Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

23 Aralık 2013

Takılıp kalmış bir bant gibiyiz. Kaçıncı tekrarda olduğumuzu hiç kimse bilmiyor.

Kalorifer peteğinin önündeki minderlere oturup sırtımızı kalorifere dayadıktan sonra dillerimizi çözüp, kendimiz haricindeki önemsiz tüm şeyler hakkında bir bir konuştuk. Kargalar aslında en fazla 15 yıl yaşarlarmış, bu yıl hava hep sıcak olacakmış ve belki de hiç kar yağmayabilirmiş, geçen yılki evimin altındaki bakkal trafik kazasında ölmüş, onun bi komşusu pılını pırtını toplayıp yurt dışına taşınmış. Geçen yıl tanıştığı adamlardan biri meğer kansermiş ve yeni öğrenmiş, ailesi perişanmış. Bunun gibi, aslında bazen hayatımla uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan ve belkide hiç ilgisi olamayacak şeyler hakkında o kadar çok konuştuk ki, yoruldum ve o son cümlesini tamamladığında, "biraz konuşmasak mı acaba?" dercesine, başımı yavaşça omuzuna yasladım. Baktım sesini çıkarmıyor, bende iyice yüz buldum başımı omzundan göğsüne, oradan da dizlerine doğru yavaş yavaş kaydırıp yorulmuş yaşlı bir kedi misali kendimi bırakıverdim. Başımı en son ne zaman böylesine birinin dizleri ve baldırları üzerine bıraktığımı hatırlamaya çalıştım. Hatırlayamadım. İçimi acınılası tuhaf bir huzur kapladı ve adeta kedi gibi mırlarcasına derin derin nefes alıp verdim bir kaç defa. Sesini çıkarır gibi oldu önce. Ama sonra sustu. Kocaman avuçiçlerini başıma koydu. Pes ettim dercesine; saçlarımı yavaş yavaş karıştırmaya başladı. İşte en sevdiğim şey de buydu. Biri ellerini hiç kaldırmadan başıma koyup saçlarımı karıştırarak okşasın ve ben yüzyıllarca öylesine kalayım..

Sonra bu güzel an öyle devam edip gitti. Biraz sonra aklımdan terbiyesiz şeyler geçti. Ellerini tutup dudaklarıma getirdim ve öpmeye başladım. Öpüşlerimin ıslaklığı artınca, acemi bir sesle "hayır böyle kalalım" dedi "tamam" dedim. Biraz daha öyle kaldık.

20dakika sonra falan "beni hiç özledin mi?" dedim, "evet" dedi, ve "insan özlüyor tabii, özlemez mi?" diye devamını getirdi.  O böyle söylenirken ben de içimden "keşke ben sormadan söylesen, konuşsan. Konuşman için illa bir düğmene basmam mı gerek. Sanki durup dururken "seni özledim, seni çok özledim" desen kıyamet mi kopacak?" diye kendi kendime içimden cümleler kuruyordum. Sonra yine sessizliğe teslim olduk. Ben soru sormayınca konuşmuyorduk. Ben soru sorunca da sadece cevaplarını aldığım bir konuşma ile ilerliyorduk.
Biraz daha bu halde kaldık. Sonra bi ara kalkıp kanepeye uzandık. Üstümü çıkarmaya çalıştım "hayır" dedi ve bi yandan da beni çekiştirerek "sadece sarılmak istiyorum" dedi. "Tamam" dedim ve sarıldım. Gözlerine baktım. Utandı önce, hemen bakamadı. Bir kaç dakika sonra ise, robot gibi gözlerini dikip yüzüme bakmaya başladı. Zaten daha önce de hep böyle yapardı. İyice konsantre olduktan sonra gözlerini hiç kırpmadan saatlerce bakabilirdi ve sonrasında da "en çok ben baktım" diye gurur duyardı bununla. Çünkü ona göre gözlerini kaçırmadan en çok bakabilen kişi, en çok sevendi. Diğeri ise az sevendi..
Zaten ben hiç bakamam karşımdakinin gözlerine. Baktığım zaman ise dolar taşarım. Yanaklarımı bir sel alır gider, burnum cız olur. Yüreğim göğe yükselmişim gibi nefessiz kalır, derin derin nefes alıp verme ihtiyacı hissederim..

Sonra bakışmalarımızı küçük bir öpücükle sonlandırıp, iyice sarıldık ve sonrasında da seviştik. Sevişmemiz bittikten sonra yine bakıştık. Boşalmanın verdiği o yorgunlukla gözlerinde bir anlam aradım ve o anlamları çok geçmeden gördüm. Gözlerinin içi parlıyor, beni sevdiğini apaçık görebiliyordum. Ama benim hâlâ sevip sevmediğimden emin olamıyordum. Çünkü ne yazıkki artık ben eskisi gibi hissetmiyorum. O ölüp bittiğim adam bu değilmiş gibiydim. İçimde hiç heyecan yok, hiçbir kıpırtı yok ve ben sadece öylesine sarılıp duruyorum.

Belki de; o her dilin en az bir kere ezbere söylediği "bütün ilişkilerin ömrü vardır" cümlesi kocaman bir doğrudan ibaretti, bütün hislerin ömrü vardır ve ömürlerini doldurduktan sonra işte böyle ölüp gidiyorlardı. Geriye ise "ya her şeye rağmen görüşelim, ne olur hayatımdan çıkma, ama artık sana karşı da bir şey hissedemiyorum" adında tortular kalıyordu.
"Kalıyor" dedim, ama belki de aslında kalan bir şey yoktu ve biz sadece yalnızlıklarımızı, tanıdığımız birinin şehvetiyle taçlandırmaya alıştığımız için böyle hissediyorduk. Böyle hissedince de ilk yalnızlık anında "acaba ben ona aşık mıydım, acaba aslında ruh öküzüm o muydu?" gibisinden saçma düşüncelerin esiri olup, dilimize pelesenk olmuş aşk sözleriyle telefonlarımıza sarılıyorduk. Bilmiyorum işte, hepsi aklımdan geçiyor..

O ise zaten sevgisini dile getiremediğini söyler. Dile getirmeye kalkışsa, kelimelerin ağırlığından dile gelemeyecek kadar zorlanır. Buna rağmen "söyle duymak istiyorum" dedim "işte seviyorum, daha ne diyim" dedi.
"Bilmem söyle işte, neden seviyorsun, neyimi seviyorsun, görüşmüyorken en çok neyimi özledin? nasıl özledin? anlat. konuş benimle" dedim. sustu ve sarıldı.
"sarılmayı özledim, seninle uyumayı özledim" dedi utangaç bi sesle.
O konuşurken gözlerinin içine baktım, mimiklerine odaklandım. Her göz kırpışına ayrı ayrı olumsuz anlamlar yüklemeye çalıştım. Olmadı.
Ve evet o cidden değişmiş. Hem de hiç anlayamadığım kadar, hiç tahmin edemeyeceğim kadar büyük bir değişim geçirmiş. Hislerinde, gözlerinin o sıcaklığında sarılışlarının samimiyetinde her şeyinde bir değişiklik var. Hepsi sevgi kokuyor, kucak dolusu sadakat kokuyor. Beni gerçekten seviyor ve öyle bir sevgi ki; hayatımda bir yerlerde saklanarak yaşamak isteyecek kadar çok seviyor.
Değişmiş olması, değişmesi çok tuhafıma gidiyor. Yani bir insanın peşinden 1.5 yıl köpek gibi koştura koştura yaşarken değişmez de, sen artık ondan ümidini tamamen kesip tekrar eski orospu ruhuna bürünmüşken o niye değişir ki? Sen artık ondan bi sikim olmayacağını kabullenmiş ve yeni bir hayata yelken açıp, diğer tüm gemileri yakmışken, o neden durup dururken sevgiyle tıka basa dolu bir limanmış gibi yine karşına çıkar ki?
Oysa her güzel şey karşılıklı yaşanmayı hak ederken, neden böyle taraflardan birinin soğukluğuyla yaşanmaya devam eder ki?

İşte böyleyim, ona karşı bir şey hissedemiyorum ve buna rağmen hayatımdan çekip gitmesin de istiyorum ve sırf hayatımdan çekip gitmesin diye, beni yalnızlığımla başbaşa bırakmasın diye ona elimdeki tek şeyi vermeye çalışıyorum; yani bedenimi.
Çünkü biliyorum seks yapmasak hayatımda durmayacak, sanki onu sikmesem tüm sevgisine rağmen dönüp yüzüme bakmayacakmış gibi hissediyorum.
ve haklı çıkmamak için de; ne ona bu hislerimi açık açık söyleyebiliyorum, ne de onu sikmeden durabiliyorum. Söylesem bi türlü, burdan okusa başka türlü.
Gitme "eskiden sevgiliydik, şimdi ne bok olduğumuz bilmiyoruz" adında bir etiketle hayatımda kal be adam. Çünkü ben hep yalnızdım, yalnızlıktan korkuyorum. Yanlışlarımı hep yalnızlıktan yapıyorum. Seni sikmiyorum diye kalkıp gitme. dur. amına koyim dur. arkadaşım ol, bir şeyim ol. yeterki kal hayatımda, yeter ki gitme bi yere. birine ihtiyacım var. seks yapmama gerek kalmayan birine ihtiyacım var..

2 yorum:

fujoshi dedi ki...

etiketin çok anlamlı:)

beygirniyazi dedi ki...

aaa ama sen de hayaterkeği, lan bir sus be. ne zannediyorsun sen hayatı? holivud filmi mi? her saniyeni sorgulayıp duracağına biraz da her şeyi olduğu gibi yaşa. senin derdin kendinle, bunu öküzherif çözemez, sarıl gitsin işte, o senin sevgilin, hayatını değiştirecek sihirli değneğin değil. gevşe biraz arkadaşım ya, gevşe. bırak bu edebiyatı.