Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

30 Nisan 2013

gittikçe tuhaflaşıyor herkes ve her şey

Bi sebebi yok işte. Sürekli kavga edip duruyoruz. En ağır küfürler bile hafif kalıyor artık. Yumruklarımız henüz kendini göstermedi. Ama eli kulağındadır, yakında yanaklarımızda veya karın boşluklarımızda çıka gelir.
Birbirimizi seviyor muyuz, yoksa üzmek için mi devam edip duruyoruz anlamış değilim.  Öyle işte yani, kavgalarımız eksik olmuyor ve biz iki normal insandan çok çok uzaklaştık.

Artık normal bir konuşma hiç yapmıyoruz. Ağzımızdan çıkan her söz karşımızdakinin canını daha çok yakmak için var. Artık dış görünüşlerimize taktık. Ben onun göbeğine küfürler savuruyorum, o ise benim martı kaşlarıma. Ben onun götünün şekilsizliğinden dem vuruyorum o ise benim koca burnumda girip, çirkinliğimden çıkıyor. Ben onun aç gözlülüğünden dem vuruyorum o ise benim bi baltaya sap olamayışımı yüzüme yüzüme çarpıyor. Ne yapıyım yani, okuyup adam olamadım, ama o da okuduğu halde pek adam olmuş değil. Zaten  okumakla adam olunsaydı, serdar ortaç şu an cumhurbaşkanı olmalıydı.(bu arada cumhurbaşkanları adamdan sayılır mı?)



Geçen gece Öküz Herif'le sokaklardan birinde sürterken yine durduk yere kavga ettik. Konu neydi, şu an onu bile hatırlamıyorum. Kesin o da hatırlamıyordur. Zaten hatırlasa ne olacakki, hangimizin haklı olduğunun ne önemi var. Hangimizin üstte olduğunun ne önemi var. Sonuçta kavga ettik ve farklı yönlere siktir olup ayrıldık. Oysa böyle olmamalı, böyle yapmamalıyız, hayatı kendimize zehir etmemeli güzel güzel yaşamalıyız diyoruz. Ama işte sadece demekle kalıyoruz, gerisi tek sikimlik bir şey..


Bizimki siktiri boktan bir şey işte. Anlatsan anlatılmaz, yaşamaya kalkışsan etrafı bok götürmeye başlar. İki ucu boklu değnek bile halt etmiş yanımızda. Ne yapsak elimizde kalıyor, güzelliğe dair bile olsa ne yapsak yanımızdan vız diye geçip gidiyor. Belki de en iyisi ikimizden birinin ölmesi.
Yoksa birimizden biri hayattayken ötekinin aklı hep onda olacak, aklı hep ondan yana çalışacak ve en son aklı yerinden çıkacak. Karmaşık bir şey bu. Yani tam intiharlık, yada cinayetlik bir şey.

Geçen ciddi ciddi düşündüm bunu; keşke bana "seni seviyorum" dediği an kalp krizi geçirip ölse de artık kavga etmesek, ya da ben ona "seni seviyorum" desem ve o an başıma meteor düşse de geberip gitsem ve o beni; son olarak ona "seni seviyorum" demişken hatırlasa.
Ama yok işte, her seni seviyorum deyişlerimizin en fazla 2 saat sonrasında koca bir fırtınanın içinde buluyoruz kendimizi. Artık sadece haklı olmak için, haklılığımızı belirtmek için ağız dalaşına girmiyoruz. Oysa bana kalsa her şeyi siktir edip kaldığım en güzel yerden devam eder giderim. Ama o öyle değil. Küçük bir şeyi kafasına takıp bunu sürekli yüzüme çarpıyor.

Geçen gün yine böyle saçma sapan bi konuşma esnasında "ya benim patrondan zam istedim, zam yapmadı. eğer yapmazsa işten çıkıcam" dedim, o da bana dönüp "eğer işten çıkarsan, sakın ola benden bir şey bekleme" dedi. O böyle söyleyince başım bi anda zonklamaya başladı. "Ne yani işten çıkıp sana yük olcam mı" dedim de, böyle söylüyorsun" bile diyemedim. Öyle ne diyeceğimi şaşırmışken bi kaç saniye o halde kala kaldım ve sonra saat gibi gelen o bi kaç saniyenin ardından duymamış gibi yapıp sıradan bir konu açıp konuşmaya başladık.

Hani bugüne kadar ondan daha bi kuruş para almışlığım olmadı, istemedim de, öyle bi imada bulunduğumu bile hatırlamıyorum. Ki gün oldu 3-4 ay kira ödeyemediğim zamanlarda bile ona böyle bir şeyden söz etmedim. Onun hiç haberi bile olmadı. Ama şimdi böyle, aniden lafa girip "sakın ola benden bir şey bekleme" demesi fena koymadı değil.
Neyse zaten bi kaç gündür konuşmuyoruz yine. Bakalım bu sefer ne olcak.

29 Nisan 2013

Twitter sallamasyonlarım @hayat_erkegi

Öyle işte yine yazacak bir şey bulamadım. Gerçi yazdıklarımda pek bi sike yaramıyo ya neyse. Boş geçmeyelim diye Twitter saçmalıklarımı buraya alayım da dolu görünsün. Sizde beğendiklerinizin numarasını yazın. muck

1- Haberim yokmuş gibi "sev"

2- Bugün, 3 yıl sonra ilk defa sinek kaydı traş oldum ve aynada kendime bakıp "lan sen daha çok küçükmüşsün bee" dedim..

3- Farkında mısınız; dünyada milyonlarca orospuçocuğu var.

4- Beni sevdiğini söyle ve sonra hemen öl'ki; seni hep seveyim.

5- seni; o ağlayıp da yorgunluktan uyuya kalmış halinde öperim.

6- dedim "nooluyoruz?" dedi "aaaşık oluyoruz.."

7-  gözden ırak olan, gönülden yunanistan'lı olurmuş.

8- Telefonunu ezberlememek için o kadar uğraştım ama, nafile..

9- Orospuları da seviyorum, çocuklarınıda..

10- Kana susamışlar, sürekli kan görmek isteyenler; bileklerinizi kessenize.

11- P.S. I Fuck You

12- Bir erkek eğer sürekli kızgın bi şekilde sağa sola sataşıyorsa, ya gerçekten pipisi küçüktür ya da.. Ya da'sı yok. Pipisi küçüktür.

13-  Çiftleri görünce "negzel yaaee bunlar sürekli yiyişiyorlar" diye aklından geçirmeyen bekarlar bizden değildir!

14- İlişki öncesindeki o tatlı yalakalıklar, karşılıklı hoşgörü ve alttan almalar ilişki boyunca da sürse, eminim hiç kimse ayrılmaz.

15- Adama yüz verdim peşimi bıraktı. Oysa eskiden böyle miydi? Yüz verirsen astarını da isterlerdi.

16- Biri hayatınızdan çıkınca, yeni tanıştığınız her insanda o giden kişinin özellikleri var mı diye bakınmaya başlarsınız.. İşte bu çok acı.

17- Birine sevgiyle dokunmak ile şehvetle dokunmak arasında çok fark var. Zaten herkese sikin kalkar, ama herkesi sevemezsin de..

18- Küçük şehirlerde de büyükşehir'lerdeki kadar büyük yalnızlıklar yaşanıyor.

19- Birini tanımak istiyorsanız, onunla yatın.

20- doğru kişi olduğuna inandığım herkesin peşinden koştum. onlar da ağzıma sıçarak yanlış kişi olduklarını gösterdiler. pişman mıyım? hayır.

21- Küçükken çok salaktım ben.. Çünkü herkes beni seviyor sanırdım..

22- Aşk bulamıyorlarsa, sex yapsınlar.

23- Yemin ederim bazen "yalnızlıktan ölecekmişim" gibi hissediyorum.

24- Aradığın kişi başkasıyla görüşüyorsa, onunla olmaz.

25- İlişkimiz kapı önü muhabbeti gibi, ha bitti ha bitecekti.

26- Güzel biriyle anında en büyük günahları bile işlemeye razı olursun, çirkin birine ise; dönüp ironik bir gülümseme atarsın..

27- Sana inanmam için yemin etmene gerek yok. Ben senin yalanlarına da inanıyorum.

28- Şiir kitapları kadar kağıt israfına sebep olan başka bir edebiyat türü var mı bilmiyorum. Adam iki koca sayfaya sadece 2 satır yazmış amk

29- Artık aşklar boşalıncaya kadar sürüyor..

30- bazen kalabalıkta yüksek bi yere çıkıp "artık biri beni sevsin yoksa kızmaya başlıyorum" diye bağırmamak için kendimi zor tutuyorum.

26 Nisan 2013

soğuk kanlı aşık

İşte başladık yine. Daha önce bıraktığımız yerden devam ediyoruz.
Yani yine eskiden olduğu gibi çocukça küsmeler, kızmalar, ufacık şeyler yüzünden büyüyen tartışmalar sırasındaki küfürleşmeler ve sonrasında kapıyı çarpıp anamızın ammına gidercesine çekip gitmeler.
Oysa öküz herif'e neden döndüğümü de bilmiyorum. Acaba yalnız olduğum için mi, büyüdükçe yalnızlığa daha az dayanabildiğim için mi döndüm, yoksa gerçekten onu seviyor muyum? İşte bu çok belirsiz. yani ne bok yediğimi bilmiyorum..

Bilmiyorum işte. Bilmediğim tek şey de bunlar değil; acaba o beni anlamamasına rağmen, anlar gibi davrandığı için mi, yoksa onunla saatlerce konuşmamıza rağmen en sonunda sanki hiçbir şey konuşmamışız gibi yeni bir konu açıp rahat rahat konuşabiliyoruz diye mi döndüm ona. Kimbilir belki onunla rahatça sex yaptığımız için de dönmüş olabilirim. Belki de o son ayrılmamızda bana "seni seviyorum, ama nasıl belli edeceğimi bilmiyorum" deyip sarılmaya kalkıştığı için de tekrar dönmüş olabilirim. Yani bilmiyorum işte. Zaten kafam bi milyon, ama pazarlıkla daha ucuza gidebilir..

Önceki hafta barıştık yine ve değişen tek şey; daha az sex yapıyoruz. Bunu o da söyledi. Aslında ilk olarak o söylediği için fark ettim. Oysa daha önce 4 duvar arasında her yalnız kaldığımızda soyunup işimize bakardık. Şimdi ise bende kaldığı zamanlarda ya sarılıp uyuyoruz, ya da işte yatağın en uç noktalarında farklı rüyalar görüyoruz.

Zaten genel anlamda da eskisi gibi pek sık kalmıyor bende. Hatta bazen birbirimizi günlerce hiç arayıp sormuyoruz bile. Bunda benim de artık soğuk kanlı bi aşık olmamın etkisi vardır elbet. Zaten suçu sadece ona atmak, çok canice olurdu.

Ama işte "madem o aramıyor, ben niye arıyım" diye basitçe düşünüp aptal bi cool'luğun ruh haline bürünüp aramıyorum, sormuyorum. Geçenki konuşmada bu konuya değinip "çok değişmişsin. ama bi insan 4 ayda bu kadar değişebilir mi aklım almıyor" dedi. Şaşırır gibi yapıp; "evet çok değiştim. ama zaten arasam ne olacakki, nasılsa sen yine yorgunsun, yine müsait değilsin ve kendini bi an önce eve atıp duş alman lazım. bu yüzden arayıp sormama, seninle buluşmak için planlar yapmama gerek yok. bunun yerine planları artık sen yap, buluşmak istediğinde söyle buluşalım, gelmek istediğin zaman benim davet etmemi bekleme çık gel. olması gereken bu. bende bunu artık kabullendim.." dedim, o da "haklısın" demekle yetindi.
Oysa haklısın kelimesini beklemiyordum, en azından "bende değişeceğim, artık ben arayıp soracağım, buluşma planlarını ben yapacağım" demesini bekliyordum. Ama demedi. Canı sağolsun.

15 Nisan 2013

yarası bayat, hep aynı nakarat..

Her sabah biraz daha yorgun uyanıyorum. Yataktan kalkmak istememeler, ereksiyon olamamış bir yarak ve ağız suyumla sırılsıklam olmuş bir yastıkta ıslanmaktan kaçan bir yanağım var.
Bedenim sanki 30larına doğru koşturmuyor da; sanki, sanki, sanki 60larındaymış gibi davranıyor bana. Onu da anlamıyorum artık. Oysa her şey bu kadar güzelken; yani hayatım olabildiğince sakinken, neden bir demir parçası gibi ağırlaştımki. Bedenim neden işe gitmemek için bu kadar çırpınıyor ki?..

İş yerimden nefret etmiyorum. Ama sevmiyorum da. Zaten hepimiz gibi bende zorunluluktan dolayı çalışıyorum. Gökten ekmek yağsa, kim çalışırdı ki? Çalışmak iyiki de var. Çünkü bu sayede dünyadaki tüm sorunların patronlarımız tarafından yaratıldığını sanıyoruz. Sanki patronlarımız ölse tüm sorunlar çözülecekmiş gibi hissediyorum bazen. İşte bu kadar düz'üz.

Ev sahibimle bu aralar küs gibiyiz. Çünkü 2 aydır kira vermiyorum ve birinin hakkı olan parayı vermediğin zaman, onun gözünde dünyanın en kötüsü oluyorsun. Tabii o da senin için dünyanın en kötüsü oluyor. Oysa cebimde para olsa, bana surat asmasına tahammül eder miyim? cık etmem.

Herkes sevgili ararken, neden bu kadar yalnızız anlamıyorum. Sorun acaba kafalarımızın içinde yarattığımız sikindirik romantizm duygusu mu, yoksa sorun "biz her şeyin en güzeline layığız, o beni hak etmiyor" duygusu mu bilmiyorum. Zaten yer yüzünde bu kadar çok insan varken, bu kadar çok yalnızlık yaşamak normalmiş gibi geliyor. Çünkü mutlu olmak için az olmalıyız. Seçeneklerimiz az olmalı. Ya da bizim bir an önce elimizdekiyle yetinmeyi öğrenip daha güzeline bakınmayı kesmemiz gerek.

Yukarıdaki cümleleri, sırf kalabalık etsinler de araya şunu katıyım diye söyledim; ben aslında dün yine Öküz Herif'e döndüm. Zaten gidecek başka yerim, sevişecek başka kimsem ve beni onun kadar anlamsızca anlayacak başka kimse de yok. Her defasında tekrar dönmek ve hiçbir şey olmamış gibi her şeye tekrar tekrar başlamak onunla o kadar güzelki.

Bana "ya yarın öbür gün yine sinirlenip 'olmuyor böyle ayrılalım dersen' ne yapıcaz" dedi. Ben de "bilmem, gittiği yere kadar gidelim, zaten "uzun süreli ilişki düşünüyorum" diye söylenerek sipariş verir gibi bi ilişki yaşamakla da olmuyor. Bi daha deneyelim. Bakalım ne yapcaz" dedim. Durdu baktı bana, tamam deneyelim. Ama bu son olacak dedi. Bu cümlesinden sonra bir kaç saniyelik sessizlik oldu aramızda, sonraysa küçük bir tebessümün ardından kopan bir kahkaha hükümranlığını sürdü. Sarıldı bana, sarıldım ona. Sanki hiç ayrılmamışız gibi. Sanki şu 4 aydır hiçbir şey olmamış gibi elimi tuttu ve ağzını açıp başını sallarken gözlerini dik dik, gözlerime tutarak derin bi nefes çekti ve sonra o nefesi burnundan bıraktı. Yorgunluk dolu bi gülümseme belirdi dudaklarımda, istemsizce güldüm, o da güldü. Sonra sahipsiz küçük bir çocuğu severmiş gibi sarıldı bana. Hoşuma gitti. Kokusunu çektim içime, ellerimi kucağımda bitiştirip bana uzun uzun sarılmasını, iki koluyla beni birazcık sıkmasını umdum, öyle yaptı. Sarılmışken sıktı beni.

Sonra hiçbir şey olmamış gibi her şeyden konuşmaya başladık. En çok da bu hallerini seviyorum. Ona çektirdiklerime rağmen her defasında dön çağrılarımı ciddiye alıyor ve tekrar bana dönüyor. Ateşkes ilan edip, birbirimizi sevmeye başlıyoruz yine. Sonra bir kaç ay süren bu ateşkes ilanı, bedenlerimizin şiddetli bir şekilde başka bedenler arzulamasının ertesinde kopup gidiyor. Aslında koparan ben oluyorum. Neyse bu konuya girmek istemiyorum. Çünkü bazen haksız olan ben olsamda, kimsenin bunu bilmesini istemiyorum. Sadece ben bileyim, o bilsin yeter.

İşte böyle. Yani biz yine; ellerimizde kaşıklarla, bok dolu bi tabağın başına oturduk. Bu seferki konuşmalarımızın içinde bol bol "inşallah bir daha ayrılmayız, ölünceye kadar gideriz" cümlelerine yer verdik. İşte öyle yani.

9 Nisan 2013

yarım yamalak bir hikâye

Benim adım Ahmet. Dün gece gördüm onu. Barın ortasında şaşkın bi halde etrafa bakınıp duruyordu. Tüm gece ellerinin ceplerinde olmasından anladım yalnız olduğunu, kimsesiz büyüdüğünü, birilerine tutunmadan ayakta kaldığını. Ama tüm bunlara rağmen neden özgüvensiz olduğunu anlayamadım. Oysa tek başına büyüyebilmek, tek başına elleri cebinde ayakta kalabilmek imkansızken, o bunu başarmıştı ve buna rağmen hâla özgüvensizdi.
Yırtık kotuna sıçramış kan lekesini çok sonra farkettim. Biraz geç kalmıştım.

Benim adım Yasin. Dün gece girdim bara. Elimde olmayan bir sebepten dolayıydı. İlk defa girmiştim böyle bir yere. Kimse beni davet etmemişti, kimse çağırmamıştı, kimsenin peşinden gitmemiştim. Sadece sokakta gezinmekten yorulmuştum ve sığanacak bir yere ihtiyacım vardı ve bende hafif aralık kapının ardından sokağa taşan renkli ışık topunun peşinden içeri girmiştim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Öylesine girdim içeri. Kaldım öylece. Oturacak boş yer aradım, ama artık nasıl bir bar ise, oturacak hiçbir şey yoktu. Herkes ayakta durmak zorundaydı. Çok sonradan anladım, burada insanlar yorulunca birbirlerine dayanıyorlar, oturacak yer olmayınca da zamanla birbirlerine daha bi ısınıyorlar.

Ben Ahmet. Yasin'in çenesindeki gamzeyi çok sonra farkettim. Kimseye çaktırmadan ona bakmak nasıl zormuş ilk defa farkettim. Oysa böyle değildim ben. Gayet rahatımdır ve bugüne kadar istediğimi elde ettim, istediğim benim oldu bende isteyenlerin. hiç ikiletmedim, hiç ikiletmem. Kısa bir hayatı yaşarken, bu kısalık yetmezmiş gibi bir de birilerinin beni tavlamasını bekleyerek yaşamak bana göre değildi. O yüzden apar topar yaşamaya alışkınım. Ama şimdi arkadaşlarımın beni Yasin'i gözlerken görmelerinden korkuyorum. Benim ona kitlendiğimi, gözlerimi ondan alamadığımı farketmelerinden ölesiye korkuyorum. Terlemeye mi başladım ne..

Ben Yasin. Bu kadar ihtiras dolu oldukları belli onlarca erkeği ilk defa bir arada görüyorum. Nasılda hoşlar bazıları, nasılda koruyucu gibiler, nasıl da rahat ve dimdik ayakta duruyor gibiler. Ama çekiniyorum, ya biri gözlerimin içine bakarsa, ya biri yüzüme 3 saniyeden daha uzun bakarsa ne yaparım. Sahi ne yaparım. En son kim baktı uzun uzun yüzüme hatırlamıyorum bile. Lütfen kimse bakmasın bana, ben bakarım yeter. Yüzünüzü bana dönün, ama bana bakmayın. Gözlerinizi açık tutun ama beni görmeyin, ben bakarım gözlerinizin içine.

Ben Ahmet. Yasin'in kirli sakalları arasında geziniyorum şimdi. Sahi kaç gündür traş olmadı acaba? Saçlarına en son ne zaman tarak değdi. Kimbilir belki de berbere gittiğinde yalnız taranan saçlara sahiptir. Kendisi bile saçlarıyla ilgilenmediğinin farkında değildir. Sahi yüzünden haberi var mı? Üst dudağının hemen üstünde, bıyığının arasına saklanır gibi duran ben'inden haberi var mıdır? Acaba hiç öptürdü mü ben'ini. Hiç öpen oldumu o kurumuş dudaklarını. ellerini tutup, gözlerinin içinde kaybolan oldu mu?

Ben Yasin. Ahmet haklı aslında. Saçlarımı hiç taramam. Sevmem saç taramayı. 3 ayda bir traş olurum ve sadece o zaman tarak değer saçıma. Sevmem kendime pek dokunmayı, kendimle ilgilenmeyi. Öğrenemedim kendime bakmayı.Üst dudağımın hemen üstünden, bıyığımın arasına saklanmaya çalışan ben'den haberim var tabiki. Çenemdeki gamzeden de haberim var. Çenemdeki gamzeden annem ve babamda da vardı. Diğer kardeşlerim de de vardı. Çok eskiden daha onlarlayken annem çenemi tutup burnumu öperdi. Babam hiç öpmedi beni. Çenemdeki gamzeden de haberi yoktur belki. Ben'imden bahsetmeye gerek var mı yine? Yok sanırım. Zaten o da benim gibi bir yerlere saklanmaya çalışıyor. Ben ortalıkta görünmeyince dünya daha sakin bir yer haline geliyor sanki. Ama ben ortalıkta olunca her şey içiçe giriyor. Herkes bana karşı çıkıyormuş gibi geliyor bana. İşte bu yüzden herkes baksın bana, ama kimse görmesin beni istiyorum. Yani garip bir şey, daha nasıl anlatabilirim bilmiyorum.

Ben Ahmet. Yasin'in yanına doğru gidiyorum. aramızda bir kaç adam kaldı. Sahi ona merhaba desem, karşılık verir mi? Ya kendisini umursamadığı gibi beni de umursamazsa ne yaparım?

Ben Yasin. Ahmet'in bana doğru geldiğinden haberim var. Daha önce görmediğim birinin gözlerinin sürekli olarak üzerimde olması çok tuhafmış. Biraz korku, biraz heyecan, biraz ne olacağını bilmemenin verdiği büyük bir anlamsızlıkla yüklüyüm. Sahi ne olacak şimdi?

-------

Not: Bu da yine devamını getiremediğim hikâyelerden biri oldu. Eşlik etmek isteyen var mı? Eğer eşlik etmek isteyen varsa, devamını yorum olarak yazın. Güzel olur bence :)

8 Nisan 2013

yıl oldu 2013. lütfen artık unutkanlık ilacı diye bir şey icad edilsin

Yine yaptım yapacağımı. Dün gece evde kendi kendimi birazcık melankoliğe bağlayınca, kendimi tutamadım ve durup dururken Öküz Herif'e whatsapp'den "napıyorsun?" diye yazdım. O da hemen çevrimiçi oldu ve onun çevrimiçi olmasıyla kalbim küt küt atmaya başladı. Acaba ne yazacaktı diye bir kaç saniye düşünürken az kalsın kafayı yiyecektim. Acaba yine hiçbir şey olmamış gibi konuşacak mıydık? Sanki her gün saatlerce yazışıyormuşuz gibi, kendimizi klasik bir muhabbetin içinde bulacak mıydık?
Kafamda deli sorularla rahat bi 5 dakka geçti ve o çevrimiçi olmasına rağmen hiçbir şey yazmadı. Sonra ben aradan 10 dakika geçtikten sonra bu sefer de "nasıl gidiyor" diye yazdım ve o yine çevrimpiçi oldu, ama yine bir şey yazmadı. Öyle karşılıklı çevrimiçi bir şekilde bir kaç dakikanın ammına koyduk. Daha doğrusu bir kaç dakika benim ammıma koydu. Çünkü o yine bir şey yazmadı ve ben bu sefer de az önceki cümlenin arkasına koymayı bilerek unuttuğum soru işaretini "?" yazdım. Ama o yine cevap vermedi. Sonra çevrimdışı oldu, tahminimce anasının ammına gitti.

Sonra telefonu kanepeye atıp buzdolabından sıcak yenebilecek şeyleri çıkarıp soğuk bir şekilde atıştırmaya başladım. Bir kaç bardak su içtim, bir kaç defa tuvalete gidip klozetin tepesinde hayat muhasebemi yaptım. Gece yarısına kadar bir kaç slow şarkı daha dinleyip, aralarda da Öküz Herif bir şey yazdı mı diye telefonu büyük bir umutla kontrol edip durdum. Ama yok, tık yoktu. Sonra da uyuya kalmışım. Gerisini hatırlamıyorum.

Sabah uyandığımda telefonum başucumdaydı. Büyük bir umutla telefonu açtım ama yok. Yine bir şey yoktu. Öylesine biraz uzandım. Neden ona yazdım ki, hatta neden telefonunu silmemişim ki? Sonra durdum her şeyi silmeye karar verdim ve whatsapp konuşmalarımızı silip, ardından da hiç numarasına bakmadan telefon defterinden onu sildim. Çünkü eğer bir an telefon numarasına bakarsam, amına koyduğumun fotoğrafik hafızam hemen numarayı kayıda alacaktı ve ben bugün sırf bana yanıt vermediği için telefon açıp küfür edebilirdim, hatta whatsapp'den ona ağzıma gelen tüm kötü küfürleri, ana bacı, kardaş yandaş demeden akşama kadar yazabilirdim.

Aslında yalan söyledim. Telefon numarasını, küfür etmekten korktuğum için değil, ona tekrar yazmaktan korktuğum için sildim. Çünkü ona karşı bir şey var içimde. Bitmek de bilmiyor, gitmek de bilmiyor. Hani numarasını sildim ya, artık bir şey yazaman. En son ne zaman çevrimiçi olmuş bakamam. Zaten şu son 3 haftadır her fırsatta birileriyle yiyişiyor olmama rağmen, sürekli onun en son ne zaman online olduğuna bakıp duruyorum. Anlamsızca geliyor. Anlamsız da zaten. Ki bende mantık aramak hata zaten.

Sahi neden cevap vermedi. Ben onun için neden bu kadar değersizim, ne yaptım ki ben ona. Kendim olmaktan başka bir şey yapmadım ona. O ise kendisi olmak dışında her şekilde davrandı bana. En son ayrıldığımızda bile bir reklam filmindeymiş gibi zoraki bir gülümsemeyle bakıyordu bana. Aslında haklı da. Sonuçta günümüz dünyasındaki her şey imaj üzerine kurulu ve insanlar zayıf görünmek istemiyorlar. Hep mutlu, hep güçlü görünmek zorunluluğuyla yaşıyorlar. Yaşamak zorundalar da. Tıpkı bir dağ kadar büyük ve güçlü. Oysa dağlar duygusuzdur. Öylece dururlar.

özetle: cık olmadı. ona yazmamalıydım. Güçlü olduğumu, onsuz ayakta durduğumu, durabildiğimi bilmeye devam etmeliydi. Yanlış yaptım.
Keşke biraz olsun; insanlara güçsüz görünmekten korksaydım. Keşke güçlü görünmek gibi bir takıntım olsaydı. keşke..

5 Nisan 2013

Slm, nbr, anışalım mı?-5- (Final Bölümü)

Bu yazı şurdan geliyore: şuraya tıkla
İşte yalnızlık böyle bir şey. Aslında belki hiç sevmeyeceğin insanlarla tanışmak belki onlardan birinin canı, ya da belki onlardan birini alıp göğüs kafesinin içine sokup kendi canın yapma isteğiyle tutuşursun. Bu yüzdendir sokakta hiç tanımadığın insanların gözlerinin içinde kaybolup gitme arzusu, yoksa niye bakasınki elin yabancısının gözüne gözüne.

Ama olmadı. Zaten milyonlarca nüfusu olan bir şehirde canı olacağın birini bulamadıysan, ya da canın olacak birini bulamadıysan belki de pılını pırtını toplayıp siktir olup gitme zamanın gelmiştir. Zaten gitmekten başka elimden bir şey gelmez. Yani korkağın tekiyim. Kaçmayı çekip gitmeyi, herkesten daha iyi bilirim..

İşte geçenlerde; tanıştığım insanları yazıp durdum ve madem onları yazmıştım, bir de sonuç olarak ne oldu onu yazayım istedim. İşte sonuç olarak olanlar;


Sırık: Onunla zaten bi sik olmazdı bizden. Ben de hemen eledim onu. Hiç oyalanmadım, onu da hiç oyalamadım. Zaten kimseye umut vermeyi sevmem. Birde umut verilmesini sevmem.

Yogi: Sanırım hayatımın erkeği kavramına uyan tek kişiydi o. Ya da ne bileyim onunla konuştuğumuz, görüştüğümüz zaman ben öyle hissediyordum. Zaten pek sık görüştük. Her gün saatlerce konuş, fırsat bulduğun her an yazış, haftada 3 gün buluşup saatlerce gez toz. Hı hı işte böyle. Ama sonra bir şeyler oldu, hareketlerinin çok yavaş olduğunu farkettim. Sonra da benden kaçtı gitti. Peşinden koştum yetişemedim. Nefessiz kaldım, durdum.
Sonra bi gün hiçbir şey yazmadım. İkinci gün de hiçbir şey yazmadım. O da yazmadı. Üçüncü gün "nasılsın" dedim "iyiyim sağol. sen nasılsın :)" dedi. "İyiyim ne olsun" dedim.
Hiçbir şey olmamış gibiydi. Bende bundan rahatsız oldum ve "sanırım zorlamanın bi anlamı yok. zaten öyle görünüyorki bizden bi sikim olmaz" dedim ve o hemen offline oldu.
Bir kaç saat sonra döndü geldi. Uzun cümleler arasına "evet bizden bir şey olmaz"ları sıkıştırmıştı.
"evet bizden bir şey olmaz"ları uzun cümlelerinin arasında kaybolmalarına rağmen, göze en çok da yine onlar çarpıyordu. Zaten uzun uzun yazılmış olan cümlelerin arasında oyalanmanın bi anlamı yoktu. Çünkü yalanları anlayacak yaştaydım. Onları okuyarrak zaman kaybetmemeliydim. Özetle "sen iyi birisin, ben ilişki istemiyorum. sex istiyorum" diyordu. Bende ona "ilişki yoksa, sex'de yok" dedim kısaca. O da bunun üzerine "ama hayatımda kal, senin gibi birini bulmuşken kaybetmek istemiyorum" dedi. Bende "istediğin zaman yaz, istediğin zaman söyle buluşalım. ama unutma hayatında kalıyor olmam; seni bi gün sikeceğim anlamına gelmesin." dedim, o da bana büyük harflerle "TERBİYESİZ" dedi.  Sustum. Cevap verip terbiyesizliğimi bozmak istemdim. O yazıncaya kadar da cevap vermiycem.

EdizHun: Adamın ayrıldığı her sevgilisi, en fazla 2 ay sonra ölüyordu. Bu yüzden onunla olmazdı. Çünkü henüz çok gencim. Birinin canımı almasını istiyorum ama o kişi azrail değil.

Kültür mantarı: Bu adam fazla akıllı. Oysa aptallık diye eğlenceli bir olay varken, neden akıllı birine bulaşayım ki?
Birde insan bazen cahil gibi dolanabilmeli. Her şeyi kitabına göre yaşamayı bi kenara atabilmeli. Ama bu adamda yok. Resmen bir çamaşır makinesi gibi yaşıyor. Her şeyi planlı programlı ve bu durum; midemi bulandırıyor. Zaten bende ona göre çok ipsiz sapsız biriydim. Hiç hoşlanamadık birbirimizden. Başlatmadık, bitirmedik. Öyle hayatlarımızdan gelip geçtik.

Engin Altan Düzyatan nickli adam: Adam tasarımcıydı, ama ikimizde aynı telden çalınca uyuşamadık ve bir daha görüşmedik. Aslında bana kalsa tekrar görüşmek isterim. Ama iş sadece bende bitmiyor :)

Çocuk: Aramızda büyük bir aşk olacak sandım. O da öyle sanmıştı, ama olmadı. Öyle arkadaş olduk, birbirimizin hayatılarnda kaldık.

Kır Saçlı: Hoş biriydi. Hatta allah'a sipariş versem anca bu kadar olurdu. Ama onun yaşı ilerde, benim ise yaşım geride. Hani yaş'a takan biri de değilim, ama yani o da yaşı itibariyle çok fazla mantıklı düşünüyor. Yani o bu kadar mantıklı düşünürken ona yetişmem biraz zordu. Zaten yapamadık. Öyle işte arkadaş gibi bir şey olduk. Arada bir mesajlaşıp, hal hatır soruyoruz.
Oysa benim yaşıma inse, her şeyi bu kadar doğru ve kusursuz yapmamı beklemese benden. Her şeye bir açıklama istemese, her şeyi allah gibi yönetmeye kalkışmasa; bence, biz onunla birbirimize çok yakışırdık. Ama olmadı,  yakışmadık.

Musevi: Keşke tanışmasaydık dediğim tek ibne. Salak ya, hala aklıma geldikçe küfrediyorum piçe.

Sarışınım: İnstagram güzeliydi. Ama işte instagram'ın efektrleri gerçek hayatta yoklar. Valla olsa bu adamlar her şeyiyle de uyuşur, güzel güzel yaşayıp giderdik. Naapalım, sağlık olsun.