde burnunu silmesi niye aklıma gelsinki. Üstelik bu burun silmesi olayı her hava birazcık bozduğunda aklıma geliyor: hava biraz bozulunca hemen içimden, öküz şimdi üşütmüştür ve cebinde onlarca peçete biriktirip sürekli o koca burnunu sümkürüp duruyordur" diyorum kendi kendime ve onu pis pis sümkürken düşünüyorum.

evet evet resmen hava soğuduğunda veya ben üşüttüğümde bile o iğrenç burun silmesi aklıma geliyor. ayy iğrencim.
bazen banyoya girdiğimde de aklıma geliyor. mesela geçen yine köpüklenmiş bıcı bıcı yaparken  aklıma aniden düştü ve içimden "şimdi burda olsa dur başını sabunluyum, dur sırtını ovalıyım" diye diye beni çileden çıkartarak banyo yapacaktık. Böyle böyle düşünürken tuttum osbir çektim ve osbir çekerken de onu siktiğimi düşünerek boşaldım. Bunların hepsini de ondan nefret ederken yapıyorum. Üstelik o kadar nefret ediyorumki; böyle karşıma çıksa tutup imüğünü sıkar bi kenara atarım.

ama işte dediğim gibi, ayrılsak bile onu bi kaç gün içinde hemen özlüyorum ve ne bileyim işte; sanırım onu tüm pislikleriyle seviyorum. Yalnız bu ayrılıp ayrılıp barışmalarımıza da bir son vermeliyiz artık. Çünkü iki yetişkin ibneyiz ve bu ayrılmalar bize hiç yakışmıyor. Hazır barışmışken bir daha hiç ayrılmamayı diliyorum. Çünkü ayrıldığım zaman ben bile kendimi çekemiyorum. öğğğk resmen hepten iğrenç bir ibne olup çıkıyorum.

16 Kasım 2014

şiyir




küçük ampullerle süslenmiş sokağın ortasında öptün beni
sakalların battı dudağıma.
bakışların battı gözlerime.
ellerin ısıttı ellerimi.
ama keşke vedalaşmak için gelmemiş olsaydın.
keşke ben seni, hep o vefasız olarak bilseydim.




11 Kasım 2014

ben böyleyim ya, işte iyice dengesiz oldum çıktım. sen nasılsın?

aaahhh keskin nişancı biri, beni en iyi silahıyla vursun lütfen. Yani yaralamak için değil de, direkt öldürmek için olsa daha iyi olur. Hatta direkt kalbime nişan alsın, tek seferde ve acısızca öleyim. Hem zaten bütün suç kalbiminken ondan vurulmak en güzeli olur. Hak yerini bulur.
Hem öleyim de bunca saçma sapan şeyle uğraşmayayım. Zaten ölümün de nasıl bir şey olduğunu merak ediyorken, gönüllü olarak öldürülmek de güzel bir tercih olabilir.

Aslında düşününce yaralamak için de vurabilir. En azından ibo'nun Asena'yı topuklarından vurdurttuğu gibi beni de topuklarımdan vurun. Hareket edemeyeyim, yerimden kıpırdayamamayıyım.
Ama tabii vururken canımı da fazla yakmayın. Sadece bir süreliğine yürüyemesem yeterli.

Hatta bir süreliğine sadece yatağa mahkum kalayım da bir yere gitmeyeyim. Çünkü gidince kalkıp Öküz Herif'e gidiyorum.
Evet dün gece yine kalkıp ona gittim. Kapısına dayandım çaldım açmadı, yalvardım açmadı. "Komşular rahatsız oluyor" diyerek kovdu beni. Binanın kapısında bir arkadaşımı bekliyormuşum gibi onun aşağı inmesini bekledim inmedi.
Öyle bekle bekle bekledim. Ama iplemedi.
Havada soğuktu biraz üşüdüm. Burnum sık sık akmaya başlayınca ğııık diye yere sümkürdüm ve oradan geçen biri bana tesr ters  baktı. Ben de tesr ters ona baktım ve bakışlarımla korkutup, onu yendim. Adam gitti, ben üşümeye devam ettim.

Öküz de inmedi aşağı. Mesaj attım bir kaç tane, cevap vermedi. Whatsapp'den gelemem falan gibilerinden bir şeyler yazdı. Siklemedim, bekledim. Ben bekledim ama o inatla gelmedi. Beklerken baktım az ilerde arabası duruyordu, gittim arabasının yanına ve "camını kırayım da insin aşağı" diye düşündüm. Elime bir taş alıp cama küçük küçük vurmaya başladım. Ama sonra bir sürü masraf çıkacak diye vazgeçtim. Keşke araba camları ucuz olsaydı da rahatça kırabilseydim. Ahh fakirlik ne pis bir şey. İnsan öfkesini bile doğru dürüst yaşayamıyor. Oysa zengin olsam böyle olur muydu. Peh tek seferde indirirdim arabanın camlarını ve o aşağı inecek, böylece biz de kavuşmuş olacaktık. Ama araba camına ayıracak param yok bu ara ve bu yüzden cam sağlam kalmalı, biz ayrı olmaya devam etmeliydik.

Bir ara elimdeki taşın sivri tarafıyla arabaya "hayat erkeği burdaydı" diye yazmayı düşündüm, ama bu sefer de araba boyasının da pahalı olduğu aklıma geldi. Yine fakirlik beni alt etti ve öylece burnumu çekip arabaya bakakaldım.

Bu süre zarfı içerisinde üşümeye devam ettim, penceresine bakmaya devam ettim ama o hiç çıkmadı. Piç orospuçocuğu göt. İbne ya. Ya sen kimsin nesin yani. Ben kalkıp teee eben ammından çıkıp kapına kadar gelmişim ve sen beni iplemiyor, dışarı bile çıkmıyorsun. Hayır yani ne boksun sen ya. Bi kendine gel. Bana bak, ben tee nerelerden geldim, sen nasıl dışarı çıkmazsın ya? şerefsiz maymun.

Ama çıkmadı işte. Ben kendi kendime sinir olup, orda öylece mal mal durdum düşündüm;
niye burdaydım ki; yani adamı zaten sevmiyorum, ondan nefret ediyorum, hatta öldürmek de istediğim zamanlar oldu. Ama işte bunlara rağmen burdaydım. Yani burda ne işim var. daha geçen akşam yurtdışına kaçak gitmenin yollarını arıyordum, ama şimdi bu öküz'ün evinin önünde onu görmek için can atıyordum. Hayır yani ne oluyor, ne yapıyorum. Valla sağımı solumu iyice şaşırdım. iyice dengesiz oldum çıktım.
ne yapıyorum ben böyle ya. Valla kendimden bi bok anlamadım.

Allahım beni niye böyle karışık kuruşuk, yarattın. Niye böyle herkes gibi düz yaratmadın.Ne olurdu yani benim de "evet"im evet, hayır'ım hayır olsaydı. Olmaz mıydı ha?
Keşke öyle yaratsaydın. En azından şu küçüçük aklımla bu kadar karışık kuruşuk şeylerle hayatımı geçirmiyor olurdum. Kafam allak bullak olmazdı.

Üstelik hayatıma onca piç girip çıkmışken ve hayatım artık dikiş tutmayacak şekilde yalama olmuşken ben bu öküz'e niye takıldım. Üstelik aylarca hiç aklıma gelmediği bir anda kalkıp bu saatte buraya gelmekde ne oluyor?
allahım cevap verir misin? Sana soruyorum. bu işleri başıma sen sardın ve cevabı verecek olan da sensin.cevap ver allahım. niye  burdayım, niye buraya gelmeme izin verdin. Bu saatte ne yapıyorum ben burda?

Ondan bu kadar nefret ederken kapısında ne işim var. Onu görmek için bu kadar hevesle koşa koşa gelmek de ne oluyor. Üstelik hava soğuk burnum akıyor. bilmem farkında mısın?

Hayır allahım bana  cevap vereceksin, öyle susamazsın. Konuş benimle, gönder meleklelerinden birini, söylesinler niye böyle oluyor.

Üstelik alkol alan biri olsam "sarhoşum ne yaptığımı bilmiyorum" der yırtarım, ot mot kullanan keş olsam "kendimi kaybettim, burda buldum" derim ama biliyorsun hayatım boyunca iki üç fırt dışında hiç almadım ve alanlardan da hep uzak durdum. Ama tüm bunlara rağmen sanki hep almışım gibi şu an burdayım ve neden burda olduğum konusunda da bir fikrim bile yok. Üstelik dün gece de kalkıp gelmiştim ama son anda kendimi kandırıp "şimdi gece vakti rahatsız etme insanları" diyerek geri dönmüştüm eve. Onun haberi de olmamıştı. ama şimdi artık onun da haberi var ve ben bu boku neden yediğimi de bilmiyorum.

Hadi allahım bana kafayı yedirtmeden, bunu neden yaptığını söyle. Niye beni buralara getirtiyorsun, neden gelmeme izin veriyorsun. konuş benimle. Susma öyle!"

dedim ama olmadı. Gece vakti öyle orda kapısında dikildim kaldım. Piç inmedi de aşağı. Sonra döndüm eve geldim, tek başıma uyudum.

10 Kasım 2014

hikâyenin devamı

iki küçük kahve kupası'nın devamını yazdım ve değişiklik yapıp bu sefer Gzone'da yayınlandım. Hani eğer içinizde "bu çocuk yine ne bok yedi, ne haltlar karıştırdı" diye merak edenler varsa, şuraya tıklayabilir mi lütfen :) http://gzone.com.tr/g-zone-kasim-sayisi-yine-dolu-dolu/