Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

8 Mayıs 2011

Cennet annelerin ayakları altındadır, peki ya anneler nerde?

Ailemi gerçek anlamda hiç bi zaman sevmedim. Aslında bunun yanlış olduğunu düşünüp, kendimi zorlayarak sevmeye çalıştığım zamanlar oldu, ama işte nedense bi türlü sevemedim. Bunları sırf laf kalabalığı olsun diye söylemiyorum, çünkü bu yaşımda bile kendimi o kadar zorlamama rağmen onları bi türlü sevemiyorum. Belkide bunun nedeni "baba" dediğim adamın babalık yapıp babam olamaması, "anne" dediğim kadının annelik yapıp annem olmaması olabilir. Çocukluğumda bile hep, sanki annem ve babam başkaları olmalıydı diye düşünürdüm. Kendimi bir türlü bu aileye ve bulunduğum topluma ait hissedemezdim. Sanki hep görünmeyen mesafeler vardı, sanki hep başka türlü davranılıyordu bana. Sanki hep bir şeyler eksik gibiydi. Belkide çocuk aklımla benim kuruntularımdı. Tabii 5-6 yaşında bi çocuk ne kadar büyük kuruntular yapabilirdiki.

Zaten çocukluğumda, aile içinde bir nedenden dolayı üzüldüğüm zaman, kendi kendime kurduğum cümleler arasında aklıma kazınanların en başında ''bunlar benim ailem değillerki'' cümlesi kadar yer kaplayan başka bir şey yok. Bu yüzden üzüntüm çok fazla büyük olmazdı. Çünkü ailem olmamalarından dolayı beni üzmelerinin normal olduğunu düşünürdüm. Ama ben ''değiller'' dememe rağmen değişen hiç bi bok olmuyordu ve zaten olmadı da. Çünkü kendimi ait hissedemesemde onlar benim ailemdi.

Annem anneliğinin gerektirdiğini hiç bir şeyi yapmazdı, babam ise...
Babam hakkında bir şey söyleyemem, çünkü fazla tanımıyordum ve zaten 6 yıl önce öldü. Doğru dürüst hiç tanıyamadan, tanışamadan.
Annem dediğim kadının annem olduğunu okula başladığım ilk günlerde anladım. Çünkü yaşıtlarımın anne diye seslendiği kadınlar farklıydı. Ve benim anne diye bildiğim kişi aslında ablamdı.

Evet rüyalarımda bile anne kavramıyla özdeşleştirdiğim ve "abla" dememe rağmen "annem" bildiğim, peşimden koşturan, beni seven, beni kollayan, çamurlu sularda oynarken gelip beni büyük bir kızgınlıkla tokatlayarak çıkaran hep ablamdı.
Ablamı 7 yaşına kadar hep annem olarak biliyordum. Okula başladığımda ablamın annem olmadığını yavaş yavaş anladığım zaman, büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım.  Kendi kendime "Nasıl yani o benim annem değil miydi? Öyleyse benim annem kim?" diye sorular sorarak, o yaşta bir kaç aylığına kimsenin farkında olmadığı bir delilik yaşamıştım.
O küçük yaşımda bile sanki kandırılmış gibi canım yanmıştı. Hayır annem evdeki adı "anne" olan o kadın değil, annem aslında ablam olmalı diyordum. Zaten "anne" kelimesi de benim için bir isim gibiydi. Yani nasılki ablamların bir ismi vardı ve ben onlara o isimlerle hitap ediyorduysam, anne dediğim kadının adı da "anne" idi. Tıpkı ayşe, fatma, perihan gibi. Hatta anlamsız bom boş bi isim gibi. Oysa "anne" kelimesi ne kadar dolu dolu olmalıydı.

Bu konuyu 14 yaşlarında falanken, bir keresinde yengemle konuşmuştuk. Yengeme "okula başlayıncaya kadar, büyük ablamdan bi küçük ablamın, aslında annem olduğunu" sandığımı söylediğimde yüzü bembeyaz kesilmişti. "Neden böyle düşünmüştün?" dediğindeyse bi cevap verememiştim. Bilmiyorum deyip konuyu değiştirmiştik.

Öte yandan sadece gerçek hayatta değil, rüyalarımda da ablamı annem olarak görüyordum. Ablamın, anne rolünü oynadığı rüyaları 15 yaşına kadar görmeye devam ettim ve zaten 15 yaşına kadar da, evde her ''en mutlu'' olduğumuz an, anne dediğim kadına ''anne ben kimin oğluyum, gerçekten senin oğlun muyum?'' diye soruyordum. O da kahkahalar atarak her seferinde ''hayır sen benim oğlum değilsin, seni evin kapısına terkedilmişken buldum ve acıyıp içeri aldım'' derdi. 

Neden en mutlu anda sorduğumu bende bilmiyorum, ama sanırım o en mutlu anda, ciddileşip ''tabiki benim oğlumsun, canımsın, yavrumsun'' demesini bekliyordum. Eğer o an ciddileşirse beni anlayacağını ve gerçekten oğlu olduğum için, kucaklayıp öpeceğini ve böylece benimde artık anne dediğim kadına sevgi besleyeceğimi düşünürdüm.
Evden kaçıncaya kadar, hep bu mutlu anları kullandım, ama annem hiç bir zaman öyle bir cümle kurmadı ve ben hep yüzümde o kocaman gülümseme varken, içimde kopan fırtınaları bastırıp farkettirmeden dışarı çıkardım. Oysa ne çok isterdim ''evet sen benim yavrumsun'' demesini. Ama demedi, yine de canı sağolsun.

2 yorum:

Okyanusss dedi ki...

Kıyamamm sanaa üzülme annemm ://

Beter Böcek dedi ki...

Gözümden yaş getirdin duygularıma tercüman oldun anne konusunda. olsun canı sağ olsun.