Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

31 Ekim 2014

iki küçük kahve kupası

Geçen yıl Eylül ayında tanışmıştık onunla. Yaprakların sokakları sarıya boğduğu, yağmurun caddeleri her gün bıkmadan usanmadan yıkadığı bir hafta içiydi. Tanışma anımızın detaylarını çok iyi hatırlamıyorum doğrusu. Ama o aralar mevsime fena taktığımı çok iyi biliyorum. Çünkü sonbaharı oldum olası sevmemiştim ve her sonbahar da dökülmek zorunda kalan yapraklar gibi mutsuz bir şekilde etrafta gezinip duruyordum.
Aklımda "acaba bu sonbaharda önceki yılların sonbaharı gibi mi olacak?" soruları ardı ardına sorulup dururken, onunla da app'lerden birinde yazışmaya başlamıştık..

Yazışırken de ota boka espri yapan biri olduğum için o beni; sebepsizce mutlu olan ve hiçbir şeyi kafaya takmayan malın teki olarak tanımıştı.
Doğrusu hakkımda böyle düşündüğü için onu suçlayamam. Çünkü böyle düşünmemesi için hiçbir şey yapmamıştım ve her yazdığına da komik olsun ya da olmasın "ahahaha" diye anıra anıra gülüyordum..

Yazışmamızın konularından biri de evimde hiç kahve kupası olmamasıydı. Çünkü son kupaları da önceki hafta arkadaşlarımla evde yaptığımız parti sırasında mutfakta tepsiyi düşürünce kırmıştık ve 3ü1 arada kahvelerimizi bile ince belli çaybardaklarında 3e bölerek içiyorduk.
En komiği de, sanırım sonraki günlerde arkadaşlarımdan birinin annesinin çeyizinden çalıp eve getirdiği eski tarz viski bardaklarında çabuk çorba yapıp içmemizdi.

Ben işte bu aptal şapşal ev hallerimizi konu etmiş onunla anıra anıra bana gülerken, o "öyleyse bu akşam sana gelirken kupa getireyim, özlemişsindir kupada kahve içmeyi" diyerek kendi kendini davet ettirdi. Ben de nazlanmaya gerek duymadan "tamam, getir valla. yoksa sende geldiğinde viski bardağında 3ü1 arada içmek zorunda kalırsın" demiştim.

Sonra akşam iş çıkışında 2 küçük kahve kupasıyla beraber çıkıp gelmişti bana. Fotoğrafındakinden daha tatlı bir hali vardı. Ama çirkinliği aynıydı. Bir iki santim farkla boyu boyuma denkdi, sadece bir kaç kilo fazlamdı.
Daha önce spor yapan biri olduğu için atletik bir vücudu vardı ve en çok da omuzlarının Konya Ovası gibi uçsuz bucaksız genişliği dikkatimi çekmişti. İnsan o geniş verimli omuzlara başını koydumu, anında kendinden geçip bir ömür boyu huzur içinde uyuyabilirdi.
Bir de tabii onun da benimkilerden farksız at gibi dişleri vardı. Ağzımızı açsak kıtlama şeker veya yem torbasını uzatırlardı.

Ben kahvelerimizi bardaklarımıza bocalarken o anlatmaya başlamıştı "aslında biliyor musun bu kupalara para vermedim. Çünkü geçen yıl ikea'dan eve bir şey alırken fiyatlar gözüme çok pahalı gelmişti ve ben de almak zorunda olduğum şeyleri aldıktan sonra, ikea ile ödeşelim diye bu kupaları çantalardan birine sıkıştırıp çalmıştım"
O, kahve kupalarını ikea'dan nasıl çaldığını anlatırken biz 3üncü 3ü1arada'larımızı yudumluyorduk ve artık aynı kanepedeydik.

Sonra bir ara ellerimiz birbirine karışınca "artık bu kadar kahve yeter, başka şeyler konuşalım" demiştik ve dudaklarına yumulmuştum.
Sonrasını pek hatırlamıyorum. İlk günkü buluşmamızdan tek aklımda kalan görüntü, içinde bir yerlerdeyken çıplak sırtını öptüğümdür.

Ertesi gün akşama kadar yazıştık ve akşam işten çıkınca koşa koşa bana geldi,  yarım saat sonra ise birbirimizin kucağında kaybolup gittik..
Geri geldiğimizde ise, dünyanın en önemsiz konularını, çok önemliymişler gibi konuşarak, aramızdaki çekimi normalleştirmeye çalışıyorduk, ama nerdee..

Sevişmelerimiz sonrasında, bütün ibneler gibi biz de güncel müzik albümlerinden konuşuyorduk. Gerçi benim pek konuştuğum söylenemezdi. Çünkü ben, genelde beğendiğim bir parçaya takılıp başka bir beğendiğim parça buluncaya kadar idare ederek yaşayanlardanım. Yani müzik albümleri falan sikimde değildi ve doğrusu tek taktığım şey kulaklığımdı.

Sohbetimiz o'nun yönlendirmesiyle benim müzik zevkim üzerine yoğunlaşınca, konu sevdiğim parçalara gelmişti. O günlerde Müslüm Gürses'e fena taktığım için sevdiğim parçalarını teker teker dinlettim. Bazı parçalarını sevdi, bazı parçalarını yarıda kapattırdı. Kapattırdığı parçalardan birinden sonra ise Mirkelam'ın o günlerde yeni çıkmış olan albümünü dinletti.

Sevdim o albümü ve bütün parçalarını bir kaç defa daha dinledik. O albümde en sevdiğim parça "evlenelim gel" oldu. İkimizde o parçaya fena taktık ve o gece parçayı üst üste defalarca dinleyip dinleyip seviştik.
Yani özetle; işte güzeldi onunla geçirdiğimiz o iki-üç gün ve gayet iyi eğleniyorduk.
Zaten gün içindeki sürekli yazışmalarımızdan dolayı da suratımda; gitmek bilmeyen, hiç kaybolmayan bir gülme efekti oluşmuştu ve ben bunu önleyemiyordum.
Özetle o günlerde biri beni arkamdan bıçaklasa bile, ona dönüp gülebilirdim. Çünkü çok mutluydum.

Sonraki gün ise Cihangir'de bir cafe'de buluşup bir şeyler yedirdik birbirimize. Kimseyi pek iplemedik, ama onun rahat tavırlarının yanında ben de hepten kendimden geçmiştim ve "Allahım" diyordum "bu an gerçek mi, ben gerçek miyim? şu anki mutluluğum gerçek mi? ya acaba bu da diğerleri gibi piçlik yapar mı? ya ne olur yapmasın. sapına kadar gerçek olsun. gerçek değilse bile gerçekleşsin ve ne olur allahım; eğer rüyadaysam uyandırma beni. bırak güzel bir rüya gören, çirkin olarak uyuya kalayım. çünkü uzun zamandır ilk defa her şeyiyle tam tamına uyuştuğum ve ağzımın gülmekten hiç kapanmadığı bir münasebet içerisindeyim. rabbim, duyuyorsan kabul et nooolur." diye içimden bağıra çağıra dualar ediyordum.

Ama sanırım allah beni duymadı. Ya da duydu ama iplemedi. Çünkü bir sonraki gün kahve içmek için dışarda sözleşmiştik ve üstelik arkadaşlarıyla beraber geleceğini söylemişti. Bunun üzerine ben hemen kafamın içinde "hımmm demek beni arkadaşlarıyla tanıştıracak. o zaman işler ciddiye biniyor, sanırım o da benim gibi düşünüyor. tamam ya, oldu bu iş. çocuk sadece fanfini finfon yapmak istediği birini aramıyor, beni buldu artık bırakmıyor." diye düşünmeye başlamıştım bile.

Ama dedim ya "allah galiba beni duymadı" ve akşam saatlerine doğru çocuğun sesi kesildi. Buluşma saatine kadar da ondan ses seda çıkmadı. Moralim bozuldu, canım sıkıldı. Bileklerimi gözlerimle kestim, her yanım acıdı.
Akşam buluşma saatine yakın iyice yüzsüz oldum çıktım. Gittim sözleştiğimiz cafe'nin etrafında turlayıp durdum. Hani belki bir umut arar ve "hadi biz geldik, sen nerdesin?" diyecekti ve ben de "öfff bi saattir sizi bekliyorum asıl siz nerdesiniz?" diye söylenerek üste çıkacaktım.
Ama olmadı, aramadı, yazmadı.  Döndüm eve geldim, ışıkları söndürdüm, battaniyeye iyice sarındım ve başımı yastığa gömüp kendime bağırdım..

Devamı şurada: Tık tık tıklasana

26 Ekim 2014

Karnım tok benim, az önce kafayı yedim.

Ah artık insanlarla çok fazla yüz göz olmamaya karar verdim. Öyle kendi hayatıma çekildim örümcek gibi yaşıyorum. Ne eskisi gibi çok fazla arayışım var artık, ne de arkadaşlarım dahil kimseye selamım sabahım.
Akşam olup işten çıkıncaki halimi görmelisiniz. Sanki okulu sevmeyen ve son ders zili çalınışında dörtnala eve koşturan ilkokul çocukları gibiyim.
Eve gelince hemen sırt çantamı bir kenara atıp, üstümü başımı çıkardığım gibi içerde dal taşak biraz koşturuyorum, götüm başım iyice nefes aldıktan sonra banyoya girip bıcı bıcı yaparken bir yandan da osbir çekip boşaldıktan sonra çıkıp, pijamalarımla odaya geçiyorum.

Oda'da da birşey yaptığım yok ha. Öylesine bir sürahi suyu yanıbaşıma koyup kanepenin üzerinde battaniyeye sarınıp uzanıyorum.
İnanır mısın televizyon bile izlemiyorum. Zaten uydular şu yeni frekanslara girdiğinden bu yana kanal manal bir şey kalmadı. Bende televizyonu o günden bu yana hiç açmadım, öylesine kapalı bir şekilde duruyor karşımda.
İnterneti de azalttım, zaten aynı dili konuşan ama kendi dilinden başka kimseyi anlamayan, kimseye saygısı olmayan, kimseyi anlamakta istemeyen bir topluluğu gözlemlemenin bir sike yarayacağını, bana artı bir şey katacağını sanmıyorum. 
 Bunların hepsini bir araya getirince ise, şöyle özet geçeyim; iyice mal olup çıktım yani.

Eskiden olsa milletten sıkılınca dizi mizilere sarardım. "İzlemem gereken filmler var" kafasında yaşayıp, siteden siteye sekip dururdum. Ama şimdi dedim ya; canım hiçbir şey yapmak istemiyor, öylesine mala bağladım kaldım.
İnanır mısın çok da rahatladım. Böyle deriiiiiiin bir nefes almış gibiyim.

Zaten koştura koştura yaşıyoruz. O diziyi izle, bunu oku, şunu yap blablabla.. Offf kes artık amınakoyim. Kafam şişti.
Modern hayat adı altında hep sikindirik şeyler yapıp sonra da "neden mutsuzuz" diye ağlayıp zırlıyoruz.

Oysa modern hayat dayatmaları da beraberinde getirdi. Bir şeyden geri kalınca kendini ezik hissediyorsun, ezik hissetmeyen biriysen ise; etrafı takmayan kendi kafasının dikine yaşayan dediğim dedik SİVRİ biri olup çıkıyorsun. Seni anında mimliyorlar, uyumsuz diye etiketliyorlar.

Hayır yani gerçekten  de öyle biri olup olmaman önemli değil. Mesela benim canım bilmem ne dizisini izlemek istemiyor, sevmiyorum da zaten. Adamla konuşurken "yaa ben o diziyi izlemedim" diyecek oluyorsun, adam hemen başlıyor saldırıya "vay sen televizyon tarihininn gelmiş geçmiş en iyi filmini nasıl izlemezsin" mesela bir kitap mevzusu açılıyor, adam hemen saldırıyor "ayy senin o kitabı okumadan konuşmaman lazım" bla bla bla.
Ya yartağım bi sakin ol. amına koduğumun altı üstü bir diziden bahsediyoruz, sikindirik bir kitaptan konuşuyoruz. İzlemedim veya okumadım diye nerdeyse beni recm edecek, nerdeyse beni diri diri toprağa gömecek. Ne var yani okumadıysam, izlemediysem. Yani ne var "he yaw siktir et izleme, koy götüne gitsin okuma" desen yani yarrağım.

Ama yok illa onu oku, bunu izle, şunu dinle, öyle yap dayatmaları arasında yaşayıp duruyoruz.
Ahhh sokiyim her yerine senin modern hayat gibi.

Neyse işte, ne diyordum nereye geldim yine.
Hah diyordum ki; iyice mal oldum çıktım. Mal olmam aslında normal. Hatta mal olmadım, zaten maldım. Çünkü öyle küçük bir akılla anca bu kadar yapabiliyorum, hayatın anca bu kadarını yaşayabiliyorum.

Evde "rahat ediyor muyum" diye soracak olursan etmiyorum valla. Çünkü insan duvara baka baka, onu insan yerine koymaya başlıyor. Bi bilsen geceleri neler neler konuşuyorum evin duvarlarıyla. Ahh her odanın duvarına farklı bir kişilik yükledim, her odada farklı biri varmış gibi davranmaya başladım.
Yattığım odanın duvarlarına bir pezevenkmiş gibi davranıyorum, salonun duvarları fakir bir han sahibi, tuvaletin duvarları sağır bir adammış gibi yapıyorum, banyo duvarlarına ise Hollandalı bir genelev işletmesinin sahibesi gibi davranıyorum. En romantik duvar ise mutfak duvarları. Çünkü şiir yazdım duvarlarına. Ona bir şairmiş gibi davranıyorum.

Mutfağın duvarlarında öyle romantik, öyle siktir dolu cümleler varki, bazen "umarım ev sahibim gelip görmez" diye dua ederken yakalıyorum kendimi. Gelip görse bile sikim de değil ya neyse.
Zaten o da en fazla iki nutuk çeker, bende kes sessini kadın, al paranı ve sus derim. Sikmişim nutuğunu falan filan. Martaval dinleyecek havada değilim bu ara.

İnsan yalnız kalınca çevresindeki eşyaları falan filan konuşturuyormuş. Bunu yeni öğrenmedim ama dedim ya; tam anlamıyla yeni deneyimliyorum.
İnanır mısın, pencereye bazen televizyonmuş gibi davranıyorum. Farklı kanala geçmek istersem ise; sandalyemi alıp farklı bir odaya gidiyorum.
İlk günler tuhaf gelmişti, alışamamıştım ama sonra eğlenceli gelmeye başladı. alıştım yani. Zaten insan dünyaya, saçma sapan şeylere alışmak için gelmiş. Başka bir sikim için geldiğimizi sanmıyorum.

Hem biliyorsun; ben fazla kasınca resmen strese giriyorum, seks bağımlılığım falanfilan allah ne verdiyse hepsi birden depreşiyor.
Adını aşk koyup altına girmediğim adam kalmadı istanbul'da. ama aşktan da hala ses seda yok. Nerde bulunduğunu, nerde olduğunu bilsem direkt gider alırım yanıma, ya da gider taşınırım yanına.
Ama nerde olduğunu bilmiyorum ki. İşte bilmediğim için de her karşıma çıkan için "belki de budur hayatımın aşkı, belki de budur ruh öküzüm" diye diye önüme gelene ağam, gidene paşam çeke çeke iyice yalama oldu her yerim.

Götüm zaten uzun zamandır dikiş tutmuyor, ama biliyor musun; kalbim de artık eskisi gibi atmıyor. En çok da buna üzülüyorum. Yani ne bileyim işte; yeni biriyle tanıştığımda o pır pır eden kalbimi özledim, o dum tıs-dumtıs yapan kalbimi özledim. Ama yok işte, tık yok. Öyle kendi halinde vücüduma kan pompalayıp duruyor. bu iş dışında hiç mesai yapmıyor. 
Oysa ne güzeldi biriyle tanıştığımda sanki göğsümden fırlayıp onun kucağına atlayacakmış gibi yaptığı zamanlar,  ne güzeldi o kişiyle yazışırken  "onu yazma, şunu yaz" demesi falan filan.
Şimdi ise ayak topuğum gibi hissiz olup çıktı iyice. Sadece beni ayakta tutuyor o kadar.
İşte bende durumlar böyle yani. Peki sen de ne var ne yok canımındışı..

22 Ekim 2014

Aptal şapşal bir filmin başrolünde kendimi oynuyorum

Eski saflığımı özledim. Ya da salaklığımı mı demeliyim..
Aslında kimine göre salaklık, kimine göre aptallık, beyinsizlik, gerizekâlılık ve kimine göre de işte saflık. Bana göre ise içimden geldiği gibi, hissettiğim gibi yaşadığım günleri özledim.

Özledim işte, o eski zamanlarımı özledim. Sadece içimden geldiği gibi yaşadığım günleri özledim. İçimden geldiği gibi konuştuğum, koşturduğum günleri özledim. Ama zaman değiştirdi beni, her şey değiştiği için ben de değiştim ve işte şimdi de değişimden önceki o aptal şapşal hallerimi özledim.

"Keşke değişmesek" diyeceğim ama işte insan sağdan soldan, alttan üstten kazık yerken değişmeden edemiyor. Elinde olmadan istemeye istemeye değişiyor.
Yani; sike sike değil de, sikile sikile değişiyor.
Zaten değişim iyidir. İnsanı geliştirir, hayatta kalmasını sağlar. Ama bazı konularda iyi değil. Keşke değişirken istediğimiz konularda değişebilsek, istemediklerimizde aynı kalsak.

Ben ise; en çokda duygusal dünyamda değişimler yaşadım. En çok da o salak zamanlarımı özledim.
Tanıştığım kişinin isminde, ismimden tek bi harf var diye uyuşacağımızı ve hayatımızın sonuna kadar mutlu mesut yaşayacağımızı sandığım günleri özledim.
İsmi benim baş harfim ile bitiyor diye, onu tamamlayacağımı düşündüğüm o aptalsı hisleri özledim.
 "Yanağında gamze var, benimkinde de var. o zaman biz mutlaka uyuşuruz" diye düşünüp üzerine üzerine gittiğim ve tanışmak için kırk takla attığım zamanlarımı özledim.
Aynı şarkıyı sevdiğimizi öğrendiğim zaman "ya biz bununla çıkarsak kesin ölünce ayrılırız, yoksa öteki türlü yaşayamayız" diye düşünüp hadi duygusal ilişki yaşayalım ve mutlu olalım diye can attığım günleri özledim.
Aynı kitabın aynı satırında durup bir an düşündük diye aynı incelikde olduğumuzu ve eğer bir ilişki yaşarsak asla birbirimizi kırmayacağımızı düşündüğüm günleri özledim.
En çok da; sırf bir an bana baktığında güldü diye "hımmm demek benden hoşlandı. o zaman mutlaka tanışmalıyız ve sonrasında da hemen aynı eve taşınıp hayatımızın sonuna kadar mutlu bir çift olarak yaşamalıyız" diye düşündüğüm günleri özledim.

Özledim yani. Salaklıklarımı, aptallıklarımı ve bunun gibi saçma sapan olan her şeyimi özledim.

7 Ekim 2014

Elektirik alamadıysan trafoda sorun vardır

İlişkilerdeki, sikilen tarafın (yani yarrağı yiyecek olan kişinin) kendini "elde edilmesi gerekilen kişi" olarak görmesi veya sikecek olanın kendini "ulaşılmaz ve vazgeçilmez" olarak görmesi konusu midemi bulandırıyor.

Bu gibi ilişkilerde; sikilen taraf, her zaman için kendini hep bi elde edilen, peşinde koşulan, uğruna sürünülmesi gerekilen ve hatta gerekirse uğruna kan dökülmesi gerekilen kişi olarak görür. Onun için savaşlar bile çıkmalı, dünya yerle bir olmalı, bebekler boğazlanmaktan geri kalmamalı. (tarihte örnekleri çokdur) çok olmasına çok, ama yıl 2014 olmasına rağmen, bu ruh halindeki kezbanlarımızdan etrafda hâlâ var ve ne yazıkki bunların neslinin tükenmesi için tek çare; soykırım..

Tabii bu sadece sikilen taraf için geçerli değil. Siken taraf da sikeceği uğruna kan dökmekten geri kalmaz, kalmak da istemez. Sikeceği kişiyi elde etmek için dağları taşları aşmalı, karşısına dikilenleri bir bir yok etmeli, bedenlerini parça pinçik etmeli ve sikeceği kişiye geç de olsa, güç de olsa ulaşıp onu bi güzel sikmelidir..

İşte ilişkilerimizdeki bu durumları sevmiyorum. Çünkü kadın erkek ilişkilerinde olduğu gibi, erkek erkek ilişkilerinde de durum farklı değil ve farklı olmadığı için de bu durumdan nefret ediyorum. (Lezbiyen ilişkilerinden haberdar değilim, uzun zamandır lezbiyen ilişkilerini de gözlemlemiyorum. Lezbiyen arkadaşlarımla da pek bu tür konuları konuşmuyorum. İlişki konusunda kendi içime kapandım desem yeridir.)

Konu dağılmadan u dönüşü yapacak olursam; ilişkilerdeki, (kısaca)zevk verecek olan kişinin kendini üstün tutma durumları midemi bulandırıyor.
Ne bu abi, yani iki dakka zevk vereceksin diye tüm evrenin senin önünde diz çökmesini beklemen biraz abartı değil mi? Bence abartı. Zaten hepi topu iki girip çıkacaksın veya sana iki girip çıkacaklar diye olayı niye ölüm kalım savaşına kadar götürüyorsun ki. Bi bırak kendini bi rahat ol, bi elin ayağın yerinde dursun ve sakinleş. Sadece zevk almaya bak, karşındakini mutlu etmeye odaklanma, sadece kendi mutluluğuna bak, kendi rahatına bak amk..

Zaten cinsellikte kendi mutluluğunu bırakıp karşısındaki  mutlu etme çabasına, uğraşına girmeyi de anlamadım gitti. Hele bir de karşısındakinin "mutluluğundan mutlu olmak" çabası var ki, onu hiç anlamadım, inatla anlamayacağım da. Çünkü özellikle bu son söylediğim (cinselliği sayesinde karşısındakini mutlu etmekten dolayı mutlu olma hali) bana çok ilkel geliyor. Hatta çok dehşet verici bir şekilde cahilce geliyor.

Mesela ben, gayet seks yaparken kendi mutluluğuma odaklanıyorum ve iki dakka sonra pırt diye boşalıp altımdakinin üstüne yığılıveriyorum. Altımdaki de, bendeki kazma sapıyla onu saatlerce sikmemi beklediğinden olsa gerek, pörtlemiş gözlerle başını çevirip"ne oldu? boşaldın mı?" diye soruyor, ben de "evet" deyip geçiştiriyorum.

Ama o an altımdakinin hayal kırıklığını, beklentisinin büyüklüğünü falan bedeninin gevşemesinden hemen anlıyorum. Anlıyorum anlamasına da çok siklemiyorum ve "ya kusura bakma, benim erken boşalma sorunum var da" deyip geçiştiriyorum.
Bu cümlemden sonra ise karşımdakiler, sikilerek uzun uzun zevk verme hayallerinin suya düşmesini saklamayı umarak, tüm samimiyetsizlikleriyle "önemli değil ya" falan diyorlar. Ama onlar için ne kadar önemli olduğunu ne yazıkki bedenleri, yüz mimikleri, siklerinin hemen inmesi falan ele veriyor. Tabii ben bunu da siklemiyorum ve o arada çoktan yana uzanmış, kendi rahatlığıma odaklanmış oluyorum.

Genel olarak durumum böyle oluyor. Çünkü birini sikerek mutlu etmeye çalışmak bana göre değil abi. Ben o anda karşımdakini siktir edip, sadece kendi mutluluğuma bakarım. Bu durum hep böyle oldu. Zaten sanırım erken boşalma sorunum da bundan kaynaklı. Çünkü o an düşündüğüm tek şey bir an önce içine girip boşalmak. Durum böyle olunca da en fazla bir iki dakika sonra game over oluyorum.

Ama öte yandan; ciddi anlamda, erken boşalma sorunumun nedeni bu olabilir. Çünkü geçenlerde bir kaç defa geç boşalmayı denedim ve başardım da. Boşalmamak için ise pencereden dışardaki ağacın dalına konup duran kuşları izliyordum. Hani o an altımdaki her ne kadar "ah oh uh" dese de ben pek zevk almıyordum. Ama kendimi dışardaki ağacın dalındaki kuşlardan alıp, altımdaki göte verince bi anda zevk almaya başladım ve çok geçmeden de eyjafjaylakül gibi patlayıverdim.

Neyse işte demem o ki; seks yaparken karşımdakinin mutluluğu falan sikimde değil. Ben kendi mutluluğuma bakarım o kadar.

4 Ekim 2014

unutmak veya unutmamak. işte bütün mesele bu

Bu aralar kendimi yine okumaya verdim. Öyle belli başlı şeyler değil de karşıma ne çıkarsa alıp okuyorum. Sonuçta herkesin anlatacak bir hikayesi varken, bizim de kimden ne zaman ne öğreneceğimiz, nasıl öğreneceğimiz belli olmuyor. Bu yüzden kendimi "illaki şunu oku" gibi belli bir okuma sınıfına sokmuyorum, gelişi güzel karşıma çıkmış olan her hangi bir şeyi okumaya çalışıyorum.

Bu sabah da aynen böyle şeyler okurken bir gazete köşe yazısında Milan Kundura'dan alıntı olduğu belirtilen şu cümlelerle karşılaştım;
"Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şeyi hatırlamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü  bir olayı unutmaya çalışan insan, elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır."
Bu cümleden sonra durdum düşündüm. Sanırım hayatı yaşayış şeklim ikinci cümlede özet geçilmişti. Onca yıl yaşamış olmam tek bir cümleye sıkıştırılmış ve bana sadece bir kaç defa daha okuma şansı veriyordu.
Çünkü hayatım aynen böyle olmuştu. Hep koşarak yaşadım, koşturarak ve bir şeylerden kaçarken başka bir şeye yetişmeye çalışma hissiyle geçmişti.
Bunların nedeni de sanırım unutmak istediğim çok fazla şeyin olduğuydu. Gerçekten de unutmak istediğim o kadar çok şey vardıki, bu yüzden hayatı nasıl yaşadığım ve hatta yaşadığım  şeylerin iyi veya kötü, güzel ya da çirkin olduğunu siklemedim bile. Öylesine hızlıca yaşadım geçtim.

Zihnim de yardım etti bana. Ben hayatı koşarak yaşarken o da yeni anılara yer açmak için eskileri sildi. Uunutamadıklarımı ise işte buralarda yazarak unutmaya çalıştım ve aslında doğrusunu söylemek gerekirse; unuttum da.

Bu arada iyi bayramlar efendim..