Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

8 Aralık 2014

öylemesine

çok boş bir insanım.
sanki daha az önce farkıma varmışım gibi bildiğin bomboş bir insanım. hiçbi sike yaramadığımı düşünüyorum. belki siz de bi sike yaramıyorsunuzdur. ama ben sizi bilmiyorum ve bu yüzden hakkınızda yorum yapmayı kendime yakıştırmıyorum şimdilik.
yaşama amacımı aramadım değil, evet aradım. ama bi sik bulamadım. 
ah pardon sik buldum aslında ve bulduğum sikin üstüne oturdum. çünkü kahrolası bir eşcinselim.

bunun dışında dediğim gibi boş bir insanım. sanki ibne de olmasam ottan farkım olmayacakmış gibi olduğumu düşünmeye başladım. ki aslında ottan boktan hiçbir farkım da yok.
(zaten çoğunuz da öyle değil misiniz.)

ölümü sık düşündüğüm mevsimdeyim. bunun gerçekten mevsimle alakası var mı yoksa benim kendi beyinsizliğim mi? bilmiyorum ve mevsimi suçlama tembelliğine çok fazla bulaşmaya da niyetim yok.

tamam hadi kendime bu kadar acımasız olmayayım. ama sorun ne onu da bilmiyorum ve işte her sonbahar da olduğu gibi, bu sonbaharda da ölümü çok sık düşünüyorum.
yazın güneşten kaçıp bir gölgede "nem var abi nem olmasa bu şehirde sonsuza kadar yaşanılır" muhabbetlerimle akşamı ederim de, sonbahabarın benim gibi kararsız duruşu, ondan nefret etmeme yetiyor.
yani ne güneşi güneş gibi, ne yağmuru yağmur gibi, ne de soğuğu soğuk gibi.  yapraklar desen yarısı yerlerde sürünüyor, yarısı ise hâlâ tüm dirilikleriyle dallardan bize el sallıyorlar.
çiçekler desen hakeza. onların bazıları açıyor, bazıları kapanıyor, bazıları dökülüp gidiyor.

off zaten gereksiz şeyler yazan ben iyice gereksiz şeyler yazdım. gerçi zaten gerekli veya gereksize kim karar veriyorki; kime göre, neye göre gerekli veya gereksiz değil mi........

şu an tv açık ve ve ona sırtımı döndüm. öylesine içeriyi aydınlatsın diye bir kalabalıklık yapıyor. bunu niye anlattığım hakkında bir fikrim yok ve az önce bunu anlatmaya başlarken aslında bir yere bağlayacağımdan o kadar emindimki.
ama şimdi hiçbir sik yok kafamda. içim boş dışım boş, ben boş her şey boş
niye yaşıyoruz bu ucuz hayatı, niye böyle çarçabuk mutsuz oluyoruzki.

yoruldum biliyor musun. çok yorgunum. böyle sanki üstümde 10 torba çimento varmış gibi hissediyorum. öyle bir yorgunluk hali. yani tatlı falan değil. bildiğin ölme duygusuyla yanıp tutuşan bir yorgunluk hali.
sanki öldürsem kendimi, sanki yukardan bir yerden aşağı doğru süzülsem özgürleşecek mişim gibi bir his var içimde. tek çare buymuş gibi geliyor.

(yarım saat sonra)
az önce içimde bir yerlere yaşama hevesi pompalamak için kalktım castara castara şarkılardan birini açtım, dans adı altında bir kaç saçma hareket yaptım. en çok da yerimde durup zıp zıp zıpladım. şarkı sonrasında zıplamanın etkisinden olsa gerek, yere uzanıp biraz mekik çektim ve mekik çekerken "amaaan koy götüne gitsin ya. içinde yaşama hevesi dolsa ne olacak mal" dedim ve kendimi koy verdim. halının üzerinde ne kadar kaldığımı bilmiyorum. ama halının bir kaç aydır yıkanmadığını farkedince kalktım ve etrafa bakındım. ev pis. leş gibi bir evim var.

sanki şehirlerarası yoldaki dinlenme tesisi gibi bir ev olmuş çıkmış. her tarafı bok götürüyo ve ben her çıkardığımı etrafa bi yere bırakmışım. odalarda küçük küçük çamaşır tepecikleri oluşmuş. çoraplarımı en temiz görünenden başlayarak giydiğim için hiç temiz çorabım kalmayalı sanırım 5 haftadan fazla oldu. üstelik etrafım; teki olmayan çoraplarla da dolu.
çamaşır konusuna geri döneyim mi? yoksa pis çoraplardan mı devam edeyim?.....
 
az önceki soruya cevap verdin mi?

Doğrusu cevap verdiysen bile sikimde değil. ben can sıkıntımı atmak için boxer'ıma gircem.

bir de geçen aylarda boxer giyinmeye başladım ve bu da ayrı bir can sıkıcı konu oldu. can sıkıcı değil de "sik sıkıcı" desek daha doğru. çünkü çamaşır giyinmeyen ben iyice çamaşıra alıştım kaldım. şimdi giyinmeyince kendimi tuhaf hissediyorum. oysa çamaşırsız, kilotsuz gezindiğin zamanlarımı özledim. en çokda rüzgar estiğinde hava alan taşşaklarımın, kıçım başımın o tatlı tatlı ürperen anlarını hissetmeyi özledim.
aslında havalar soğuk olmasa boxer'ları fora ederim de, işte havalar soğumaya başladı ve ben bacak aramın şu sıcaklığına alıştım ya ondan fora edemiyorum. birde sanırım yaşlandım; en büyük sebep de bu.

oysa ben şubat'ın 15'inde bile bi kot bi tişörtle istiklal'de salına salına gezdiğimi bilirim. şimdi ise kat kat kazaklar, badiler, kotlar montler bereler. offf resmen lahana topu oldum çıktım yeminederim. oysa ben cihangir topuydum pöfff.

Sahi yaşlanıyoruz değil mi. düşünsece bu blog bile 5 yaşına girecek bu yıl. koskoca 5 yıl. hey gidi hey. ne sikim anladık bu hayat'tan ben de bilmiyorum.

2 yorum:

Anne Günlüğü dedi ki...

Güya dışarıdan bakıldığında donanımlı ve dolu biriyim ama şimdi bunu okuyunca ben de böyle hissediyorum ve o kadar güzel anlatmışsın ki.Kendimi bu kadar kötü hissetmemi bu kadar güzel anlatamıyorum ben!

Adsız dedi ki...

benim eski esimin ebesi o kadar fakirmis ki donu oldugunda sukredermis. Neden sukrediyon ne var ki deyu sorduklarinda oyle demeyin olum var ve donsuz olursem kadinin don alacak kadar bile parasi yokmus derler...