Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

14 Temmuz 2011

Ey ilahi adalet! Geldiysen masaya 3 kere vur!

Ülkenin dört bi yanında sessizliği paramparça eden kurşunlar, her gün düzenli olarak göğe doğru çıkarabilecekleri kadar sesi yüklenmiş hızla yol alırdı. Biz çocuklar ise; o zamanlar ellerimizde "adlarını bilmediğimiz renklerle" güzelleştirilmiş onlarca kırık bilyeyle, hayatın sadece "kimin daha çok bilyesi olduğundan ibaret" sanıyorduk. Ülkenin en fakir ilinin, en geri kalmış ilinin "en" kenar mahallelerinden birinde, çocuk aklımızla, bize zoraki sunulmuş bu renksiz hayatları bilyelerimizde renklendiriyorduk. Bilyelerin içindeki renklerin ise sadece görüntüsünü biliyorduk. Çünkü adları olabileceğini henüz aklımıza bile gelmiyordu ve çoğumuzun yıllar sonra bile, çocukluğunda oynadıkları bilyelerin içindeki renklerin adını hiç bir zaman "öğrenemeyeceklerinden" haberi bile yoktu. İçlerindeki renklerin adlarını bilmediğimiz onca bilye elimizdeydi ve hayat o rengarenglikteydi.

O küçük önemsiz, beş para etmez hayatlarımızla, gün içinde sessiz sokaklarda özgürce gezinip, akşam ezanıyla kurşun seslerini duyunca da kümeslerine dönen tavuklar gibi yaşıyorduk. Sadece biz çocuklar değil, kocaman idollerimizde öyleydi. Bizi her şeyden koruyacağını söyleyen babalarımız, abilerimiz ve gün içinde pipimizi göstermemiz emredilen ama etrafımızda kimseler yokken ellerini götümüzden ayırmayan amcalarımızda.

Kurşunlar bazen pencerelerimizden girip çamurla sıvandıktan sonra, kara bahtımızın aksine beyaz kireçle boyanmış karşı duvara saplanırken, ertesi gün tüm pörtlek gözleri üzerlerinde toplamış olurlardı. Biz çocuklar sadece sesden korkmuş olurduk, büyüklerimiz ise kurşunun kendisinden daha çok korkardı. Büyüklerimizin korkuları benim için hep anlamsızdı, çünkü benim kurşunlardan olmasada, farklı kâbuslarım vardı. Nedenini bilmediğim bir şekilde, yatağa girdiğimde "eğer uyursam tüm ailemin beni terkedip gidecekleri" düşüncesine kapılırdım ve uyuya kalmış oluncaya kadarda aklımdan çıkmazdı. Doğrusunu söylemek gerekirse daha çocukken de ailemi sevmezdim, ama sevmeme rağmen terkedilmekte istemezdim..

Kurşunlar genelde akşam ezanından hemen sonra ortaya çıkardı. Çocukken sırf bu yüzden hiç bir zaman akşam ezanın okunmasını istemezdim ve bu yüzden sadece öğlen ve ikindi ezanı arasında bi yerde sıkışıp kalmak isterdim.

Kurşun seslerini duyduğumda, çoğu zaman sağır olmak isterdim. Çünkü kurşun sesleri artık sadece "evlerinize girin" demek oluyordu. Oysa sadece çocuktuk. Sokaklarda yaşasak bile kimseye bi zararımız yoktu. Aksine tanımadığımız o kimselerin bize zararı vardı ve bu yaşamaya "alışmaya" çalıştığımız bu sikindirik şehirlerde, elimizde bir şey olmadan yaşamaya zorlandıkça, hep zararları olacaktı..

Yıllar önce devlet tarafından "tüm köylüler teröristlere yardım ediyor" denilerek, ortada hiç bir şey yokken evler yakılarak, tarladaki ekinlerini bile toplamalarına izin verilmeden ateşe verilerek, hayvanlarına; komutanlarının emrine, peygamber ocağına gittiğini sandığı için çaresizce uyan gözü yaşlı askerler tarafından el konularak yaşadıkları ve tek yaşamayı bildikleri yerlerden devlet tarafından siktir edilmiş şu mahalleli, ne yapacağını bilemez bi şekilde tanımadığı şehirlerde saçmalamadan yaşamaya çalışıyordu.

Ateşe verilen her evde; aileleri tarafından çeyizleri diye hazırlanmış bir seccadenin içinde bir kaç renkli kumaş parçası ve gerdek gecesi gelinlik diye giyilecek bir fistan yalnız vardı. Köylüleri yurdun dört bi yanına dağıtan o yangınlarda, henüz 13 yaşında gelin olmanın hayalini kuracak kız çocuklarının bir daha göremeyecekleri o çeyizlerde yanmıştı. 13lük kızlar; evleri yakılıp, verimli tarlaları ateşe verilen aileleriyle daha gelin olamadan köyden kovulduklarında, adını bile telaffuz etmekte zorlandıkları şehirlerin sokaklarında kendilerini açıkta buldular. İlk günlerdeki çocukça olan "farklı bir yer görmüş olma hevesi" son bulduğunda, aileleri akıllarından "keşke o ateşlerde çeyizleriyle beraber yansalardı" diye geçirmeye başladı. Ama akıllarından geçen şey hiçbir zaman gerçekleşmedi ve o kızların bir çoğu, bugün bile hala aramızda başkalarının koynunda ateşler içinde yaşıyorlar....

Birazını da şurda yazdım: Tırtıkla

2 yorum:

Miss maria dedi ki...

Yorumsuz içimin en derinlerine dokundun titredim tüm bedenimi hüzün kapladı :(

O Gay; Ben de... dedi ki...

iyi ki Allah var ve iyi ki çoğu yaşadıklarımız karşısında bir gün hesap soracağımızı biliyoruz, düşünüyoruz.

O da olmasa elimizde toptan bir hiçlik ve boşluktan başka bir sik olmazdı.

İyi ki böyle bir hesap günü var zira hesap sorulacak o kadar çok şey var ki !