Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

13 Ekim 2011

Büyük balık, küçük balığı siker. Ama bu her zaman için böyle olmayabilir.

    Sanırım o zamanlar 13 yaşında falandım. Her mahallede en az 1 adet bulunan o; şişman ve uzun boylu ama herkesten 2 yaş daha büyük olan belalı çocuktan bizim mahallede de bi tane vardı. Ben kız gibi bi ses ve sevgisizlikten dolayı herkesten daha kısa kalmış boyumla yaşıtlarım arasında "ihihihihi" diye dolanan bi tip olup kendimden utandığım için, sessiz bi çocukluk geçirip arada da süpriz yaparcasına büyümenin hesaplarını yaparak günlerimi sakin geçirmeye çalışıyordum. Ama buna rağmen planlarım tutmadı ve artık çocuk bana nerden kıl kaptıysa eve her gidiş gelişimde bela olmaya başlamıştı. Hemde nasıl bela varya, böyle dünyayı dar ederdi bana. Bende sırf o yüzden çoğu zaman eve gidiş geliş yolumu değiştirir, bazende işte köşeden bucaktan çocuğun etrafta olup olmadığına bakıp onun görünmediğine emin olduktan sonra saklandığım köşeden çıkıp öyle eve giderdim.

    Ben böyle yapardım ama nafile. Çünkü şişko'gilin evi, bizim evin hemen altında olduğu için, piç beni her defasında yakalardı. Sonra beni alır, mahallenin ortasında diğer çoluk çocuğun içinde bi güzel pataklardı. Allahım bende gıcık tiz sesimle, güya kitaplarda okuduğum o "karşındakine saygılı ol, o sana saldırsa bile sen sakin ol, saldırma, o sana küfür ederse bile sen ona etmeki haklıyken haksız duruma düşme" şeylerini onun üstünde uygular, sonrasında da akıllı uslu bi şekilde dayağımı yedikten sonra eve giderdim. Hay sikiyim o kitapları. O yaşta kim beni sikmişti de kütüphane alışkanlığı edindiysem bula bula kişisel gelişim ve psikoloji kitaplarına sarıp, işte kendimce daha güzel bi insan olmaya çalışıyordum.

   Neyse işte sokakta bu şişko tarafından bi güzel pataklandıktan sonra, apartmanın girişine yollanır orda üstümü başımı düzelttikten sonra eve giderdim. Çünkü üstüm başım dağınık eve girersem, sokaktaki pataklanma yetmezmiş gibi bide evde kıyamet kopuyordu. Çünkü ne olursa olsun kesin yaramazlık yapan bendim ve bu yüzden pataklanmayı haketmişimdir.

    Böyle bu şekilde eve girip hiç bir şey olmamış gibi kıyıda köşede, abim ve yengemin bakışları altında akşamı edip saat 21:00 dedin mi yatağıma girerdim. Zaten saat 21:00 den önce yatağa girersem, psikolojik sorunlarım olduğundan şüpheleniliyordu. O yüzden genelde saat 21:00i bekleme zorunluluğum vardı. Ama bu bekleme zamanım hafta sonları 22:00 ye kadar oluyordu.

    Yatma saatim gelinceye kadar da abim ve yengemle oturup film izliyorduk. Ben filmdeki öpüşme sahnelerinde başımı önüme eğip halının desenlerine odaklanıyordum. Hımm sanırım kırmızı ilmek yanlış atılmış, aslında halıdaki desene odaklanıldığında köpekten çok balık görülüyordu, karelerin içine neden üçgen yapılırki, melekler elinde ateş taşıyamaz çünkü kanatları yanar, ayrıca halıda güneş ve yıldızlar bi arada olmaz, halıyı yapanlar komşumuzun kızı Esra'yı nerden tanıyıp simasını halılara yapsınlarki, yoksa şu en köşedeki desen atatürk değilde, tükkan komşumuz Remzi abi mi? diye diye öpüşme sahnesinin geçip gitmesini bekliyor, bazende öpüşme sahnelerinde çişim gelmese bile tuvalet molası vermek zorunda kalıyordum.

    Neyse işte, yine bi gün şişkodan güzel güzel, böyle gayet sakin kafayla, mahalleli çocukların önünde dayağımı yedim apartmanın kapısına geldim ve üstümü başımı düzeltip medivenleri çıkmaya başladım. Bi yandanda diğer çocukların gülüşleri, dalga geçmek için sarfettikleri sözleri falan düşünüyorum. Allahım nasıl ezik, nasıl silikmişim şimdi dönüp bakınca bile kendimden nefret edesim geliyor ya neyse.
    O gün yediğim dayak artık canıma tak edince "bi çözüm bulmalıyım" diye düşünmeye başladım, ama ııh hiç bi sikim çözüm bulamıyordum ve aklımda gelen tek şey; şişkonun beni ömrümün sonuna kadar tüm çocukların önünde dövmesi yalnızdı. Ya da oturup çocuğun önceki aylarda olduğu gibi, yine almanyadaki amcasının yanına tatile gidip bi daha hiç gelmemesi için dua etmeliydim.

     Bu durumu ertesi günde düşündüm taşındım ama bi çözüm bulamadım. Oysa bi çözüm bulmalıydım çünkü akşam olmak üzereydi ve ben, abim tarafımdan akşam ezanı okunmadan eve yollanacaktım. Eve akşam ezanından sonra gidersem abim beni döverdi, eğer ezandan önce gidersem şişko dövecekti. Yani aslında her halükarda dayak yeme olasılığım vardı. Ama biri öğrenilmiş, çaresizce alışılmış bi dayaktı (bu abimin dayağı oluyordu, artık onun tokatlarına karşı yanaklarım ve bilumum yerlerim bağışıklık kazanmıştı), diğer dayak yeme işi de işte bu şişkoydu. Ondan her günün allahı dayak yememe rağmen, onun pataklamalarına alışamıyordum ve onca kişisel gelişim kitabı okumama rağmen, her dayaktan sonra öfkem daha bi artıyordu..

    Gün içinde, çocuk aklımla "allam ne olur akşam olmasın" diye içimden geçirip duruyordum ama, zaman benim kontrolümde değildiki. Akşam olunca sadece "allam ne olur akşam olmasın" dualarını etmekle kalmıştım. Güneş batarken tepelerin ardında, bi dayak vakti daha yaklaşmaktaydı bana. Sonra abim tükkana gelip beni eve gönderdi. Ama ben gitmek istemiyorum. O eve git dedikçe ben kendime iş çıkarıp tükkanın camlarını siliyorum, o eve git dedikçe ben süpürge alıp tükkanı süpürüyordum, o eve git dedikçe ben tuz ruhu alıp tuvalate döküp elimle tuvalet taşını temizlemeye çalışıyorum. En sonunda abim de dayanamadı ve yüzüme tükürerek "bırak o elindekini, siktir git eve" dedi de tuvaleti olduğu gibi bırakıp çaresizce evin yolunu tuttum. Allahım şişko gözlerimin önünden gitmiyor. Böyle sanki azrailimmiş gibi hangi sokağa dönsem orda belirir gibi oluyordu. Her gün yürü yürü bitmeyen yol, o gün ne çabuk bitmişti öyle.

    Mahalleye varıp dayak yememe 3 sokak kala, yolun kenarında ince bi demir levye bana göz kırptı. Allahım sanki dersin musanın asasıydı da dertlerime derman olacaktı. Hemen aklımdan "demir levyeyi al ve eve öyle git" cümlesi FLASH!. FLASH.. FLASH!.. spotlarıyla beraber yanıp söndü, ben de gidip levyeyi aldım ve yürümeye devam ettim. Bu arada aklımdan levyeyi kolumun içine atayım kazağımın altında kalsın, eğer şişko gelip bana bi şey derse levyeyi, çıkarıp kafasına kafasına vururum, yere düşüncede bacaklarını kırıp bi daha bana tekme atmasını önlerim diye düşünüyorum ve levyeyi sağ kolumun içine kazağın altından sakladım.

     Kendime olan büyük bi özgüvenle mahalleye doğru tin tin bi şekilde yürürken, her gün saklandığım köşeye  bi an bakıp "tekrar saklanayım" dedim ama sonra "yok yaw saklan saklan nereye kadar" deyip yürümeye devam ettim. Tam bizim sokağa gelmiştim ki şişko her zamanki gibi göbeği önde, kendisi arkada karşıma çıktı ve bana gelip salça olmaya başladı. Bende içimden "önce o vursun sonra, ben levyeyi kolumdan aşşağı sarkıtır elime alıp bi anda kafasına indiririm" diye düşünüyorum. Ama şişkonun bugün beni döveceği yoktu. Konuşuyorda konuşuyor, allam nasıl bi çenesi varsa artık. O gün benlen dertleşesi gelmiş gibi ha bire arada dalga geçip bir şeyler anlatıyor. Ama ben onun ne dediğini hiç anlamıyorum, çünkü o anda içimden "allam ne olur bana bi an önce tokat atsın da kafasını kırıyım" diye dua ediyorum. Ama yok şişko habire konuşuyor. En sonunda o da benim cevap vermeyişime şaşırıp dalga geçerek yanağıma bi tokat atıp "ne oldu kız niye konuşmuyosun" dedi ve o anda ben levyeyi kolumdan sarkıtıp elime düştüğü gibi iyice kavrayıp buna bi tane geçirdim bu yere uzanıverdi.

     Bu, yerde anasının ammı gibi korkudan nefes nefese kalmış bi şekilde ağlamaya başladı ve ben o anda onun çaresizliğine donup kaldım. Çünkü kendini bi anda cenin pozisyonuna almıştı ve elini kolunu kaldırıp "ne olursun vurma" diye yalvarıyordu. Hayır tamam ağzını burnunu kırmak gibi bir düşüncem vardı ama onu böyle görünce bi anda dondum.

    Onun beni her günkü pataklamaları esnasındaki o güçlü halinden, az önceki kabadayılığınden hiç bi sikim eser yoktu ve şimdi yerde uzanmış, elimdeki levyeye bakarak elini kolunu kaldırıp vurmıyım diye yalvarıyordu. O böyle yalvarınca içim parçalandı, böyle büyük bi acıma hissi, ben ne yapıyorum lan etkisi girdi içime .O an içimden "keşke vurmasaydım" diye geçirip demiri attım ve donuk bi halde yanından ayrıldım. Sonraki günlerde bi daha bana bulaşmadı ve hatta benlen arkadaş olmaya çalıştı. Bende o yanıma gelip konuştuğu zaman konuştum, başka da sikime takmadım, ama onu her gördüğümde o yerde kıvranıp yalvardığı hali aklıma geldi. Güçlünün aslında ne kadar aciz olduğunu işte o zaman daha iyi anladım.

2 yorum:

Limon dedi ki...

Seni uzun zamandır takip ediyorum. Daha önce isimsiz yazıyordum ama artık Limon olarak yazacağım.

Yazıların bi erkeğin yazmış olmasından çok hem cinsimin elinden çıkmış gibi duruyor. Hayat Erkeği nick'inin altında herkesin kabul etmiş olduğu gibi bir erkek değil, kesinlikle bir kadın olduğundan şüpheleniyorum. Kocaman kocaman öpüyorum.

operadakikazulet dedi ki...

yok yok, erkek o erkek:) yani hissediyorum:)öölesin di mi lan?