Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

23 Kasım 2014

nerde kalmıştık?

bu yazı, şu yazının devamıdır: ŞU YAZI

...kendi kendime içimden söylediğim "acı yok rocky, acı yok" cümlesiyle, askeriyenin kapısından içeri girdiğimde saçma sapan bir yere geldiğimi zaten biliyordum.
Çünkü burası bambaşkaydı ve biliyordumki gelenlerin yüzlerindeki o tuhaf mutluluk ifadesi, bilinçli olmaktan çok farkında olmadıkları bir kölelikten kaynaklı olarak suratlarındaydı.
İşte bu beyinsizler topluluğunun, amcamın 2-3 litre süt sağmak için beslediği ineklerinden tek farkı, otobüse binmek için bilet almak gerektiği bilincine sahip olmalarıydı.

Bu durum bana hep tuhaf gelmişti ve bugün de o tuhaflık devam ediyordu. Çünkü onların aileleriyle gelmelerinin aksine ben; hazır işsizken askerliği de aradan çıkarmak, orda burda yatmaktan kurtulmak, bi kaç yıldır dağılan kafamı toplamak, düzenli olarak sıcak yemek yiyerek midemi rahata erdirmek ve evsizliğimden dolayı orospulaşmamak için askere gelmiştim ve benim zorunluluğumun yanında bir çok kişi halaylar eşliğinde kapıdan giriş yapıyordu.

Üstelik henüz 19undan gün saymaya başlayan körpe bedenime dokunmak için, çizgileri henüz iyice belirginleşmemiş olan avuçiçime para saymaya hazır bir top lumun var olduğunu keşfetmişken, eğer askere gelmezsem kesin bir kaç yıla kalmaz ameliyatla sikimi kökünden kestirip, elimde kelebek bıçakla volta atarken müşteri arayan travestiler arasında yerimi alacaktım. Ben böyleydim ve insan kendinin ne bok olduğunu gayet iyi bilirdi. Ben de kendimi biliyordum.

Para, bazen günlerce sıcak yemek yiyemeyen sokakta yatıp kalkmaktan bıkmış kişi için iyi bir araçtır. Üstelik bu kişilik, sırf hatr gönül ilişkisiyle tanıdığı arkadaşlarına çok fazla yük olmayı sevmeyen biri ise; kendi ayakları üzerinde durmak için, az önce tanıştığı adamın kasıkları önünde poposunu dönüp diz çökmeye dünden razı olup götünü siktirmekten geri kalmayacaktı.

Hazır yeri gelmişken şuna da değdirmek istiyorum; doğrusu götünü para karşılığı siktirmek iyi mi, kötü mü bunu hiç tartışmadım. Tartışmayı da ahlaksızca buluyorum. Sonuçta götünü ne için siktirdiğin sadece seni ilgilendirirdi ve giren çıkan sanaydı. Hiç kimseyi ilgilendirmeyen bir konuyu tartışmak sadece zaman öldürmekti ve ben zamanımı başkalarının hayatlarını nasıl yaşadıkları konusunda konuşarak geçirmektense, kapkaranlık bir sokakta gökyüzüne bakıp aptal aptal yıldızları saymayı daha doğru bulurdum. Bu benim zamanımdı ve onu nasıl öldüreceğim benim nasıl bir katil olduğumla ilgiliydi.

Konudan çok fazla uzaklaşmadan tekrar dönecek olursam: O yaşlarda para karşılığı götümü siktirmeye alışmaktan çok korkuyordum ve askerlik yapmayacağım söylemlerim çoktan balon olmuştu. Belki kalacak bir yerim olsa, belki bir iş bulsam vicdani redci olabilirdim. Ya da götümü siktirdiğim için askerlikten yırtmaya çalışabilirdim. Ama ne yazıkki düzenli bir yerleşik hayatım yoktu ve askerlik bu hayatı nasıl yapacağım konusunda gereken kafayı bana sağlayabilirdi.
Çünkü kafam çok dağınıktı ve toparlamam belki de 15 ay'dan daha uzun sürecekti. Hem bu 15 ay içerisinde belkide aşkımı da bulacaktım. Çünkü insanın ruh ikiziyle nerede karşılaşacağı hiç belli olmuyordu ve benim inandığım allahım sürpriz yapmayı çok seviyordu.

Allahımın sürprizlerine daha çok vardı ve ben işte daha ilk günümdeydim. ama yine de her şey çok tuhaftı. düşünsene sen başka bir çaren olmadığı için, bazen sırf sıcak bir yatakta uyumak uğruna biriyle yatmak zorunda kalmamak için burdayken, diğerleri tamamen bir eğlence ortamına düşmüş gibi davranıyor ve ailelerine bol bol gülücük dağıtıyorlardı.

Tüm bu hengameye bakıp dalga geçerek, kendi kendime tebessüm ederken "lan geri zekalılar hayatınızdan 15 ay çalınacak, sevdiklerinizden 15 ay uzakta kalacaksınız, yediğiniz içtiğiniz ve bunun sonrasındaki sıçışlarınızı bile komutlara bağlı olarak yapacaksınız ve 15 ay boyunca bu kamuflaj içinde kıvranacaksınız. Tüm bu ve sayamadığım daha bir çok insanlık dışı muamele karşılığında ise elinize kendi yarrağınız geçecek, ama hâlâ mutlusunuz, hâlâ gülüp oynuyorsunuz. Tuhaf değil de nedir bu haliniz. beyinsiz gerizekalılar" diyordum.

Doğrusu bu söylediklerim herkes için geçerli değildi. Bazıları ağlıyordu da ve bu ağlamaların nedeni sanırım dışardaki hayatlarında uzak kalmalarından kaynaklıydı. Yoksa gözyaşlarının dökülme nedeni; askerlik yapmak veya yapmamak konusuyla uzaktan yakından alakası yoktu.
Onlar sadece 15 ay boyunca dışarıda harcamaları gereken baba parasını, burada yiyememek zorunda kalacakları için ağlıyorlardı.
Böyle insanları tanırdım, herkes tanır ve tanıyacakdır da. Bu tipler; o az önce askere geldiği için sevinçten ailece göbek atan cahillerden daha ot insanlardı. Bunların annesi babası; oğullarının askere gelişlerinin daha ilk saatinde ülkenin dört bir yanında tanıdıkları binbaşı, yüzbaşı, general meneral ne kadar büyükbaş varsa arayıp oğullarına yardım etmeleri için torpil peşine düşerlerdi. Bu tiplerden, askerliğim süresince bol bol görecektim ve mide bulandıran vatan kurtarma nutuklarının en havalılarını da bunlar atacaklardı.
Öff hatırladıkça midem bulanıyor. O yüzden bu bölümü geçeceğim. Zaten bunlar üzerinde durmaya değmez, bunlar sadece binbaşının postası olur ve binbaşının karısının köpeğini gezdirmek için askere gelmişlerdi. 

Neyse ben konu'ma geçeyim; sonra baktım bu gibi konular kafama çok takılıyor "aman koy götüne gitsin" dedim kendi kendime ve o sırada "buraya geç" diye bağıran askerin itiş kakışlarıyla beni yönlendirdiği sıraya girdim.

Az sonra sıra bana geldiğinde bi masanın önündeydim ve masanın diğer tarafındaki asker elimdeki kağıtları alıp kontrol ettikten sonra bir kaç yer doldurup kağıtları bana verirken de "seni pilot yapıyorum" dedi.
Durup yüzüne baktım "bu gerçek miydi? yani şimdi ben havacı olarak askere geldiğim için pilot mu olacaktım. ama ben daha önce hiç uçağa bile binmedim ki nasıl pilot olcam?" diye korkudan altıma sıçmış halde düşünürken, bi anda o asker anıra anıra gülmeye başladı.

Şerefsiz piç dalga geçmişti benle ve ben bi anda her şeyin ciddi olduğuna inandığım bu amına koduğumun yerinde bunun da gerçek olduğuna inanmıştım. Sonra sırasıyla diğer masalardaki bir kaç işlemden daha geçtim, hepsi bir bir "ferhat bunu pilot yapmış" diyerek birbirlerine göstere göstere dalga geçtiler ve en sonunda da yönlendirildiğim sıralardan birine girdim.

Diğer sıralarda da olduğu gibi bu sıranın sonunda da ne olduğunu bilmiyordum. Kesin yine ülkeyi kurtaracak bir şeyin sırasıydı ve ben de en sondaydım. ama çok geçmeden arkama onlarca kişi geldi, bu arada da bulunduğum sıra ilerliyordu ve ben başımı biraz daha uzatınca teee sıranın en ucunda birinin elindeki traş makinesiyle, yeni gelenleri traş ettiğini gördüm.

Bulunduğum sıra ve diğer onlarca sırada olduğu gibi saç traşı vardı ve herkes elini istemsizce özene bezene uzattığı saçlarına götürüyordu. Yüzümde bir piçlik oluştu ve saçlarım kaşınmaya başladı. Çünkü bir kaç haftadır doğru dürüst temizlenmediğim için sanırım bitlenmiştim ve bu durum bende utangaçlıktan çok bir rahatlama hissi verdi.

Onlarca dakikadan sonra sıra  bana gelince "birazdan ananı sikecem" dercesine bana bakan askerin kaş göz işaretiyle gösterdiği kırık dökük sandalyeye oturdum ve asker eşşek traş edermiş gibi  saçlarımı kazımaya başladı. Birazını kazımıştı ki, diğer arkadaşını da yanına çağırdı ve başımda sağa sola kaçışan bitleri göstererek bana ettiği küfürleri isimsiz bir halde kulağıma söyleyip durdu. Gülmemek için dudaklarımı içerden dişliyor ve dilimi ısırmaktan geri kalamıyordum. Çünkü ağzımı serbest bıraksam bile gülüp gülemeyeceğimden emin değildim, çünkü her hallerinden buranın eskilerinden oldukları belli olan diğer askerler, biz yeni gelenlere "birazdan ananız 15 ay boyunca sikilmeye başlanacak" bakışıyla bakıyorlardı.

Küfürler arasında biten eşşek traşı seansımdan sonra beni de diğerlerinin peşinden başka bir bölüme yönlendirdiler ve orada kamuflajlarımı verdiler. Elimde hiçbir şey olmadan girdiğim bu amınakoduğumun yerinde şimdi benden daha ağır bir çantayla oyana buyana sallanarak önümdeki sırayı takip ediyordum. Üstelik bitlerim bedenimin her yerine dağılmışlardı ve kaşınmalarım sıklaşmıştı.

öylesine yönlendirilen hayvanlar gibi gösterilen sırada ilerlerken, önce ne sırası olduğunu merak ettim ve başımı hafifçe uzatmamla, enseme bir şaplak inmesi aynı anda oldu. "sıraya geç lan" bağrışı arasında yediğim ense şaplağı tüm koridorda duyulmuştu ve şimdi yüzlerce kişi bana bakıyordu, bende taban da yerin dibine girip kaybolmak için küçük bir delik arıyordum. ama delik melik bulamadım, üstelik az önceki o kalabalığın mırıltısı da kesilmişti. adeta mezarlık kadar sessiz bir an oluşmuştu ve herkese güzel bir ders olmuştum.

yediğim şaplaktan sonra, sıranın ne sırası olduğunu boşverdim ve içimden "gösterileni yap ve 15 ay boyunca sakın bir daha dikkat çekme. yoksa ananı herkesin önünde sikerler, bir şey de yapamazsın" dedim.

Artık kararımı vermiştim. Adeta bir hayalet olacaktım ve asla görünmeyecektim. Ama beni gördüklerinde ne derlerse de hemen yapacaktım. Hatta "amuda kalk, osbir çek" deseler, ikiletmeden kalkacak ve hemen osbir çekmeye başlayacak, boşalıncaya kadar da durmayacaktım. gerçi zaten erken boşalıyorum :( en fazla amuda kalkışımın 6ıncı saniyesinde boşalmış olurdum.

Şaplaktan sona aldığım bu "hayalet olmak" kararı, 15 ay boyunca rahat etmeme yetti. Ama şimdi henüz daha ilk günümdeydim ve sizin 15 ayımı öğrenmenize daha çok var.

Artık önüme dönmüş ve yerden hafifçe sürüyerek çektiğim koca çantamla bütünleşmiştim. Zaten çantadan sadece bir metre daha uzundum ve çok da önemli bir ayrıntı değildi bu. Sadece kısa boylu olmanın verdiği aşağılık kompleksinden kurtulamadığım için değinmeden geçemedim.
Hem ben iyice sessiz olmuştum ve sıra baya ilerlemişti.  Sıranın bana gelmesine bir kaç kişi kala farkettimki meğer bu bulunduğumuz sıra iğne sırasıymış ve az ilerimde "uff off" sesleri arasında iğne yapılıyordu.

İğne korkum hemen baş gösterdi ve kendime daha önce yediğim yarrakları hatırlatıp sakin ol deyip sırada ilerlemeye başladım. İğne yapan beyaz önlüklü altı kamuflajlı askerlerden biri "kolunu sıyır" dedi ve ben de ışık hızıyla kolumu açıp başımı başka yöne çevirirken gözlerimi de sıkıca kapatıp dudaklarımı dişlemeye başladım. "Tamam korkma bir şey olmayacak" cümlesi eşliğinde kolumda bir çimdik hissettim ve sonrasında iğne yapıldı. İğneden sonra çantamı sürüye sürüye yine diğer sıralara dahil olmak için yürüdüm gittim.

Artık saatler baya ilerlemişti ve bu sefer de kalacağımız bölükler belirleniyordu. ama yoğunluktan dolayı nerede kalacağımız belli olmayınca kafa hesabıyla siz şu binaya, siz şu binaya diyerek bizi sıra sıra ayırıp başımıza da eski askerlerden birini koyup binalara götürdüler.
Önüme çıkan ilk yerde yatmaya razıyken, gayette temiz bir bina içinde temiz bir yatağa düşmüştüm. Sanırım aylar sonra ilk defa biriyle yatmak zorunda kalmadan temiz bir yatak yüzü görecektim. Üstelik bu beyaz çarşaflarda sadece ben yatacaktım. Temiz bir yatakta tek başıma yatmayı o kadar çok özlemiştimki...

Çantamı kalabalık sesler eşliğinde bana gösterilen ranzanın önüne bırakırken, kendimi yatağa attım ve o anda bir bağrış çağrış koptu. Onbaşılardan biri "emredersiniz komutanım diyeceksiniz ulan" diye milleti ite kaka ağzından tükürükler saçarak bizim olduğumuz koğuşa doğru geliyordu. O anda ne yapacağımı bilmeden öylece uzanmış sesin gittikçe bizim bulunduğumuz koğuşa yaklaşmasına kulaklarımla şahit olurken, bi yandan koğuş hepsi ayağa kalkmış ve biribirine bakıyordu. Ben de ayağa kalkayım bir şey olmasın diye hareket ettiğim anda kapıdan azrailin biri girdi ve ne dediğini anlamadığım bir dilde (ki aslında türkçe konuştuğundan emindim) küfürler edip yayılmış olduğumuzu konu ettiği uzun bir nutuk çekti. O bağrış çağrışlarından anladığım kadarıyla burası askeriyeymiş ve yan gelip yatma yeri değilmiş. O cümlesini bitirirken bende içinden "o zaman bu yatakları niye koydunuz buraya" diye kendi kendime espri yapıp gülüyordum.

Sanki beni duymuş gibi bir anda yanımda bitince adeta buz kestim. Yüzünü bir kurdun az sonra avını parçalamadan önceki hali gibi iyice yüzüme yaklaştırdı ve bağırmaya başladı. O bağırmaya başladığı anda çocukluğuma gittim; ve işte henüz 10lu yaşlarımda abimin karşısındaydım; nedenini bilmediğim bir şey için bağırıp çağırıyordu. ya eve geç geldiğim içindi, ya da ilerde bir gün ibne olacağımı bildiğinden dolayı depreşen homofobik duygularını tatmin için kendine bir bahane bulmuş yine sövüyordu. Öylece durdum. Hareketsiz bir şekilde. Sanki orda değilmişim gibi. O konuşurken söylediklerini anlamamayı seçerdim. Böylece beni kızdıracak bir şey söylese bile, onu anlamadığım için tepkisiz kalacaktım. Tepkisiz kalınca çok çaresiz görünürdüm ve çaresiz görününce abimin dayaklarından kurtulma şansım daha fazla olurdu.

İşte şimdi o piç onbaşı abim olmuştu ve bağırıp çağırıyordu. Ama onca tepkisizliğime rağmen, sesi daha bir yükseliyordu ve adeta tükürükleriyle yüzümü ıslatmayı geç, sanki duş başlığının altında yıkanıyor gibiydim. En son küçük bir hareketinde vurur gibi yaptı ve ben iyice tepkisiz olunca, o da bağırmaktan vazgeçip gözlerimin içine bakıp söylene söylene kapıya doğru gitti.
Tam çıkacakken "ne söylersem söyleyeyim "emredersiniz komutanım" diye cevap vereceksiniz" dedi ve biz hep bi ağızdan "emredersiniz komutanım" dedik onbaşı'ya ve o sivil hayatında kimsenin siklemediği sünepe, bütün koğuşlara girip bunu tekrarlaya tekrarlaya ebesinin ammına doğru gitti...

 Kendi kendime aldığım hayalet olma kararımı unutmuştum ve işte az önce azrail ile gözgöze gelmiştik. Bu sefer kararımı gerçekten verdim ve olabildiğince dikkat çekmeyen bir tip olmaya yemin ettim. Çünkü hem malın tekiydim, hem de bir ibneydim. Mal olmamı farkederlerse beni her işe koşturup üzerimden diğer bir bütün askerleri yönlendirmek için prim yapacaklardı. Bu primleri ise beni her gördükleri yerde itip kakmaları ve bağırıp çağırmaları demekti, böylece diğer askerler benim düştüğüm zavallı durum karşılığında kendilerine çek düzen verip bu sünepe onbaşıların her dediğini yapacak, fazla da dikkat çekmemeye çalışacaklardı.
Eğer ibne olduğumu farkederler ise; malum götüm zoraki bir bayram yerine dönerdi ve bu durum hiç de hoş değildi. Evet götümü elletmek hoşuma giden bir durumdu, ama bu hoşluk götümü isteyenin ellemesi ile değil, benim hoşlandığım kişilere götümü elletmem ile alakalıydı. Bunu kimse farketmemeli ve mümkünse şimdilik kimseyle gözgöze bile gelmemeliydim.

Çünkü eğer gözgöze gelsem ibne olduğum hemen farkedilirdi.
Çünkü ben bu kadar erkeği daha önce hiç bir arada görmemiştim ve bunca erkeğin arasında ruh ikizimi bulabileceğime çoktan inanmıştım bile.

....tu biy kontinyud...... (ingilizce bilmeyen cahiller için cümlenin çevirisi: ....devam edecek...)

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Hakan Gunday'i sevmissin ve hatta bayilmissin...

Hayat_Erkeği dedi ki...

Hakan günday'ı bir kaç yıl önce AZ romanı çıktığında okumuştum ve çok yorul muştum. bir daha okumadım. ben basit biriyim, basit şeyler okur ve basit şeyleri anlarım sadece.