Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

28 Nisan 2014

durak



İstanbul gibi yaşlandım ben de
Neremi açsan farklı dönemlerimden kalma bir anı'ma ulaşırsın.
Zaten ben bile soyunup kendime baktığımda; bazen tatlı bir selamın ardından kalan izler yüzünden dolar gözlerim, bazen ise acı bir elvedanın artıklarıyla
Yani aslında, acı bir tarih fışkırır her yanımdan..

Tahmin edersin ki yaralarımın hepsi taze değil ve bu yüzden bir çoğu artık kanamamakta
Bazıları çok eskiden kalma, bazıları ise henüz açılmış bulunmakta
O yüzden senden ricam; lütfen çok derinlerimi açma..
orda kanamaktan bıkmış eski yaralarım var
taze acılarımın ise temelleri atılmakta..

Kabuklarından soyunmuş yeni yara izlerim ve hatta sarılmaya can atan bir kaç an'ım da var
Biraz daha özetle: ben hep, gelecek birilerini bekleyenlerin ilk durağı oldum.
eğer sende gideceksen, lütfen hiç gelme.

26 Nisan 2014

Gece yarısı yazısı

Saat gece yarısını azcık geçti. Ya da henüz gece yarısı olmadı. Sahi saat kaç olunca gece yarısı sayılıyordu? Bunu bilmiyorum ve bilmemin de hayatıma katacağı hiçbir şey olmadığını bildiğim için gece yarısının saat kaçtan sonra dendiğini öğrenmeyi gerekli görmedim. Sonuçta cümle arasında geçiştirilen iki kelimelik bir şeydi öğrenmem bir şeyi değiştirmeyecekti. Hem öğrenmemekle iyi yapmışım. Baksana siktiri boktan iki kelime hakkında ne kadar uzun zırvaladım.

Az önce eve geldim. Kapıyı açtım ve içeri girip ışıkları açtım. Artık yalnızım, çünkü ev arkadaşım işine yakın bir eve taşındı. Yani teee anadolu yakası'na ve üstelik orayı sevmemesine rağmen. Sahi insanlar anadolu yakası'nda nasıl yaşıyorlar? Hiç anlamıyorum.
O da orayı sevmiyor ama işe gitmek için sabahın köründe kalkmaktan veya gecenin bi yarısı eve gelmekten de kurtuldu. Zaten bu eve de boşuna kira ödüyordu desem yeridir. Çünkü çoğu zaman iş yerinde kalıyordu ve buna rağmen koca ev kirasının yarısını ödüyordu. Onun adına bir kaç sefer bu konuyu düşündüğüm oldu, ama sonra tüm buna benzer düşüncelerimi siktir ettim. Sonuçta kirayı tek başıma ödeyemezdim ve ona bu konuyu açmamın sakıncalı olduğunu düşündüm. Yani kendi çıkarımı düşündüm. Ama işte buraya kadar geldik ve o hem bu kadar yüksek kiradan kurtulmak için, hem de işine yakın olmasından dolayı taşındı. Yani sap gibi kaldım. Kiramla başbaşayım, tek başımayım yine..

Evimde benden önceki kiracıdan kalma bir kaç çiçek olduğunu anlatmışmıydım. (toplam da 7 tane)
Evet evde bir kaç çiçeğim var ve adlarını bilmiyorum. Bilmem gerektiğini de düşünmüyorum. Öğrenmek için enerji harcamayacağım, öğrensem bile unuturum zaten. Ama önemli olanın onları 15 gün susuz bırakıp, 16ıncı gün bi bardak su ile dipdiri hale getirdiğimi öğrendim. Mübarekler çiçek değil başka bir şey. Yahu çiçekler bu kadar dayanabiliyorlar mıydı?

İnsanlar da çiçekler gibiler işte. Hiç sevilmeyen insanlar, hiç ilgi görmeyen insanlar kötüleşiyorlar ve sonra küçük bir ilgi ile iyileşebiliyorlar. Biz insanların diğer canlılardan tek farkı sanırım aklımızın olması olsa gerek. Çünkü akıl başka bir şey. Gerçi bu yazdığım cümlelere bakınca onun da bende olmadığını düşünmüyor değilim. Eee madem bende akıl da yok, bu da demek oluyorki; aslında ben bir çiçeğim :dd

Üff ner neyse; işte yine 10 gündür susuz bıraktım ve az önce onları suladım. Bakalım bu deneylerim ne olacak. Ama çok şaşırtıcılar valla. Resmen onları böyle çürümüş görüp, sonra bir bardak su ile tekrar diriltince kendimi bir tuhaf hissediyorum. Tüylerim diken diken oluyor. İşte şimdi o sihirli sözü söylemeliyim: Allahuakbar :dd (arapça konuşuyor gibi söylediniz değil mi? :))

Bir de canım sıkılıyor. Sevgili öküz onun hakkında yazmamam için diretiyor ve bu canımı sıkıyor. Yazdığımda ise kıyamet kopuyor. Ama sikimde değil. sonuçta ben bu blogu yazmaya başladığımda o hayatımda yoktu ve ben yine yazıyordum. Şimdi yazarken ise; onun adını sanını resmini de vermiyorum ve dolayısıyla bana kalkıp "hakkımda yazma" demeye hakkı yok.

Aslında sadece onun değil, hiç kimse hakkında isim, resim vs verme hakkım olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bu özel alan ihlali oluyor. Ama hissettiklerimi söylememin sakıncası olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden rahatça yazıyorum. Neyse işte öyle. Hadi kendine iyi bak, kocaman öptüm.

23 Nisan 2014

öylemesine

Şu an saat sabahın körü. Uyku tutmadı, uyandım etrafı izledim biraz. Sessizliği, seksizliği dinledim azcık. Sonra yatağa dönüm. Öküz Herif uyanmış. Bana bir sürü küfürler etti. Ağzıma sıçtı falan filan. Çünkü dün gece uyumamam gerekiyordu, çünkü dün gece onun ayarladığı birilerini misafir edecektik ama ben saat 22:00 gibi uyuya kaldım. Aslında hep böyle oluyor. Ne zaman sözleşsek, ne zaman birini yatağa atacağımızı kararkalaştırsak, ne zaman birini aramıza alıp sikeceğimizi belirlesek ben uyuya kalıyorum. Hem de öyle böyle değil. Resmen savaş çıksa, hatta beni ipe götürseler, hatta olmadı beni kesseler yine de uyanamam.  Gayet huzurlu ve rahat bir şekilde uyuya kalıyorum. Uyandığımda ise işte biraz küfür ve azar işitiyorum o kadar.
Başka şey yok.

Az öncede aynısı oldu. Uyuya kaldığım için küfürler azarlar işittim ve sırf uyuya kaldığım için henüz kimseyi kaşar niyetine aramıza alıp bir tost yapamadık gitti.

Neyse işte biraz söylendi, rahatladı ve bende onu öpünce eteklerini suya indirdi. Suya indirme sahneleri çok güzel oluyor. Böyle kızgınlıkla kızgın olmamak arasında bi yerde gidip geliyor. Kaşlarının çatılmaya başladığı ilk anda onu öpmeye başlıyorum ve gerilimi bitiyor. Geriliminin bittiğini öpüşürken derin derin hofflamalarından anlıyorum ve birde öpüşlerime karşılık vermesinden. İşte o anda biraz daha devam ediyorum ve sonra öfkesi bitmiş oluyor.

Bu sefer de böyle oldu ve sonra ikimizin de siki kalkınca devam ettik. Bir 5 dakkalık sakso muhabbetinden sonra, sıra sikişmeye geldi ve kondom takıp işimizi gördük. İş bittikten sonra farkettim ki etrafı çok güzel dağıtmışız.
Çünkü sevişirken kendimizden geçiyoruz. Sanki ne gerek vardı ki bu kadar dağıtmaya. Sevişiyor muyuz, kavga mı ediyoruz belli değil.
Sevişme sonrası o banyoya girerken ben etrafı topladım, vazoyu yerine (lan bi dakka vazonun yatakta ne işi varki? acaba bi yerimize mi soktuk veya bi yerimizi mi vazoya soktuk) kitapları raflarına, telefonları küçük masanın üzerine, bilgisayarı işte getirip önüme bıraktım ve bunları yazıyorum.
Üstüm hala çıplak ve o hala banyoda.

Hah çıktı. Bana bakıyor "hadi şimdi ne bok yiyeceksek ye. Ne olurdu sanki gece uyumasan"larla başladı başımın etini yemeye. Ben de hiç siklemez gibi yapıp sikleyerek bu cümleleri yazıyorum.

(1 saat sonra) Öküz Herif fena haşladı beni ve yine yatağa girdi. Söylene söylene uyuya kaldı. Hatta şu an horluyor. Horlamalarından önce en son "çok bencilsin" deyip duruyordu. Tamam falan dediğimi hatırlıyorum ve sanırım gerçekten de bencilim.
Üff ya bu arada o fena horluyor. Durun yastığını kıpırdatayım da horlamaları dursun.

(yastık düzelttikten sonra) tamam sustu. En azından yatak odasında bir kara tren çufçufu yok şu an.

Ya bir de ben bugünlerde çok sıkılıyorum. Öyle böyle değil. Gayet bildiğin  sıkılıyorum ve patlamak istiyorum. İşte öyle.

1 Nisan 2014

kitaplar güzeldir. korsan kitap satan insanlar ise daha da güzeldir.

Şu an starbucks'dayım karşımda iki üniversiteli var ve bu güzel ülkemizi kurtarmaya çalışıyoruz. Sonrasında ise sıra dünyaya gelecek. Durun geliyoruz. Biri tayyip'le savaşmayı savunuyor (bilgisayar mühendisliği mi ne öyle bir şey okuyor), diğeri ise insanların yaşarken yaptıkları işlerde en iyi olmaları gerektiğini savunarak ülkeyi kurtaracağımızı savunuyor (uluslararası ilişkiler yüksek lisans yapıyor) ben se "ya siktir edin, hayatınızı yaşayın" diyorum (ofisboyum)

Şimdi onlarla konuşmaktan yoruldum ve "yapmam gereken işler var" diye söyleyip bloga girip bu yazıyı yazıyorum. Yazmak konusunda iyice sıkıcı oldum. Artık en iğrenç yazılardan bile yazamıyorum. Ne oldu bana ya, oysa negzel yazardım. Yazdıkça coşardım, kendimi gaza getirip yazmaya devam ederdim. ama şimdi öyle olmuyor. artık bi yerde duruyorum ve "amaaan koy götüne gitsin, yazarak ne olacak ki?" deyip bırakıyorum. Öyle öyle taslaklarda 200'den fazla yazı birikti. Geçen gün taslaklara göz atarken bir çoğunu sildim. Ama yine de birikiyorlar. Ne diye yarıda bırakıp duruyorum anlamadım ki. Oysa fizik kanunlarından bahsetmiyorum, karadeliklerden yazmıyorum. Öyle sikindirik şeyler yazıyorum. Aslında bazen fizikten bahsettiğim oluyor. Özellikle seviştiğim insanların fiziklerinden. üfff ne saçmalıyorum ya. 

Bu arada akşam işten çıkarken yol üstündeki balıkçıyı görünce canım fena balık çekti. Cebimde para olunca havalı havalı yaklaşıp "abi bi balık alıyım yaaee" dedim ve balıkçı "hemen abi" deyip balığı pişirmeye başladı. Aradan bir iki dakika geçmiştiki çocuğun biri yanımıza geldi ve balıkçıyla havadan sudan konuşmaya başladılar. 

Çocukta da öyle bi tip varki anlatamam. Böyle resmen az önce dayak yemişte, dağılan ağzını burnunu sadece yüzünü yıkayarak düzeltmeye çalışmış gibiydi. Bunlar konuşmalarının ilerleyen bölümünde arkamızda duran korsan kitapçı hakkında konuşunca dikkat kesildim. Meğer kitapçı, yere serdiği bez üzerinde aylardır burda rahat rahat kitap satıyormuş. Ama geçen haftalarda polis bunu korsan kitap sattığı için içeri atmış ve henüz çıkamamamış. Aslında hakim karşısında çıksa serbest bırakılacakmış, ama işte hakim karşısına çıkmasını erteliyorlarmış. Çünkü korsan kitapçı'mız daha öncede defalarca kodese girip çıkmış. Yani en fazla 1 ay tutuluyormuş içerde. Ama bu sefer durumlar kötüymüş ve bu yüzden, adamın karısı onun yerine gelip kitap satmaya başlamış. (dün gece yazdım bu cümleleri)

(bu sabah iş yerinde devam ediyorum yazmaya) Onlar cümlelerini toparlarken benim de ekmek arası bol soğanlı balığım hazırlanmıştı, parasını verip limon suyunu bocaladıktan sonra, balığımı aldığım gibi arkalarındaki korsan kitap satan ablaya gittim. Kitapları bol bol elledikten sonra bir tanesini aldım ve cebimdeki paranın bir kitap almaya yetmediğini farkettim. abla tanesini 8 tl'den satıyordu, benim ise cebimde 5tl kalmıştı. abla 5 tl olur mu dedim, olur dedi ve kitabı alıp çantama attığım gibi uzaklaştım.

Bugün ise ayın 1'i olduğu için maaşımı alıyorum ve akşam iş çıkışı o ablaya gidip 5-6 tane daha korsan kitap alcam inşallah. Korsan kitap almak evet yanlış, ama sikerim yanlışını. Adam hapisteyken, karısı ve çocukları açlıktan ölsün mü? Bence bu gibi durumlarda korsan almak başkasının hakkında tecavüz etmek sayılmamalı.  Yani sayılacaksa da doğrusu pek sikimde değil.

Hırsızlıkla eşdeğer bir durum da değil bence. Ya da bilmiyorum, vicdanımı susturmaya çalışıyorum. Ama sonuç olarak bakıldığında; kadın mecbur kalmasa o perişan haliyle gelip bi paçavranın üzerinde kitap satmak zorunda kalmazdı. Hem zaten benim kitaba ihtiyacım var, onun da çocuklarını doyuracak ekmeğe. Birde sanırım iyilik ile kötülük arasında çok ince bir çizgi var. O yüzden kimse kendini iyi veya kötü diye tanımlamasın ve kendini böyle tanımlayamayacağı gibi bir başkası içinde hiçbir zaman kalkıp şu iyidir/kötüdür demesin.