Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

27 Kasım 2012

bitti gitti

Bitti işte. Her şey bu kadarmış. Ömrünü adadığın bir şey olsa bile bitişi en fazla 2 dakika sürüyor. Ama öncesindeki o gerilim, o ne olacak hali, o acaba söylesem ne diyecek hali, insanın saçlarını beyazlatmıyor değil. Bizim de öyle oldu. Yani kesin saçlarım beyazlamışdır, ama aynaya bakmaya korkuyorum.

Az önce gitti o. Bi kaç gündür barışmıştık, güzel güzel görüşüyorduk. Ama sonra baktımki, ona dokunduğumda heyecan duymuyorum, ona baktığımda kalbim atmıyor. Sanki dersin bi sandalye gibi kenarda bekleyen her hangi bir şey olup çıkmışım. Ayrılmaya da az önce geldiğinde karar verdim. Yatakta yan yana uzanmış sağdan soldan şeyler konuşuyorduk. Saçma sapan günlük olaylar işte. Sonra durup dururken "aslında ayrılalım biz. çünkü artık heyecanlanmıyorum, seni sevip sevmediğimi de bilmiyorum. artık herkes kendi yoluna baksın. ama yine arkadaş kalalım" dedim. O ise şaşırmış bir ses tonuyla "emin misin?" dedi, ben de "evet" dedim. "hem zaten sende farkındasın. aslında aramızda bir şey kalmamış. sadece oyalanıp duruyoruz" diye ekledim.

Bunun üzerine o "tamam, ayrılalım. ama benim yeterince arkadaşım var. bir arkadaş daha istemiyorum" dedi. O böyle diyince göt olmadım değil, ama çabuk topladım kendimi ve "sen bilirsin. zorla hayatında kalacak değilim ya" diye söylenip üste çıkmaya çalıştım.

Ben öyle diyince o döndü ve bana sakince bakıp anlamlı anlamlı soluk alıp vermeye başladı. Tıpkı filmlerdeki gibiydi. Sanki öpüşsek ayrılmaktan vazgeçecektik. Sanki bizi iyileştirecek şey öpüşmemizdi. Ama o 2 saniye içinde binlerce düşünce içinden onun samimiyetsizliğini ve soğuk bir ifadeyle bana bakışını anlamlı kılıp "bu numaraları yapmaya gerek yok. istersen son defa sevişebiliriz. ayrılmış olsak da, bunun benim için bi sakıncası yok" dedim ve dudaklarına yapışıp onu tahrik etmeye çalıştım. 3 saniye sonra siklerimiz kalkmıştı bile ve ardından hızlıca soyunduk.

Onunla sevişmeye başlamıştık, ama ben onunla değil de, geçenlerde bizim apartmanın çaprazında açılan bakkalı  düşünerek sevişiyordum. Sonra bi an onunla bu kadar ateşli öpüştüğüm için kendimi suçlu hissedip dudaklarından kurtularak "aslında şu an seni  bakkaldaki ayı olarak düşünüyorum" dedim. O da bunun üstüne "piç" dedi ve ben daha fazla konuşmasına izin vermeden yine dudaklarına yapıştım. Çünkü şu an boş boş yapılan bir muhabbeti kaldıracak kafada değildim ve onu da susturmanın en güzel yolu buydu.

Aradan 10 dakika geçtikten sonra yanyana uzanmış halde öpüşerek osbir çekip boşaldık ve sonra o kalkıp giyinirken "madem ayrıldık, eşyalarımı toplıyım" deyip, evdeki irili ufaklı eşyalarını giysilerini falan toplayıp bi kenara koydu. O, tüm hazırlığını görürken bende hala çıplak halde uzanmış, onun çıkarttığı seslere kulak kabartıyordum. Sonra bi ara kapı sesi duydum. Gitmişti. Kalkıp pencereden sokağa baktım. Elindeki bir koliyi ve sırt çantasını arabasının bagajına koydu ve ben onun şöför mahalline girmesini beklerken o çaprazımızdaki bakkala girdi. Beni yanıltmamıştı. Ama doğrusu sikimde değildi. Sonra giyindiim ve işte bilgisayarın başına oturdum bunları yazıyorum.

10 ay süren bir garip ilişki de böyle bitmişti. Ben başlatmıştım, ben bitirmiştim. Geriye dönüp bakınca, elime ne geçti diye düşünmüyor değilim. Ama elbet bunu zaman gösterecek. Şimdi buna takılmaya ah vah etmeye gerek yok. biri gelir biri gider. Buna da kısaca hayat denir.

11 Kasım 2012

Cüzzamlı gibiyiz seninle. Çoktan ayrılmıştık, ama farkımızda değildik...

Aslında biliyor musun, bu yazıdan önceki yazıyı 1 ay önce falan yazmış ve yayınlamaktan vazgeçmiştim. Çünkü sik gibi bir yazıydı ve aslında hiç yayınlanmaması gerekiyordu. Ama sonra dönüp bloga baktım, blogda zaten sik gibi bir blog işte "yayınlasan ne olur, yayınlamasan ne olur" deyip taslaklara kaydetmiştim. Ama sonra gel zaman git zaman derken bu arada yazcak bir şey bulamadım ve tutup taslaklarda bekleyen o sikindirik yazıyı yayınladım. 
Dur, tamam, işte şimdi doğruyu söyliycem; aslında yazacak çok şey var. Ama hangisini yazacağımı bilmiyorum. Çünkü her şey o kadar karışık, her şey o kadar iç içeki, artık neyi nasıl yaşadığımın farkında değilim. Mesela Öküz Herif'le 1 aydan fazla zamandır birbirimizi görmüyoruz. Sadece mesajlaştık bir kaç sefer ve tabii klasik olarak küfürleşmelerle son bulan mesajlaşmalardı bunlar.. 
Eskiden karşılıklı küfürleşmelerimizin rahatlatıcı bir etkisi vardı üzerimizde. Belki de birbirimize ettiğimiz her küfrün canımızı yakmasını bile bile, birbirimizin en can acıtıcı taraflarını hedef alarak ettiğimizden dolayıydı o küfürleşmelerimiz.
Mesela; o bana "ananı sikeyim senin" diye küfür ederek rahatlarken ben bunu sikime bile takmaya tenezzül etmediğim için güler geçerdim, çünkü "ana"ya küfür edilmez gibi bir sınırım, saçma sapan bir söylemim yoktur benim. Çünkü küfür varsa ve eğer edilecekse, herkese edilebilmeli ve herkese edilen küfürde aynı tepkiyi göstermelisindir diye inanıyorum ben. Öyle "anama küfrütme de neyime edersen et" kayırmacılıklarını yapay bulurum, samimiyetsiz, değersiz ve sahte bulurum. Hem de hiç olmadık büyük derece de, nefret edercesine sahte bulurum ve bundan dolayı bazen ben de, o kişinin canının cayır cayır yanacağını bile bile ana'sına bir küfür savururum..
Canımı yakan küfürler, genelde karşımdaki tarafından aslında anlaşılmadığımı farkettiğim anlardadır. Fena halde kırılırım, çin malı ucuz su bardakları gibi el'den bi anda düşüp milyonlarca parçaya bölünmek isterim. Çünkü değer verdiğin kişi tarafından anlaşılmadıysan, aslında değer verilmeyenin tekisindir. Sadece değer vermekle kalırsın. Gerisi fasa fiso, gerisi amcık pilavı, gerisi sik gibidir. O'nda gördüğün her şey orana burana batar. Battıkça canın yanar, yandıkça daha bi kendini değersiz bulursun. Bu değersiz bulmaların kendini sokak köpekleriyle karşılaştırmana kadar varır. Oysa köpek sadece hayvan olduğu için insan'dan düşüktür ve kendini onunla karşılaştıracak kadar düşmemen lazımdır. Ama olmaz işte. Öyle yazıldığı gibi kolay değil o anki ruh hali. elinde olmadan karşılaştırırsın. Kendini birileriyle, bir insanla değil, bir hayvanla karşılaştırırsın. İlk yaratıldığından bu yana yavrusunu sikebilen bir hayvanla, aç kaldığında yavrusunu parçalayıp yiyebilen bir hayvanla karşılaştırırsın..
İşte, anlaşılmadığım zaman, kendimi bu kadar düşük ve bir köpekle karşılaştıracak kadar değersiz bulurum..

Ama tüm bunlara rağmen biz onunla artık, tıpkı iki cüzzamlı gibiyiz. Birbirimize küfür ettiğimizde artık canımız yanmıyor, bu normal bir şey, çünkü çok fazla alışmıştık birbirimize. Bedenimizin dokunulmadık yerleri kalmadı. Gizlimiz saklımız yokki birbirimizden canımız yansın. Artık her şey ayan beyan ortada. Belki de bu yüzdendir, birbirimizden kaçışlarımız. Bir aydan fazladır görüşmeme halimiz "keşke saklayacak bir şeylerimiz olsaydı da, biz birbirimizden saklanmasaydık" diyesim geliyor bazen ve tutuyorum dilimi. 
Dil'im. Ahh dil'im. Beni benden alan dil'im, beni durduk yere birilerine düşman yapan dil'im, beni hiç tanımadığım insanlarla bir anda dost yapan dil'im, beni benden alıp, başkasına çeviren dil'im. Kopasıca dil'im. Kendi tarafımdan koparılasıca dil'im..

Öküz Herif'le önceki terkedilmelerimiz bir kaç saat sürüyordu, ya da birbirimize sokak ortasında siktir çekip bir kaç adım uzağa gidene kadar. Her defasında ya o bana dönüyordu, ya da ben o'na. Ama bu sefer öyle olmadı. Terkettik birbirimizi. Sanki hiç yaşanılmamış gibi olsun istedik, sanki hiç yaşamamışız gibi, sanki hiç tanışmamışız gibi olsun istedik. Birbirimize, sanki hep yabancıymışız gibi davranacağımıza dair söz verdik..
Ama yaşanılanlar evrene yayılmışken, o ucuz, basitlikten bir santim bile daha yükseğe çıkamayan özel anılar köşe başlarında insanı hedef almış bir halde 12 den vurmak için namlunun ucunda beklerken, yaşanılmamış sayamıyorsun bazı şeyleri. Öylesine geçip gidemiyorsun o köşelerden. Her defasından vuruluyorsun, her defasında etraf sadece senin görebildiğin bir şekilde, kan revan içinde kalıyor. Kan senin kanın, yaralı senden başkası değil. Ama ne yaralarını gören var, ne de kanının şu gri dünyayı renklendirdiğini. Durum böyle olunca sen de her defasında, kimselere çaktırmadan yaralı bir şekilde o köşe'leri dönmeye çalışırsın..

İşte böyle gitti ilk ayrılık haftalarımız. 
Durum böyle olunca da ceplerimizdeki telefonlara sarıldık, "eski" bir arkadaşa hal hatır sormak bahanesiyle. Ama bir defa birine tutulmuşsan ve hala o tutukluluğun sürüyorsa, onu arkadaş olarak göremezsin. Çünkü onu bilinmeyen bir tarihe kadar sevmeye cezalandırılmışsındır. Cezamız hala sürüyor olduğundan olsa gerekki, gizli bir iki yüzlülükle her defasında masumca bir selam bahanesine sığınıp, telefonu kaldırdık ama zehirli dillerimiz, karanlık taraflarımızı uyandırdı.. 

Zaten mesajlaşmalaırımız bile lağım kokusu havasında gerçekleşirken, bu bize bir fikir vermezmiş gibi bir de "selam" bahanesine başvurmak hepten ilk defa aşık olma çaylaklığına girmeye hiç gerek yoktu. 

Ama işte öyle olmuyor. Her kirli telefon konuşmasından sonra tekrar tekrar araşırsınız ve her defasında lağım çukurlarından farksız ağızlarınızla düzgün cümleler kurmaya çalışırsınız. Bu paragrafın başında dedim ye "ama işte öyle olmuyor"
Sonra durup düşünürsün, neden kızgınlıklarınızın bu kadar uzun sürdüğünü ve allah'ın selamının bile bir kavga ya nasıl bahane olduğunu. Düşünürsün. Düşünürsün. düşünürsün..
Meğer söyleyecek o kadar çok şeyimiz varmış ki ayrılınca dilimiz çözülmüş gibi oldu, meğer o kadar çok yanlışlarımız varmışki hepsini "sen şöyle yaptın, ben böyle yaptım, sen şöyle dedin ve çok kırdın beni, ben böyle yaptım ve sen hiç anlamadın beni"  cümlelerinin içinde bir yerlere saklayarrak dile getirdik. 

Görüşmeyişimizin 29uncu gününde, yine aradık birbirimizi ve telefonda karşılıklı sustuk. 
Oysa "merhaba" demek için aramıştım, ya da o aramıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse, o gün kimin, kimi aradığını şu an hatırlamıyorum. Ama önemli olan o değildi. Önemli olan; o an bizim her zamanki gibi konuşmamız gerekirken, yada en ucuz haliyle küfürleşmeye başlamamız gerekirken susup kalmış olmamızdı.. 
Böyle sanki birbirini arayan iki dilsiz sevgili gibiydik. Oysa dilsizler sadece mesajlaşırlar, birbirlerini aramaları çok nadirdir ve aradıklarında karşılıklı sessiz sessiz beklerler.
Sanki soluk alışverişlerimiz her şeyi anlatıyordu ve bunu bir sese bürünmesi, dilden kulağa tane tane dökülmesi gerekiyordu. Ama biz öyle put gibi sustuk kaldık.. 
Susmanın ne kadar rahatlatıcı olduğunu en çok "ilk defa" bu kadar anladım. Karşılıklı susmak, dijital bir nefes alış verişini dinlemek, bu günümüz çağının en anlamlı, en romantik anıydı. 
Sonra amına koduğumun dijital romantikliği 45 dakika sonra telefonumun şarjının bitmesiyle son buldu. Ama  o beni yanlış anladı. Yüzüne kapattım sanmış. Sonra bunun için kavga ettik. anlamadı beni, inanmadı bana. Bana olan inancını çoktan kaybetmiş meğer. Çünkü ben doğuştan bir piçmişim ve benden beklenen harekette zaten buymuş. Tüm çırpınışlarıma, kutsallığına inanabildiğim her şeyin üstüne yemin etmeme rağmen inanmadı. Çünkü elinde sağlam bir koz vardı, o telefonun öbür ucunda 45 dakika soluk alıp vermeyi beklemişken, ben çat diye suratına kapatmıştım. Israrların para etmediğini yıllar önce öğrenmiştim, ama işte yine de ısrar ettim. Telefonu kapatmadım, sadece şarjı bitti dedim. ama o, yine de inanmadı. İnanılacak bir durum değildi, çünkü ben hep ihtiyatlıyımdır, tedbirliyimdir ve o da benim bu huyumu çok iyi bilir, işte bu huyum yüzünden inanmadı. O gün ilk defa ona ne kadar kırıldığımı anlatmak için susttum, ve yaklaşık 8 gündür telefonlarıma cevap vermiyor.

Görüşmediğimiz ilk günden bu güne kadar olan günlere şöyle başını çevirip baktığımda, sanki çok kısa bir ara gibi duruyor. Ama 37 gün doldu bile. Tam 37 gündür birbirimizi görmüyoruz, belkide görmek istemiyoruz. Kaçıyoruz böyle. Telefonlarım hep cevapsız kalıyor..
Dedimya iki cüzzamlı gibiyiz. Bedenlerimiz birbirimizden ayrılmış olmasına rağmen, ikimizde hiç farkında değiliz. Sanki biz hiç kucaklaşmadık, sanki biz hiç aynı yatağa girip salakçasına saatlerce uzanıp boş boş konuşmadık, sanki biz hiç göz göze bakışırken dalıp gitmedik gibi.
İşte öyle yani. Zaten bizim, cüzzamlılardan tek farkımız; ilişkimizin paramparça olduğunu biliyorken bile, beraber olmaya çalışmamızdı. Oysa ayrılmalıydık. Sarılıp durmanın bi anlamı yoktu... 

8 Kasım 2012

Terketsem de mi ayrılsam, ayrılsam da mı terketsem

Olmadı, beceremedim. Aslında becemerediğime de şaşırmamak lazım. Çünkü kendimi bildim bileli iki elimle bi siki düzeltemeyen beceriksizin tekiyim. Hani ne bileyim, bugüne kadar hep güzel güzel, sakince terkedildiğimden olsa gerek bunun basit olacağını, kolay olacağını sanıyordum. Yani aslında 4günlük ilişkiler için bu doğru olabilir. Sonuçta bir daha aramazsınız birbirinizi ve bu olay kapanır. Ya da sikleriniz kalktığında yalnız ararsınız birbirinizi ve bu zamanla olabildiğinden daha iğrenç bir duruma geldiğinde artık telefonlarınıza cevap vermek yerine, tuvalete gidip osbir çekmeyi tercih ede ede bu dönemi de atlatırsınız.
İşte bu sefer de buna benzer şeyler olur sandım ve geçen gün Öküz Herif bana geldiğinde "ben seninle artık sevgili mevgili olmak itemiyorum, yatmak falan da istemiyorum, sadece arkadaş olarak görüşebilirim. bundan fazlasını isteme benden" dedim.

Dedim ama o yine kendi dünyasındaydı "bu kadar basit mi?" dedi ve beni vurdu öldürdü. Basit miydi, gerçekten, ya da basitleştiremez miyiz? Hem ne olurki basit olsa, ne olur bu sefer de ben basitleştirmiş olsam, benim de böyle bir hakkım yok mu? olabilir değil mi?

Cık , ama olmadı, bu küçücük fıçıcık içici dolu turşucuk soruya "evet bu kadar basit" diye cevap vermedim ve bunun üstüne hemen karı kılıklı yanım dile geldi "ama bana başka seçenek bırakmıyorsun. Ben godoş değilim, senin gidip birilerine kendini siktirmeni kaldıramıyorum, kabullenemiyorum bunları. İyisi mi ayrılalım ve sen de git istediğin kişiyle yat, o zaman birbirimizi ilgilendirmediğimiz için kimse kimsenin sikinde olmaz" dedim.

Dedim ama o  öfff"lemeler, offfff"lamalar arasında bir kaç defa gidip gidip geldi. Arada bir şeyler de söyledi, ama o an ben harıl harıl "acaba başka neler söyleyebilirim de ikna ederim" diye düşündüğüm için, onun ne dediğini pek anlayamadım. Sonra bi ara baktım öpüşmeye başlamışız,öpüşmeye başlamadan önce "çocuk oyunu mu" diye bir cümle aklımda kalmıştı. Ama o cümle ile bu öpüşme arasında nasıl bir bağlantı kurduğumuzu hala anlamış değilim. Sonrasında boklu prezervatfilerin çöpe atılması, yanya uzanıp uzun uzun yüz yüze bakma numaraları falan filan. 2gün boyunca bende kaldı, hiçbir yere kıpırdamadı.

Sanırım onunla ayrılamayışımızın nedeni sadece benim beceriksizliğim değil, ikimizin de şiddetli bir şekilde yalnız kalmaktan  korkuyor oluşumuz olabilir. Çünkü tuvalete bile nerdeyse beraber gidiyoruz. Yani o işemeye çıktığında bi bakıyorumki bende onun yanında ayakta dikilip işemesini izliyorum.
Hem biliyor musun, uzun bir süre birine sarılıp uyumaya alıştıktan sonra, gece yalnız kaldığında insan korkmaya başlıyor. Çünkü bu ara ben bol bol korkuyorum ve bunu ona da söylüyorum. Bir kaç defa gecenin bi yarısı çıkıp geldiği oldu, ama bu aralar çok fazla kavga ettiğimiz için çoğunlukla gelmez ve ben de geceleri bol bol korkarım. Üstelik korkmakla da kalmam, o gelmediği zamanlarda sabaha kadar tüm ışıklar açık bir şekilde uyumaya çalışıyorum, ya da çoğu zaman uyuyamadan sabahı etmiş oluyorum. Sonra da işe geç kalıp patrondan azar işitiyorum, ama olsun. Korkmak, azar işitmekten daha kötü.