Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

29 Temmuz 2013

aşk var, ama sana yok amk

Bir zamanlar ölüp bittiğin adamın şimdi gözüne koca bir hiç olarak görünmesi nasıldır bilir misin? Oysa bu adam değilmiydi 1.5 yıl boyunca peşinde aç bi köpek gibi nefes nefese koşturduğum, en güzel rüyalarıma giren ve sabahları uyandığımda yüzümde kocaman aptal bir gülümse oluşturan.

Sırf sevdiğin için, seni sevmi'yor oluşunu bile kabullendiğin ve belki sever diye sırf o istiyor diye büyük bi zevkle uzun süre onu sikmeye devam ettiğin adam bu değil miydi?
Sen onun peşinde koşturduğun süre boyunca, o da gidip kendini başkalarına siktirmesine rağmen göz yumduğun adam bu değil miydi ve göz yummanın tek nedeni de "belki o da beni sever, sonra beraber yaşlanırız, sikişecek mecalimiz kalmayınca bastonlarımızı tokuştururuz" diye düşündüğün adam bu değil miydi?

Belki'lere bel bağlayıp, 1,5 sene boyunca düzelecek diye kendi kendine düşünüp, sonrasında kendine aşıladığın umutların aslında bi boka yaramadığına her şahit olduğunda, alakasız yerlerden sürekli kavga ettiğim, sürekli kıskançlık krizlerine girdiğim adam. Sahi bu o  muydu? Lütfen biri söylesin gerçekten bu o muydu? Oysa hiç benzemiyor. Sanki ben 1.5 yıl boyunca başkasının peşinden koşmuştum ve şu an karşımda duran kişi onun başarısız olmuş basit bir taklidi gibiydi.

Hayır hayır bu o olamazdı. Peşinden koştuğum, gördüğüm an olduğum yerde defalarca ölüp bittiğim, kendimi yerde yere vurduğum, bana ilgi göstermek yerine yanımdaki adamların götünü benim yanımda yalamasına rağmen sırf sevdiğim için görmezlikten gelmeyi seçtiğim adam bu olamazdı. Kesinlikle bu olamaz. Yani bu o olsaydı; değil 1.5 yıl, 1.5 gün bile peşinden koşturmazdım.

Yok canım bu o değildi. sırf bana zaman ayırmadı diye gidip gizli gizli ağladığım adam bu olamazdı, sırf onunla 5 dakika geçiricez diye akşamı zor edip, işten büyük bi sevinçle çıkarken götüme tekme vura vura ona doğru koşturduğum adam bu değildi ve asla da olamazdı.

Kesinlikle bu o değil; çünkü benim sırf eve beraber dönelim diye 3 araba değiştirip, onun geçeceği durağa geldiğim ve durakta bazen saatlerce öylesine aptal aptal beklediğim adam bu değildi. Ben bu adamı sevmiş olamazdım.

Bu adamın bana ettiklerinden dolayı onu eleştiren arkadaşlarıma "kesin sesinizi oruspuçocukları!! ön yargılarınızı da alıp götünüze sokun" demiş olamazdım. Uğruna; bana "bu adamdan sana bi bok olmaz" diyen arkadaşlarımla görüşmeyi kestiğim adam bu olamazdı. Hayır canım kesinlikle bu o değildi.

Peki öyleyse bu karşımda duran ammınoğlu? Kimdi bu piç. 1.5 yıl boyunca peşinden koştuğum anası sikik orospuçocuğu bu değildiyse, kimdi? söyle bana amınakoduğumun evladı söyle!

Bu o olamaz. Çünkü bu o olsaydı, kalbim öyle bir hızlı çarpardıki kalp kerizi geçiriyorum sanırdım, nefesim kesilirdi, elim ayağım götüme girerdi, gözlerim onu daha iyi görmez için fal taşı gibi iyice açılırdı. Kesinlikle bu o değildi. Eğer bu o olsaydı, ayaklarım beni çoktaaaan onun yanına götürmüş olurdu. ağzım kulaklarıma yetişmiş, gözlerim fıldır fıldır dönüyor oılurdu. Kesinlikle bu o değildi.

Bu o değildi diyorum ama aslında oydu. Sadece daha önce ona aşıkken; gözlerim gözlerinden başka hiçbir yerine bakmadığı için hiçbir bedensel kusurunu görmemiştim. ellerim de bir körün yanlışlıkla dokunuyormuşcasına dokunup dokunup geri kaçırdığı eller gibi hareket etmişti onca zaman. Oysa aynı kişiydi. Aynı bedensel kusurları ve aynı boş bakışlarıyla öylece orda durmuş, yanındaki turiste yavşıyordu. Turist ise onu siklemiyor, etraftaki çıtırları kesiyordu. Benim Öküz Herif ise, turistin yanında; sanki ciğercinin önünde açlıktan ölecek olan kedi gibi davranıyordu. 
Onun bu haline acıdım. Üzüldüm. İçim parçalandı.
Hayır sevdiğim için falan değil, belki de değerimi bilmediği için üzüldüm ona. Çünkü onun düzelmesini o kadar çok bekledim ki anlatamam. Ben o düzelecek diye beklerken, o da boş durmadı tabii. Çünkü o da bana sürekli "düzeleceğim" sinyallerini verdi, ama taze et bulduğu ilk anda da beni bırakıp farklı bir yöne gitti. Sonlara doğru düzelmişti, ya da ben düzeldiğini düşünmeye başlamıştım ama artık düzeldiğinde sikimde bile değildi. Çünkü artık ona karşı hiçbir şey hissetmiyordum. Yani benim için basit bi orospuçocuğu olup çıkmıştı bile..

Şimdi dönüp kendime bakıyorum da; ona ayırdığım zamanı başka şeye ayırsam şimdiye çoktan kendi alanımda büyük bi bok olmuştum bile. ama allah belamı vermişki; ben hep onun düzeleceğine inandım, o ise düzelmedi. İşte bu akşam da yine bir turistin birine, onu götürüp sikmesi için şaklabanlıklar yapıyordu ve olurda turisti bu şaklabanlıklarıyla ikna ederse, en fazla 10 dakika sikilecekti. Tabii sonrasında ise herkes yoluna gidecek ve kimse kimsenin umrunda olmayacak ve herkes yine sağa sola "sizin gezegende aşk var mı aşk?" yazacak.

24 Temmuz 2013

bu sefer de olmadı. bakalım ne zaman olacak..

Nazar denilen şeye inanıyorum. Ama nazar denilen şeyin benim gibi sıradan birine değmesini anlamlandıramıyorum. Yani sonuçta o kadar da ahım şahım bir şey değilim. Neden bana değiyor ki?

Konuya dönecek olursak; Bu seferki nazar konumuz şöyle:
Geçen tanıştığım çocukla ayrıldık. Bu kadar.

Canım giriş gelişme ve sonuç kısımlarını yazmak istemiyor. Çünkü bu sefer olayın kahramanı 20 yaşında bir uyuşturucu bağımlısı olunca, hakkında yazacak pek bir sik olmuyor. Üstelik kurtulmayı da çok istiyor ve bu yüzden dengesizlikleri had safhada. Kurtulmak için daha hafif uyuşturucu maddelerine başvuruyor. Güya bedeni onlar sayesinde bir müddet daha sakinleşiyor, ama sonrası bildiğin bok oluyor. Tıpkı bizim tanışmamızın ve 2 gün boyunca canım cicim diyerek yiyişip sonrasında kavga ederek onun siktir olması gibi.

Oysa bu sefer tüm kalbimle istedim olmasını. Yani gerçekten istedim olmasını ama olmadı. Zaten benim tek başıma bir şey istemem neyi değiştirir ki? Hiç bi siki. İşte sanırım bu yüzden olmadı.

Aslında olmaması iyi oldu. Hem yaşı da küçüktü. Gerçi yaşını 2inci gece öğrenmiştim ama ne farkederdi ki? kendimden bu kadar küçük biriyle ilk defa deniyordum ve aslında öğrenmişliklerime göre denememeliydim. Çünkü ben yeterince dengesizken, birde hepten çoluk çocukla denemeye kalkışıp hayatımı bok etmemeliydim.

Aslında yaşını keşke ilk gece sorsaydım. Yani en azından yaşı küçük olduğu için ya görüşmezdim ya da iş bu kadar ileriye gitmezdi. Ama işte oldu bi kere.
Ulan işin tuhaf yanı da ne biliyor musun? Bu yeni yetme gençliğin yaşı da hiç belli olmuyor. Amına koyim ben onların yanında kardeşleri gibi duruyorum, onlarda benim yanımda amcam gibi duruyorlar.
Bunu çocuk da farketmişti ve bu yüzden olsa gerek, beni öperken hep "sanki yaşıtmışız gibi hissediyorum" deyip duruyordu. Ben de "evet ya, sende hiç küçük görünmüyorsun, sanki yaşıtmışız gibi duruyorsun. Siz yeni nesil ne yiyorsunuzda böyle serpiliyorsunuz anlamıyorum" demiştim ve o gülmüştü.
Ama doğru ya doğru. Ben onun yanında 93'lü gibi dururken, o benim yanımda 83'lü gibi duruyordu. Ne bu amk.

Neyse işte bu sefer de olmadı ve geçip gitti bile..
Belki bir gün bi yerde karşılaşırız ve sanki hiç tanışmamış gibi oyunlar oynarız birbirimize..

18 Temmuz 2013

kafası güzeldi, o da çok güzeldi, gece de çok güzeldi. emin değilim ama; sanırım bende güzelleştim.

bugünlerde tanıştığım herkes bana koca bi yarraktan ibaretmişim gibi davranıyordu ve bu yüzden ölürcesine hoşlandığım adamın telefonlarına da artık cevap vermiyordum. çünkü o da sadece yarrağa ihtiyacı vardı diye beni arıyordu ve ne yazıkki ben de onunla olan ilişkimizi; eğer onu sikmeye devam edersem, o da zamanla bana aşık olur diye devam ettiriyordum. oysa çoktan anlamıştım; birini sikerek kendinizi sevdiremezsiniz.
evet ten uyumu önemliydi, evet yarrak insanın içine girdiğinde insanın içi kıpır kıpır oluyordu ama ya ruhu? ruh uyumu nerde kalmıştı. sadece yarrağa ve sikecek göte ihtiyacın olduğunda birini aramanın, samimiliği güzeldir. ama içtenliği konusunda pek emin değilim.
hem zaten ben; bana kimsenin et muamelesi yapmasını da kaldıramıyorum. çünkü bu hareket, insanı aşşağılamakta en fazla ileri gidilebilen durumlardan biridir.
sahi söylesene; karşındakini sadece koca bi yarraktan veya götten ibaret görmenin nasıl bir açıklaması olabilirdi ki?
işte son günlerde hep böyle oluyordu; tanışıyoruz, gülüyoruz eğleniyoruz ve sonrasında ben karşımdaki insanlar için yalnızca; ihtiyaç anında aranacak  koca siklinin teki olup çıkıyorum.

işte bunları düşünüp kendi kendime triplere girmiş, bu yüzden saat gecenin 01:00'i olmasına rağmen evden çıkmış, galata kulesinin etrafını dönüp duruyordum. 3üncü tavafımda dayanamadım açtım appler'den birini ve en yakınımdakilerden birine "iyi geceler" dedim ve anında yanıt geldi "iyi geceler"

sonra başladı muhabbetimiz. ne yapıyorsun, nerdesin?'ler.
cevap olarak "bol can sıkıntısı var ve bu yüzden sokakta amaçsızca geziniyorum" dedim. güldü.
"sen nerdesin?" diye sorduğumda barda olduğunu söyledi, "sen de gelsene" deyince "olur" dedim ve onun bulunduğu bar'a gittim. zaten profilinde fotoğrafı vardı, bu yüzden onu bar'da görür görmez tanıdım ve yanına gidip elimi uzattım. merhabalaştıktan sonra, acemice sarılmaya kalkıştık. nasıl sarılacağımızı bilmediğimiz için kafalarımız çarpıştı. güldük.

aslında acemilikten değildi, birbirimizden fena hoşlanmıştık ve heyecandan elimiz ayağımız götümüze girmişti. ağzımı görmeliydiniz, sevinçten kulaklarıma kadar açılmıştı. onun ağzı da kulaklarındaydı ve birbirimize bakıp bakıp gülümsüyorduk. tanışmamızın 3üncü dakikasındaki sırıtışlarımızdan birinde, kulaklarımıza varmış olan ağızlarımızı toparlamak için küçük sımsıcak bir öpücük kondurduk dudaklarımıza ve hemen geri çekildik, ama ağızlarımız hala kulaklarımızdaydı ve böyle giderse, gecenin sonunda ağzım sevinçten yırtılabilirdi.

yanıp sönen renkli sikindirik ışıklar, gelip çarpıp geçenler, arkadaşına söyleniyormuş gibi bize söylenip duranlar derken, birbirimize sarıldık. sonra başını hafifçe geri çekip; dudağımın en sağından, yani tam bitiş çizgisinden öptü ve geri çekilip "çok tuhaf ya, hiç böyle hissetmemiştim. ama hap attığım için olabilir" dedi. oysa ilk cümlesi yeterince güzeldi. devamını getirmesine hiiiç gerek yoktu. ama olsun, devamını getirmişti ve benden hoşlandığını saklama gereği duyarak; hap aldığı için böyle davrandığını söylüyordu. güldüm ve "şu an ne aldığın sikimde değil. senden çok hoşlandım ve içim içime sığmıyor" dedim. gülerek "yaaaa ama yapma böylee" dedi ve o cümlesini bitirince bu sefer beraber güldük. gülüşümüz bitince uzun gelen bir kaç saniye öpüştük. sonrasında da sırf öpüşecek birilerini aramadığımızı belirtmek için, sıradan konular hakkında konuşmaya başladık. daha doğrusu konuşmaya çalıştık. ama konuşamadık. sonra dayanamadık susup, birbirimizin gözlerinin içine baktık.

"hadi bana gidelim. sarılıp uyuruz. belki en fazla seni öpmeye kalkışırım" dedim. güldü ve "tabii tabii sarılıp uyuruz" dedi. oysa ciddiydim. ona yatakta sarılmak istiyordum ve uzun zamandır hiç bu kadar sarılarak uyumak istediğim başka kimse olmamıştı.

ben aklımdan bunları geçirmeyi bitirmişken sarıldı bana. bende sımsıkı sarıldım ona. benden taş çatlasa 10cm uzundu ve küçük bir göbeği vardı. ayak parmaklarımın üzerinde yükselip aradaki boy farkını kapatıp başını boynumun altına aldım ve ben onun saçlarını öperken, o da boynumu koklamaya başlamıştı. dayanamadım. ben de onun kokusunu içime çektim. çok güzel ter kokuyordu.

sonra bar'dan çıkıp bana geldik. güzel bir gece geçirmeye başladık ve gece boyunca hiç uyumadık, sadece öpüşüp durduk ve bir de bazen sanki ilk defa karşılaşmışcasına, aniden birbirimize sarılıp sarılıp durduk. dudaklarımızdan “ya ama sen çok tatlısın"lar kanatlanıp havada uçuştu. bir müddet sonra yorgunluktan yere düştüklerinde çoktan öpücüklerimizle ıslanmış oluyorlardı.

bi ara sustum baktım gözlerine. karanlıkta birinin gözlerine bakmak ne zormuş yaw. kapkara kirpiklerinin arasından seçtim küçük küçük parlayan göz bebeklerini. öpmeye kıyamadım bu sefer ve bende yanağını sağ elimin işarek parmağının tersiyle yavaşça okşamaya başladım “ne güzel seviyorsun öyle" dedi. utandım. zaten iltifat edilince hep utanırım ben. bu yüzden sussun diye dudaklarından öptüm.

sonra o an ezan okudu. acaba yarın oruç tutmayacağım için allah beni cezalandıracak mı diye düşünmeye başladım. sevdiğini öpmek bence sevap olmalı, o yüzden oruç tutmamanın günahını, sevdiğini öpmenin sevabıyla karşılaştırdığımızda elde sıfır kalıyordu. bu bahaneyle içim rahatladı ve kendi kendime gülümsedim. gülümsemem küçük bir çocuğun yaramazlık yapıp, yaramazlığını saklamak istediği andaki gibi şımarık bir kıkırdamayla kendini belli edince, ne oldu diye söylendi, hiç dedim. peki dedi. peki dedim. sarıldı bana. o böyle samimi bir şekilde küçük bir içtenlikle kocaman kocaman sarılınca, içim biraz tuhaf oldu. dayanamadım ve saniyesinde bende sarıldım ona.
çıplaktık ve üşüyebileceğimizi söyleyip çarşafı üstümüze çektim. çarşafın altına sığmak için çırpınırken iyice sokulduk birbirimize, bacaklarımızı bacak aralarımıza attık bir kaç dakika süren öpücükten sonra, ayrılıp bir daha bakındık birbirimize. dayanamadık gülümsedik. ama “bu kadar tatlı olmamalıydık" da.
bu son cümleyi o söyledi. bende “olmalıyız" dedim.

sonra güneş doğdu, saat ilerledi ve benim işe gitmem gerekti. kalkıp giyindim ve işe gitmek zorundayım dedim, o ise “ama gitme, ya" dedi. tamam dedim, soyundum ve yine sarılıp öpüşmeye başladık. sonra zaman biraz daha geçti, bende kendime geldim ve işe gitmem lazım diye özür dileye dileye giyinip, koştura koştura onu yatağımda büyük bir bensizlikle bırakmış halde işe geldim. patrona hasta olduğum için işe geç kaldığımı söyledim, geçmiş olsun dedi. hastalığımın ne olduğunu sormadı bende kara sevda olduğunu söylemedim.

gün içinde mesaj attı; üstünü giyinip, yatağı toplamış, kapıyı öylesine çekip çıkmış. her şey yolundaymış. bir tek beni özlemiş.

yani durum şu ki; cidden güzel bir geceydi ve gece boyunca hiç uyumadık. sadece durduk yerde aniden sarılıp sarılıp öpüştük. çünkü o kadar güzeldik ki; birbirimizi sikmeye kıyamadık

16 Temmuz 2013

Sevmediğim şeyler

Hep sevdiğim şeylerden bahsediyorum. Sabah otobüste işe gelirken farkettim de gıcık olduğum ve gıcık olduğum için yapmadığım, yapmamayı düşündüğüm bir sürü şey varmış. Resmen gıcık makinesiymişim. Hazır böyle bir makine olduğumu keşfetmişken yazayım dedim. İşte sevmediğim şeyler:

Pantolona, eteğe ve hatta beline kadar çektiği her şeye kemer takmak:
ıyyyy allah aşkına hâlâ ne diye kemer kullanılıyor anlamış değilim. Hele birde kemeri, ayakkabının rengiyle, saatin kordonuyla, küpenin çanıyla aynı renkte takanlar varki hiç çekilmiyorlar. Canım benim kemer dediğin şey gereksiz bir aksesuardan başka bir şey değil. İnan boş para harcama kapılarından da sadece biri. Üstelik o kemerler için öldürülen hayvanları da düşününce, onu aldığın için sen mi hayvansın, o öldürülen mi anlamıyorum. Ayy neyse hayvan haklarına bi gün gelcem, ama o güne kadar sakın gözüme görünmeyin sizi gidi çakma moda ikonları.

İç çamaşırı giyinme takıntısı:
Şahsen 10 yıldan fazla bi zamandır iç çamaşırı giyinmeyen biri olarak şunu söyleyebilirim ki; gerçek özgürlük iç çamaşırı giyinmeyip, siki daşşağı salmaktadır.
Bunu şakasına değil, ciddi ciddi söylüyorum. Çünkü gerçekten çok denedim ve gördümki; iç çamaşırı giyindiğim zaman sanki kodese tıkılmışım gibi hissediyorum.
Bu arada iç çamaşırı giyinmek konusunda, kadınları özel günlerinden dolayı ayırmak gerek. Sonuçta bi anda etraf kan gölüne bulanabiliyor. Ama ya erkeklere ne oluyor? Sizin de özel günleriniz mi var? haaa? erkeklerin özel günü de yokki ne diye çamaşır giyiniyorsunuz anlamıyorum. Abi bırakın taşşaklarınız pantolonun içinde hava alsın, birakın sikiniz fil burnu gibi o yana bu yana sallanıp dursun. Ne zararı var ki? Hem iç çamaşırları sperm kalitesini düşürüyormuş. Çükünüzü de hep içeriye kaçırtıyormuş bilginiz olsun.
haa dersiniz ki ben işerken o son damlalar pantolona dökülecek, bokumu yaptıktan sonra temizlensem dahi pantolonda leke kalacak; ben de derim ki; hayır abi temizlenirseniz kalmaz. Ayrıca giysilerinizi sık değiştirin ve sık değiştiremiyorsanız da bokunuzu yaparken midenizin iyice boşaldığını hissetmeden klozetten kalkmayın. Ayrıca kıçınızı yıkarken bol su kullanın. Çünkü bir çok kişi ufaktan su döküp sonra tuvalet kağıdıyla silmeye kalkışıyor ve ortalığı bok götürüyor ıyyyy.
Ya bi dakka bi dakka; ben iç çamaşırı giyinmeme rahatlığından bahsedecektim konu nereye geldi. Özetle: kilot milot bir şey giyinmeyin ve lütfen sikinizi, taşşağınızı rahat bırakın.

Kısa kot, şort, kapri benzerlerinin altına çorap giymek:
Allahım şu "illa çorap giyinme takıntısı" nedir anlamadım. Hani tamam ayakta mantar olur bla bla. Ama yani çorap da çok fazla dağbaşında yaşıyormuş hissi vermiyor mu? Cidden yapmayın şunu, illa çorap giyinecekseniz de pantolonlarınızı giydiğiniz zaman giyinin. Onun dışında çorap giyinmek, gerçekten değişik komik bi hava yaratıyor.

Kulaklığı giysinin içinden geçirerek veya enseden çevirerek kulaklara takmak:
Bu da en sevmediğim ve en gıcık olduğum durumlardan biridir. Bakıyorsun karşıdan yakışıklı izbandut gibi bir adam veya fıstık gibi bir kadın geliyor. Tam böyle nefesini tutup aşık olmaya hazırlanmışken, enseden dolaşıp kulaklara giden kulaklıkları görmemle nefesi götümden bırakmam bir oluyor. Hayır yani nesin sen, kendini robot falan mı sanıyorsun da kabloları orandan burandan süpriz yaparcasına uzatarak kulağına takıyorsun. Şöyle güzel güzel, sakin sakin hemen önünden kulaklarına tak yürü git.
Ama nerdeeee, millet illa kendine robot havaları verecek ya, kabloyu orasından sokup, burasından çıkartıyor. Te allam ya, malmısınız nesiniz amk.

Top sakal:
Ay allah aşkına yıl olmuş 2013 hâlâ top sakal bırakanlar var ya, işte ben onları berbere götürüp kendi paramla traş ettirmek istiyorum.
Kafan nerde kaldı güzelim. O sakal ne öyle? Uyan artık uyan. Devir bıyık devri, o da olmadı kirli sakal devri. Ama sen hâlâ top sakal'dasın ve bu da yetmezmiş gibi inat ediyorsun. (ayol bende çok mu şekilci oldum çıktım nedir?)

Onuncu yıl marşı'nı telefon zili yapmak:
neyse ben bir şey demiyorum. o zamanki kemalist yönetim, her şeyi dışardan almaya alıştığı için, isveç türküsünü de alıp millete marş diye iteklediğini söyliim siz anlayın. Videosu da var tıklayın
Hatta geçen otobüste biriniğn zili öyle çaldı, bi anda gözlerim; denize dökecek yunanlı aramadı değil :ahahaha

Şimdilik bunlar var. Sonra aklıma geldikçe yazışırız :)

14 Temmuz 2013

Cihangiirrrrrrr. Seni yenecem üleen

Bu satırları yeni evimden yazıyorum. Yeni ev demek, yeni bir hayat, yeni bir yaşam sevinci demek. Yeni ev; aslında yeni bir ben demek.
Yeni ev demek; sevdiğim veya sevmediğim ne varsa geride bırakmak demek. Yeni ev demek işte benim için bunlar demek.(şu an kendimi Ayşe Arman gibi hissediyorum. Ne biçim yazı yazıyorum amk)
Bu arada yeni ev dememe aldanma. Evi satın almadım. Sadece kiraladık ve afedersin götüm kadar kirası var.
Ama bu seferki ev cihangir'de olunca kira konusunda fazla şikayet edemiyorum. Malum cihangir insanın anasını ağlatırken bi yandan da kendini sevdiriyor. Gerçi ben Cihangir'le tanıştım tanışalı hep sevdim Cihangir'i. İş dışında günlerimin çoğunu da burda geçiriyordum zaten. Burda olmasa Galata'da, Galata olmasa Tünel'de, tünel olmasa Taksim'in her hangi bir sokağındaydım hep. Yani burası zaten benim nefessiz kalamayacağım tek semt. ay ben resmen Cihangir'de yaşamak için doğmuşum :))

Neyse işte durum böyle olunca, geçenlerde; İstanbul'a ilk geldiğim yıllarda yani daha çocukken tanıştığımız arkadaşlarımdan biri "ben ailemden ayrılıcam, ev arıyorum" deyince, hemen atladım ve "tamam madem öyle beraber tutalım. çünkü bende bu evden sıkıldım ve yeni bir eve taşınmak istiyorum" dedim ve onunla hemen iş başı yapıp bir kaç semt de ev bakınmaya başladık. Önce kadıköy'ün altını üstüne getirdik, amına koyduğumun sikindirik Kadıköy'ünde bile bir aylık kiralar, kocaman ev parası kadar olunca dedik "siktir et Kadıköy'ü cihangir'den tutalım"
Durum böyle olunca bir kaç kuruş daha fazla verip Cihangir'de ev tutmaya net olarak karar verdik. Ben hemen iş çıkışlarımda kiralık dairelere bakınmaya başladım. Ama keşke bakınmasaydım. Ayol dünyanın ve istanbul'un merkezi dediğimiz Cihangir'de lağım çukuru gibi evler dünya pahasına kiraya veriliyordu. Üstelik emlakçı dediğimiz şu soyguncular, şu tefeci tüfeciler 2-3 kira parası da komisyon isteyince, dayanamadım patladım birine "ay amcık, benim o kadar param olsa, biraz da bankadan kredi falan çekerim, sonra da gider kendime kenar mahallelerden birinden 300 metrekare büyüklüğünde 3+2 daire alırım amk" dedim ama beni takmadılar :ahahaha

Neyse baktık olacağı yok, ben Cihangir'de ev aramaya devam ettim. Baktığım evleri de bi görseniz, ayol köpek bağlasanız durmayacak eve 2.500lira istiyorlar, üstelik evelerin çoğu rutubetli, havasız ve hatta böcek möcek kaynıyo. Hele bazılarını güya deniz manzaralı diye anlatıyorlardı da, gidip evlere bakınca denizi görmek için pencereden kafayı çıkarıp bayaa bi uzatmak gerekiyordu. Tabii uzatınca da 5inci kattan düşmemeye çalışacaksınız. Yoksa valla düşüp bağırsaklarınızı ağzınızdan getirten bir felakete imza atarsınız, da neyse.
Ya hem onu bunu geç de, bazı evlerin içi cidden pislikdi. İnsanlar nasıl burda yaşamış hayret ediyorum. Hani tamam benim evim de saray yavrusu değil, ama yani sonuç olarak 2.000lira istenilen bir evin de en azından camı çatlak olmasın, banyosu küf olmasın değil mi? Ya da ev boş evin bi temizliği yapılır da öyle kiraya verilir değil mi? ama nerdeee. Ayol geçen yıl yenilen gofretin kağıtları bile odalarda uçuşuyordu.
Ama yok anam yok, hem evler pis mi pis, hem de ev sahipleri ve emlakçılar, sanki dersin evi kiraya vermiyorlar da, sanki Cihangir'in tapusunu verecekler elime. Böyle bi afra tafralar ki sormayın. Ayol bunlar hep böyle miydi, bana mı denk geldiler anlamadım ki?

Neyse işte biz böyle gezine gezine, dengesiz ev sahipleri ve paragöz emlakçılardan bıktık ve ben iş çıkışlarımda tek başıma ev aramaya başladım. bi kaç gün gezindim ve gördümkü eşyalı diye sunulan evler bile bit yuvasıydılar. Üstelik eşyalara da öyle bir methiye diziyorlardıki, ayıp olmasın diye "ayyyy, al bu kanepeyi ananın amına sok. ananın amına sokamazsan çöpe at, ama lütfen bana bu bitli kanepeyi sanat eseriymişcesine anlatma" diyemedim ve bu laflar hep içimde kaldı.

En son artık ümidimi kesmiş halde cihangir'de küçük, şirin, tatlı mı tatlı bir marketin önünden geçerken içeri girip "ya buralarda bildiğiniz boş daire var mı?" dedim, adam da bana "ne kadarlık arıyorsunuz" dedi, bende "1500 falan yeter" dedim. Ben bunu deyince adam "benim bi dairem var ama 2000 üzeri, size olur mu bilmem" dedi. Bende "ya aslında daireye göre değişir. Görmeden bir şey diyemem" dedim ve adam bunun üstüne "gel gidip bakalım" dedi ve biz kalktık bir kaç sokak ilerdeki apartmanın 3üncü katındaki daireye bakmaya geldik. Apartmana girince, ben apartmanın girişine aşık oldum zaten. İçimden "tamamdır. daireye bakmaya gerek yok. biz apartmanın girişini kiralayabiliriz" dedim ve adam önde ben poposunun arkasında asansöre binip eve çıktık. İçeri girip biraz gezindim falan ve dayanamadım hemen adama "ohoooo tamamdır. bu evi arıyordum" dedim adama.
Çünkü ev 3+1 ve üstelik 140metrekareydi. Kirasını falan da konuşunca tutmaya karar verdim ve o an bende jeton düştü. Lan evi arkadaşımla tutcaktık ama onun evi tuttuğumdan haberi yoktu. Hemen onu arayıp daireyi anlattım ve "yarın beraber bakalım, sonra karar veririz" dedim.
Sonra adamla içerde biraz daha gezindik, ben biraz havalara girdim falan "şurası kırılmış, şurası dökülmüş, burası eğik" falan derken adamın ağzına sıça sıça bir şeyler söyledim ve son olarak da evi tutacağımızı da ekledim. Ama adam bi türlü pazarlığa yanaşmadı ve 2.200 deyip durdu. "Tamam. yarın arkadaşımla gelip bakacağız" dedim ve çıktık.

Daha sonra arkadaşım da gelip evi gördü, beğendi ve hazır komisyon momisyon istenmiyorken; hemen ertesi gün de gelip evi tuttuk, sözleşmeyi imzalayıp bi kaç gün içinde de taşındık. Bugün de anamdan emdiğim süt burnumdan gelinceye kadar evin köşe bucağını temizleyip tam anlamıyla yerleştik. Ayy allahım uzun zamandır hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Ya dua edin de bi de sevgili bulayım, bi de bi an önce dünyayı ele geçirip mutlu olayım. başka da bir şey istemiyorum :ppp

8 Temmuz 2013

Blogum ve sonrası

Bu blogu ilk açtığım zamanlarda o kadar saçma sapan bir insandımki anlatamam. Aslında anlatmama gerek yok, eski yazıları okursanız birazcığını görürsünüz :pp
Hayatım tamamen kaymıştı. Kim olduğumu, ne olduğumu bilmeden öylesine yaşayıp gidiyordum.
 Hani böyle diyorum ama şimdi de eskisinden çok farklı değilim. Yani yine aynıyım, yine boş adamın tekiyim. Ama en azından blogu ilk açtığımdaki bilinç seviyesinden çok uzaklaştım. Onun üzerine çok ekledim, çok gördüm, çok geçirdim, çok geçirdiler.

Bazen eski yazılara dönüp şöylesine göz atıyorum da; bedenimi hor kullandığım için kendime üzülmüyor değilim.
Çünkü beni seviyor sanıp altına yattığım veya üstüne çıktığım insanların hiçbiri yok hayatımda. Hepsi geçirip gitmişler. Oysa ne çok istemiştim hayatımda kalmalarını, hayatlarının bi köşesinde kalmayı. Zaten bazılarının altına sırf hayatımda kalsın diye girmiştim, bazılarının da sırf hayatımda kalsınlar diye üstlerine çıkmıştım. Nasıl bi yalnızlıksa, onları birer köpek gibi görüp, kendimi bir kemik gibi sunmaktan geri kalmamışım.
Ama tüm bunlara rağmen olmadı, boşaldıktan sonra geçip gittik. Belki de hayatlarımızda kalmanın yeri ve zamanı değildi veya zamanı henüz gelmemişti..

Yine de her yalnız kalışımın ardından kendimi toparlamak için,  nefes nefese bi koşu bloga yazıvermişim. Ben yazdıkça burası da böyle bir dert deryası gibi bir şey olmuş çıkmış..
İyisiyle, kötüsüyle kendime bile dürüst olamayacak açıklıkta her şeyi yazmışım. Bazen asıl derdimi, acımı saklamak için sikindirik sıradanlıktaki cümleleri o kadar çok süslemişim ki; ne dediğimi şu an ben bile dönüp anlayamıyorum. Sadece o yaşadığım anlar için bir hatırlatıcı görev görüyorlar o kadar. Hepsine gizli görevler vermişim, hepsini tek tek kendi anlayacağım şekilde yazmışım. "Kimse bilmese de olur, ben bilsem yeter" deyip yaldızlara bulamışım acımı. Sonrada yaldızlaya yaldızlaya geçip gitmişim.

Bi çok yazıyı okurken, içimden; bu yazdıklarımı, yaşamış olduğumu söylediğim satırları gerçekten yaşadım mı?" diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü büyük bir sıradanlıkla öylesine yazıp geçmişim. Sanki sıradan bir şeyler olmuş gibi, sanki her gün; herkes benim gibi yaşıyormuş gibi büyük bir sıradanlıkla yazıp geçmişim. Şimdi canımı sıkan o acıları umursamadan, nasıl da yazıp geçmişim hayret ediyorum kendime..

Aslında dönüp "iyiki de öyle yapmışım"da demiyor değilim. Çünkü yazmanın benim üzerimde iyileştirici bir etkisi var ve bunu çok da bilinçli bir kafayla anlamamış olmama rağmen; yazmanın iyileştirici etkisini farkettikten sonra daha bi yazmışım. Geçmişte içimi yakan olayları, şu an yakmakta olanları ve belki de yakmaya devam edecek olan  her şeyi de yazmaya devam edeceğim

Çünkü yazınca içim de ne var ne yok hepsi akıp gidiyor. İçim resmen boşalıyor. Hatta içimde o mutsuz anlarıma dair hiçbir şey kalmıyor ve işte sanırım bundan dolayı; o kötü anları, o küçük koca acıları gerçekten yaşadım mı, emin olamıyorum. Yazmak işte bende böyle bir etki bırakıyor. Yazınca yaşamamış gibi oluyorum ve  zaten dönüp biraz da bunun için yazıp duruyorum. Çoğu şeyi de okumadıkça bir daha hatırlamıyorum..

Sonuç olarak demem o ki; evet acı çekmişim, ama acılarımı çok da siklememişim. Çünkü sikleyince değişen bir şey olmuyor. Sen acınla başbaşa kalıyorsun, biraz daha canın yanıyor o kadar..