Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

18 Temmuz 2011

Ey ilahsız adalet

Daha önce şurda şöyle bir şeyler karalamıştım: Şurası için tırtıkla

...Kimi aileler nerde olduklarını bilmeden geldikleri bu şehirlerde, hayatı köy yerindeki samimiyette sandılar ve ilk kaybedenlerden oluverdiler. İlk kaybedenlerin başında ise 13lük kızlarının gelinlik çeyizini bir seccade arasına sıkıştırdıkları birkaç parça kumaş ve gerdek gecesi giyilecek olan fistandan ibaret olarak hazırlayan anneler vardı. Her ne kadar ilk pes eden anneler olsa da, hiç kimse; yaşlanmış, bıyıklı, tarlada eli kazma kürekden başka bir şey tutmayı bilmediği için eli yarrak tutmayı bilmeyen, ve üstelik Türkçe konuşmayı bilmeyen anneleri sikmeye pek yanaşmıyordu. Bunun üzerine anneler çaresizce kızlarını, akşam kocalarının önüne bi tas sıcak çorba bırakabilmek için gözden çıkardılar. 

Ki zaten o kızlar, ailelerini daha devlet köylerinden “teröristlere yardım ediyorsunuz” diye siktir etmeden çok önce, gözden çıkarılmıştı. Ama köy yerinde sadece bir kişinin malı olacak olan 13lük kızlar, şehirlerde onun bunun çocuğunun altında inim inim inliyordu. Zaten kızlar onlar için bi delikten ibaretti ve bu yüzden deliğe ilk giren erkek kendini arkadaşları arasında ilahlaştırıyordu. 

Arkadaşlarına "daracık amcığı sikerken kız o kadar bağırdıki ağzını kapatmak zorunda kaldım" diye başlıyordu anlatmaya. 
"Biliyor musun daha göğüsleri bile büyümemiş ve göğüs uçlarını ağzına almaya kalkıştığında varla yok arası bir şey hissediyorsun. Ama ellediğin zaman her tarafın karıncalanıyor, kızın o ürkek gözlerini görmelisin Türkçe konuşmayı bilmiyorki “dur yeter” diyebilsin. Bende tuttum onu kucağıma oturttum ve daha çıkmamış olan göğüslerini iki parmağım arasında sıkarken alttan yavaşça geçirdim. Ihh ıhh diye inlemesini duymalısın oğlum. Sanki ağlıyordu, ama zevk aldığı her halinden belliydi. Yarağım amcığından girdiğinde kızın ağzı açık kaldı. Ben böyle bir şey görmedim olum, haftaya bi daha sikicem." 
Arkadaşı ise heyecan ve korku ile dolu bi şekilde "ya sonra anası, babası gelip bela olurlarsa ne yapcan?" diye sorduğunda şöyle cevap veriyordu:
"Olum anası da dışarda bekliyordu. Sonra verdim paralarını siktir olup gittiler."

Arkadaşları arasında, Türkçe konuşmayı bilmeyen kızları nasıl siktiğini, kendini ilahlaştırarak anlatan cebi şişkin piçler, bi yerden sonra artık önüne geçilmeyecek bir kapıyı açmışlardı. Kızlar artık iyi para etmeye başlamışlardı ve yenilen her yarak sonrasında ailenin gözü daha bi açılıyordu. Babalar önlerine konulan ilk çorba karınlarını doyurduğunda sessiz kalmayı tercih ettiler. Abiler ikinci, üçüncü çorbada ses çıkarmayı anca öğrendiler ama yapacak bir şey yoktu. Yarrak yemeye alışmış kızları artık kimse tutamıyordu ve zaten çok geçmeden evden kaçan kızların sayısı artmıştı. 

Evden kaçan kızlar yüzünden bütün aileler korkuya kapıldılar ve korktuklarından dolayı da ellerindeki kızları çıkarmaya bakıyorlardı. Bu yüzden genelde komşu illere satılmaya başlandı kızlar. Yarın ne olacağını bilemeyen kızlar "gelin gidiyorum" diye sevinerek gittikleri yeni şehirlerde, gerdek gecesi kocaları denilen adamların koynunda uyuya kalırken, sabah ise hayatlarında ilk defa gördükleri 3-5 domuzla beraber uyanıyorlardı. Atlatılan ilk şaşkınlık anından sonra, birkaç damla gözyaşı ve biraz zırıltının ardından sessiz kalmayı öğreniyorlardı. Hayat buydu işte. Her şey bu kadardı. Başka ne bekliyorlardıki. 

Kızlar hayatı bu şekilde öğrenirken, yürümeyi bilen her erkek çocuğu da başka şekilde ilerlemeye başlamışdı. Aileleriyle sığındıkları yeni şehirlerde herkes onlara hırsız gözüyle bakıyordu. Oysa hırsız değillerdi, sadece kimsesizlerdi ve haklarını savunabilecekleri bir dilleri yoktu. Türkçe bilmemek onlara pahalıya patlıyordu. Bu yüzden önce işe alınmadılar, daha sonra alındıkları sikindirik işlerde ise sürekli taciz edildiler. Aslında bir işe alınıp taciz edilenler şanslıydı, çünkü bir işe girmişlerdi ve taciz edilirken karınları doyuyordu. Ama işe alınanların sayısı genele vurulunca yüzdelik dilimde çift sayıya bile tekabül etmiyordu. Net sayısı bilinmeyen binlerce aile, siktir edildikleri şehirlerin çok saygıdeğer sakinleri tarafından kabul görmeyince, onlarda çaresizce hırsızlık yapmaya başladılar. 

Ailemde çok önceden köyden siktir edilip şehre geldiği için başlarını sokacakları bir yer edinmişlerdi. Ama köyler sürekli boşaltılmaya devam ediyordu. Devlet askerler eşliğinde köyleri basıp "siktir olup gidin burdan" diyordu. Teröristler ise ertesi gün köy yerine gelip, herkesi bi alanda topladıktan sonra havaya sıktıkları bir iki kurşunun herkesin yüreğine korku salmasını emir vererek “bi yere gitmeyin, eğer kıpırdayacak olursanız, sizi gördüğümüz yerde kurşuna dizeriz" diyordu. 

Gitmek kolaydı ama nereye, direnmekde kolaydı ama ne kadar direnilecekti. Direnişin sonu işte evlerin yakılmasına kadar anca sürüyordu. Evler yakılıp, tarlalar ateşe verilip, hayvanlar askeri birliklerin komutanları tarafından kendi mallarıymışcasına plakasız kamyonlarla bilinmeyen yerlere nakil edilirken, olan yine suçsuz günahsız bi şekilde arada sıkışıp kalan köylülere oluyordu. Son çare adlarını bilmedikleri şehirlere göç eden köylü, aç susuz çıplak kalıp elde avuçta bir şey kalmayınca ve bunun üstüne birde bir işe yaramadıkları söylenilip işe alınmayınca hep beraber hırsızlığa başladılar. İşte köylerin hızla boşaltılmaya başlandığı o dönemde mahallemize 25 kişilik bi aile taşındı. Daha gerdek gecesini bile doğru dürüst yaşayamamış 3günlük gelinler, damatlar, torunlar nineler, babalar ve anneler. Hepsi aynı evde yaşıyorlardı. Ahırdaki hayvanlardan tek farkları bakacak kimselerinin olmamasıydı.

Hatırlıyorum da, o dönemde onlar hakkında mahallede yayılan tek dedikodu, tümünün para karşılığı götlerini siktirdikleri değildi, aynı zamanda geceleri de hırsızlık yaptıklarıydı. Bu yüzden ablamlar çamaşırları sabah erken saatlerde, daha karga bokunu yemeden çok önce yıkayıp, bahçeye gerdikleri ipe asıp kuruyuncaya kadar önünde tığlarıyla dantel yaparken nöbet tutarlardı. Çünkü mahalleye taşınan yeni aile, geceleri asılı olan tüm elbiseleri çalıp götürüyordu.
Bitek çamaşırlarımızı çalmıyorlardı, bide kara lastiklerimiz vardı. Yokluk içinde öyle değerliydiki o kara lastikler, dersin sanki saf altından yapılmışlardı. Köylerinden henüz yeni siktir edilen bu kafile onları çalıp götürmesin diye geceleri kara lastiklerimizi de, kendimizle beraber içeri alıyorduk...

Bizim mahalleli Türkçe konuşmayı tam bilemesede köyden siktir edilip şehre yerleşeli yıllar olduğu için, derme çatma gecekondularda şehrin piçliğini öğrenmişlerdi. Bu yüzden sonradan gelenler mahallemizde fazla dayanamadılar. Çünkü ne çalacak bir şey bulabiliyorlardı, nede yüzlerine gülen birilerini. O zamanlar ben sanırım 9-10 yaşlarındaydım ve abim, beni onlardan birinin çocuğuyla oynarken gördüğünde kulaklarıma asılıp çekiştirerek evin önüne götürmüştü. Güzel bi osmanlı tokadından sonra "o çocuklarla bi daha oynadığını görürsem ağzına tükürürüm" deyip, sonrasında yüzüme tükürerek siktir olup gitmişti. Oysa onlar benim için sadece birer çocuktu. Ertesi gün uzaktan uzağa birbirimize bakarak, kendi evlerimizin önündeki pislikte oynamaya devam etmiştik. Sonra kendi kendime, çocuğun çamurlar içindeki elbiselerini gözlerimin önüne getirip “e demek ihtiyaçları varki hırsızlık yapıyolar” diye düşünmüştüm.

Ben hırsızlığı bu gibi anlarda meşru bulurken ailem ise hırsızlıktansa ölmeyi tercih ederim dusturuyla yaşıyordu ve bu yüzden çoğu zaman sokaklarda açlıktan karnımızı tutarak dolanıyorduk. Hani her ne kadar ailemi sevmesemde bana sike sike öğrettikleri şeylerden biri de “hakkın olmayan şeye sakın el uzatma, hakkın olanı da çirkeflik yaparak alma” oldu. 
Belki de, haklı dahi olsam susmayı seçişimin nedeni budur.
Doğrusu ne bilmiyorum ve aslında yapılmış bunca yanlışın içinde doğru olan şey de artık pek sikimde değil...

Hiç yorum yok: