23 Kasım 2010

Aslında hepimiz prezervatif gibiyiz. O'nunda girip çıktığı yerlerin bi önemi yok? sonuçta çöpe atılacak

Başlık seni aldatmasın okuyucu. Bu ilginç bi yazı değil, hele dolu dolu bi yazı hiiiiç değil. Zaten önceki sıçmıklarımdan hiç bi farkı da yok. Sadece yazmalıyım diye parmaklarıma işkence ederken çıktı ortaya. Sanki yazmasam bi günümü sizlerle yaşamamış gibi oluyorum. Alıştım buraya, alıştım lan size allahsızlar. Neyse şimdi zırlamalarıma geçiyorum:

Nihayet beklenen gün geldi çattı. Patronla dün 3üncü Dünya Savaşına girmeyi planlamıştım ama olmadı. Adamın bazı işleri yolunda gitmediği için bir kaç küçük aksilik çıktı ve O'da gün boyunca bi kaç defa "sanki" sadece bana bakarak öfledi pöfledi. Bende konuşmaya korkup sikimi kuyruğummuş gibi bacaklarımın arasına alıp, paraya ihtiyacım olduğunu söyleyemeden tıpış tıpış akşamı ettim. Akşam da bol bol sokakları arşınlayıp küçük emrah gibi boynum bükük eve döndüm.

Özet olarak dün öyle olmuştu, ama geniş anlamda şöyle oldu: İş çıkışım 18:30 gibi oldu. Eve gitmeye yüzüm yoktu, çünkü ev sahibim kesin bana kapı açacak, elime bi tabak yemek falan tutuşturacaktı. Bende altında ezilip ehi ehi yapacaktım. Bu sahneleri yaşamamak için işten çıktığımda kendimi caddelere, sokaklara attım. Tıpkı bol bol sikilip, sıcak bir duş alınmasına izin verilmeden kapı dışarı atılmış kevaşeler gibi yorgun bedenim, etrafa bakan boş gözlerim ve yüzümden düşen bin parçayla şehrin bu sperm kokulu sokaklarını gezdim. Caddeleri arşınlarken sağdan yürümeye de özellikle dikkat ettiğimi söylememe gerek yok her halde. Hatta karşıma çıkan ilk sağ sokağa gir gibi. Böyle böyle Beyoğlu'nu alt üst ettim. Planlarıma göre bi kaç gün daha böyle gezersem gözüm kapalı bir şekilde Beyoğlu'nun tüm binaları dahil, sokaklarını caddelerini kağıt üzerinde çizip, nerde ne olduğunu tek tek söyleyebilirim. Hatta işi biraz ilerletip profesyonelliğe dökersem belki bundan para kazanmaya da çalışabilirim :Pp

Öff tamam iyice baydım. Konuya geçiyim hemen. İş çıkışı çıktım sokakları gezdim biraz. Bayağ bi oyalandım ama saatler geçmedi. Harbi ilk defa saatlerin geçip gitmesini, bi an önce gecenin 1'i falan olmasını istedim. Ama götüne soktuğumun akrebi, üzerine işediğimin yelkovanı hareket etmiyorlardı. Sanki bu akşam saatlere işimin  düştüğünün onlarda farkındaydılar. Sanki birbirlerini durdurmuşlardı. Kocaman bi engel gibiydiler birbirlerinin önünde. İşte öylesine ağır ağır geçti zaman.

Saat 21:00e doğru bi yerde yemek yiyip dayanamadım döndüm evin yolunu tuttum. Apartmanın önüne geldiğimde saklanmıyordum. İçimden "sikerim ta ammını utananın. Biraz yüzsüz ol lan, ne bu böyle tevazu göstereyim derken kibirlenmeler. Dur sende, herkes gibi biraz 3kağıtçı ol amcık" dedim. Böyle ellerim cebimde caddenin ortasında yürüyerek sokağa girdim. Başımı kaldırıp apartmanın giriş kapısına baktığımda üst kattan ev sahibinin perdelerinin hareket ettiğini gördüm. Uyyy anam kadın harbi ordaydı. biraz titreyerek apartmanın kapısını açıp içeri girdim. Kapıya kimse çıkmadı koşar adım çıktım merdivenleri ve eve girdiğimde soyunup neti açtım, tuvalete gittim doyasıya işedim. Mutfaktan elma doğradım alıp zıkkımladım. Sonra geldim msn açtım, tanıdıklarla çetleştim.

Çetleştiklerimden biri geçen barda karşılaştığım arkadaşımdı. Hani beni biriyle tanıştırmıştı ve bizde "ooooo toprak naber" demiştik ya işte O. Zaten konu çok dolanmadan beni o tanıştırdığı kişiye geldi. "Ne oldu, aradın mı?" dedi "yok" dedim. "hımm seni sordu" diye yanıtladı falan. Sonra işte anlattı meğer hani onun yanında o gece sevgilisi vardı ya, işte onlar gecenin sonunda kavga etmişler falan, ayrılmışlar. Daha doğrusu zaten araları limoni olunca, bunlar da kavga etmek için bahane arıyorlarmış gibime geldi. Gecenin sonunda sevgilisi sarhoş olup arabaya kusunca patlamışlar birbirlerine. Sonra da ertesi gün O'da bara yalnız gelmiş ve benim arakadaşa beni aramasını söylemiş. Arkadaş da telefonum onda olmadığı için arayamamış ve o gece öyle geçmiş. İşte dün gece msn'de onların ayrıldığını falan çıtlatınca tamam dedim sen bana onun msn adresini ver. O'da verdi ve ekledim.

Bu sabah işe geldiğimde msn i açtım ve O'nu online görünce selam verdim. Kimsin gibilerinden bölümünü atlayınca tanıştığımıza tekrar memnun olduk. Biraz sohbetten sonra bugün buluşmaya karar verdik. Zaten adamı barda ilk gördüğümde beğenmiştim, O'da beni beğenmiş bakalım neler olacak. Akşam 21 veya 22:00 gibi Taksim'de buluşcaz. Hadiii hayırlısı. Bu arada patron para verdi kirayı ödüycem bugün :)) çok sevinçliyim valla :))) Allam çok saol.

Dur gitme, yada gel gitme, yada bilmemki ne yazsam başlık olarak bu yazıya


Az önce msn'de bi ara yavşadıklarımdan biriyle konuşurken söylediği "çabuk unutulmuşuz" lafı üzerine O'na ilk mısrayla cevap verdim. O da "aa negzel yazdın" dedi. Bende "hee laa güzel oldu, negzel yazmışım ben" deyip aldım altına devam ettim.

Yetmedi sonra bloga da atıyım kenarda dursun dedim. Resim olarak da biraz duygusal bişiler olsun diye anca bunu buldum.
Siz gülücüğe odaklanıp şiiri okurken, ben de artık geç oldu zıbarıyım diyorum.
Zaten buraya yazmaya başladığımdan bu yana kendi kendime konuşmak adet oldu bende.
Dur bakalım ne zaman gömleği giyip lülülülülü yapcam size. Neyse işte sonuç olarak şiir dediğiniz bu sıçmık ortaya çıktı:

arkamı döndüm mü unuturum herkesi
bi daha kimse gelmez aklıma
ilk gördüğüm kişiye takılır giderim
ardımda kalanlarda beni unutur
ödeşiriz sessizce

dur beee nedir bu böyle karı gibi sızlanışın
kulaklarıma kurşun gibi geliyor zırıltın
2dakka sus da biraz kendimi dinliyim
herkese zaman ayırırken, bi kendimi atlamışım

öfff beeee, hadi tamam asma yüzünü bu kadar,
gel avuçla yanaklarımı,
düşlerin için malzemen olsun en azından
hani ben gibi hayal kurmayı bile unutmuşsun ya;
belki "ulan sevmek diye bir şey de vardı. Hangi oyunda, ne zaman ütüldüm ki ben onu?" diye, benim için de kendine sorarsın

22 Kasım 2010

Çok Önemli Bir Mim Konusu Demiştim Size Değil mi???

Genel olarak mimikleme konularına cevap verip mimleri alsamda, başkalarına gönderme konusunda tam bir ölüyüm. Çünkü kendim için söylemem gerekirse etrafta dolanan mimlerin sadece kalabalık olduğunu düşünüyorum ve benim için kalabalık olan bir şeyi başkasına asla gönderemem. Bu yüzden mimik konusunda biri mim izlerini takip etmeye kalkışırsa, bende çıkmaza girip mimiğin peşini bırakıyordu :Pp
Hani böyle mimik öldürücü olsamda, gelen mimiklerin çokluğundan bende bir defaya mahsus olarak bir mimik konusu başlatmak istemiştim ve şu postta Çok Gizemli Bir Mim Konusu başlığıyla isteyenleri mimikleyeceğimi yazmıştım.

Aslına o gizemli mimiğin konusu ilk olarak hırsızlıktı.  Tamamen bize ait olmayan, başkasına ait olan çok değerli bir şey çalacaktık ve çaldığımız andaki korkularımızı, sonrasındaki duygularımızı yazıp birini mimleyerek "Gizemli Mim Konusuna" böyle cevap vermiş olacaktık. Öyle hırsızlık dediğim şeyde, bakkaldan sakız çalmak, restaurantta yemek yiyip kaçmak falan değildi, aksine bildiğiniz laptop gibi pahada ağır ve bayağ ciddi şeyler çalmaktı. Ama sonra evde oturdum düşündüm lan ben nasıl çalıcam?? Höh çalamamki, zaten çalmaya götüm yemez, o anda kalbim durur;  çantamda laptopla olduğum yere serilir kalırım. Benki güya bu kadar piçim diye geçiniyorum, sorumsuz davranıyorum ve tüm bunlara rağmen çalacak cesaretim yoksa ve  içimde bir ses sürekli "sakın yapma bunu" diyorsa başkasına asla yaptıramam.

Bunun üzerine oturdum ciddi ve topluma yararlı bir mim konusu düşüneyim dedim. Bu sefer aklıma şöyle bir mim konusu geldi:
Öncelikle yapmanız gereken şey şu; 7 yaş altına hitap eden  bir hediye alıp yaşadığınız ildeki yetiştirme yurduna gitmek. Hediyeyi direkt olarak siz çocuğa vermeyin, yönetime teslim edin onlar 7 yaş altı bi çocuğa versinler. Ama sizlerde 1(bir) gün boyunca çocuklarla zaman geçirecek ve bi bahaneyle sürekli çocukların başını okşayacaksınız :))
Aslında genel olarak oturup düşünürsek zaten onların hediyeye ihtiyaçları da yok. Veya buna benzer şeylere. Çünkü devlet her türlü onların karınlarını doyuruyor ve kalacak yer sorunlarını zaten çözüyor. Onların ihtiyaçları olan tek şey "saf sevgiyle" başlarını okşayacak bir el. O "saf sevginin" zaten mim konusunu bilmeden mimlenmeyi kabul edenlerde olduğuna inanıyorum.
Bunu yaparken aldığınız hediyenin fatura fotoğrafını hayaterkegi@gmail.com'a kim olduğunuzu belirterek mail atmak(buarada özel bilgilerinin görünmesini istemeyenler fatura bilgilerinin üstünü karalasınlar) sonrasında yurttayken arada bir çocuklarla fotoğraf çekip mim konusuyla beraber blog sayfanızda yayınlamak zorunluluğunuz var. (Bu arada; eğer bu mimin gereğini yerine getireceğine inandığınız, içinde saf sevgi olan birileri varsa onları mimiklemeyi unutmayın) Fotoğraflarda görünmek istemeyenler kendilerini karalasınlar öyle yayınlasınlar. Mimlenenlere gelince:

Hayallerinin Peşinde Koşan Kız; Hazellova

Sıfır Santigrat; JG

Miss Maria Masis

Zaebata şahınsan unebahın dah; Vanilla

Yiğit Tan

Mery Daimon

Girl With The Red Balloon

Eğer siz mimiklenenler birer hediye alıp bu mimin gereğini yerine getirirseniz, bende faturaların parasal toplamı kadar hediye alıp bir yetiştirme yurduna gideceğim ve mimin gereğini böyle yerine getirmiş olacağım. Hepiniz kocaman öpüldünüz muaaaahhhhh

21 Kasım 2010

Sıçsam kilo almıyorum, sıçmasam kilo almıyorum. Bu yediklerim nereye gidiyor?

Bu aralar kilo almak için bir şeyler yapıp duruyorum ama nafile. Götüm dakkasında yediğimi sıçıyor, sikim bana mısın demeyip ne içsem dakka başı işiyor. Zaten erkekler için eli sikinde diyenler, beni görseler ne derler artık tahmin bile edemiyorum. Neyse işte götümle, sikime laf geçiremeyince dedim bari yemeğe abanıyım. Abanınca olurya kilo alırım falan diye düşündüm. Hatta bununla kalmadım yediklerim yarasın diye, yemekten sonra hemen bi yerlere oturup, oturduğum yerden de saatlerce kalkmıyorum. Hani insanlar oturmaktan kilo alır, götü göbeği yağ bağlardı. Ama ıııh bende hiç bi sikim yok. Onca zaman yedim içtim, oturdum sıçmadım, gram kadar yağ bağlamamışım. Bunu nerden biliyorsun derseniz, dün gece bi arkadaşın doğum günüydü, kız dedi ki "falanca bardayız sende atla gel". Hoop tamam dedim gittim.

İçerde işte bi kaç kişi daha vardı, tokalaştık falan derken o arada daha önce tanıştığımız benden bile kısa boylu, hatta boyu sanırım 1 metre anca ya vardı, ya yoktu öyle biri moralimi bozdu. Benden kısa dememin nedeni ise, biz yanyanayken kafa tası göbek deliğime, ağzı da sikime denk geliyordu. İşte biz bunla tokalaştık falan derken bana "sen bayağ zayıflamışsın" dedi. Sevinmiş numarası yapıp "ehi ehi saol" dedim, ama içimden de "yuh artık, yarrak daha yeni merhabalaştık, dur bi önce nefes alalım sağdan soldan konuşalım da, ondan sonra bu tür konulara girelim" demekten kendimi alamadım. Bide söyleyiş tarzı o kadar iticiydi ki, nerdeyse üstüme kusarak söyledi gibime geldi. Bide cidden çok kızdım, ben kilo almaya çalışıyorum, o kalkmış bana zayıfladın diyor. Sonra işte biraz laylaylom yaptık, doğum gününü kutladık. Nihayet aradan 1 saat geçti, dedim çıkıyım artık. Gerçi 90ların parçaları iyiyydi ortamda güzeldi ama canım sıkılmıştı zaten. Ben de doğum günü kızına "gitmem gerekiyor kendine çok iyi bak, nice senelere" deyip çıktım. Sanırım kilo almanın ilaçlı gibi, başka yollarınıda bulmalıyım. Yoksa sadece yiyip içip sıçmayarak da kilo alamıycam. Gerçi sebze meyvede hormon var diyorlar ama, onların da hala bi sikim etkisini göremedik ya neyse.

19 Kasım 2010

Bu yazının tamanını okuyanın bütün dilekleri gerçekleşiyorMUŞŞŞ :Pp

Bu yazıyı daha önce buraya yazmıştım, sonrada worde atıp orda bayağ uzun eklemeler yapmıştım. Yazıya dönüp bakınca "siktir len destan mı yazıyosun amcık" deyip, bütün bu yazdıklarımı silmiştim. Ama burda, taslaklardan silmeyi unutmuştum. Şimdi görünce bari bu haliyle yayınla gitsin dedim kendi kendime. Olurda okursanız bu yazı sayesinde hepinizin beyni sikilmiş olucak. Gerçi bilinciniz kapalıysa bu yazıyı rahat rahat okuyabileceksiniz. Sonra bilinciniz bu siktiri boktan yazı sayesinde tamamen kapanacak bitkisel hayat girip artık hiç kendinize gelemeyeceksiniz demedi demeyin.
                                        -----------------------------------------------------
Kendi kendime uyguladığım 4 günlük ev hapsi cezasını bi önceki gece bitirip sokağa çıkmıştım. Aklımda sadece dışarı çıkmak yoktu, önce yemek yerim ardından turlarım ve sonrasında belki bara giderim diye düşündüm. Bu düşünceler arasında yırtık kot ve kenara atılmış tişörtlerden birini, üzerine de montumu giyindim. Adidassız sokağa çıkmak olmaz. Allam sen adidası 30lu yaşlarında bi adam yap koynuma sokıyım da olsun bitsin. Neyse ayakkabı fetişliğini geçiyim şimdi.

Apartmanda inerken o kadar sessizdimki ev sahibinin kapısında geçerken nerdeyse ayakkabılarımı çıkarıp elime alıcaktım. Kadın o kadar korkutmuş beni işte. Sonra parmak uçlarıma basarak sinsi sinsi çıktım apartmandan. Sokağa çıktığımda da her zamanki gibi binalara sürtünerek geçmeyi düşünüyordum ama, nah sürtündüm. Apartmanın altındaki bakkal dışarıya kasa falan atmış, diğer taraftaki manav da dışarıya reyon yaptırmış "sokağa çıkmayalı mahalle ne çok değişmiş" diyesim geldi, kendi kendime. Dışarı çıkmayalı mahalle bu kadar şey olduysa, Taksim yıkılıyordur diye düşünmekten kendimi alamadım. Yarım saat sonra Taksim'e vardığımda hiç bi bokun değişmediğini gördüm.

Her şey aynıydı, pilavcılar, simitçiler, çay satanlar falan filan ve bide 24 saat ordan eksik olmayan kalabalık. Pilavcıyı görünce kaç gündür ağzıma su, meyve, ekmeğe sürdüğüm reçel ve bal gibi zıkkımların  dışında bir şey girmediğini anımsadım. Canım fena nohut pilav çekti. Yanaşıp bol biberli bi nohut pilav aldım. Oysa yaklaşık bir yıl öncesine kadar acıyı hiç sevmezdim. Ama şimdi bayağ bayağ sevmeye ve hatta onsuz nohut pilav yememeye başladım. Artık alışmış olmalıyım, çünkü acılığı pek etki de etmiyor ya mübarek. Daha önce ufacık bi acı biberle gözlerim 24 saat boyunca Küçük Emrah'ın anasını, amcası tarafından sikilirken gördüğü andaki kadar dolu dolu olurdu. Burnuma zaten o anlarda karışmıyordum o alır başını giderdi. Şelale misali adeta beynim burnumdan boşalırdı. Tuhaf işte insan bedeni de her şeye alışıyor demek. Bu arada pilav çok soğuktu ve tadı hiç güzel değildi, ama yinede yedim.

Meydandan İstiklal'e doğru akan kalabalığa karışırken, cebimden bi kaç tane first portakallı çıkarıp ağzıma attım ve o arada cebimde 15 tele yalnız olduğunu anımsadım. Bu yüzden gitmekte olduğum yönü bankaya çevirdim.  Bankamatikten para çekip kalan bakiyeye baktığımda 62 teleydi. Moralim bozulmadı, çünkü kaç gündür böyle eve hapsolmamın, böyle kendi kendimi yememin nedeni paraydı. Çünkü geçenlerde patrona durumumu bi güzel anlattım ve oda tamam hallederiz dedi. Ama sadece doğalgaz faturasına yetecek kadar para verdi. Ulan insan yok veremiyorum falan der, yada der ki "kardeşim kusura bakma ayağını yorganına göre uzat ben sana aylık maaşın dolmadan para veremem" eee adam  böyle de demiyor, başka bi çıkış yolu aramama gerek duymadan günümü geçirtmeye sebep oluyor, yumurta göte dayanınca da böyle uzak kaçıyor. Zaten elde avuçta biriken 2.500dü onunla evi anca tuttum. Ammına koyım kimseye gökten yağmıyor biliyoruz ama, gökten yağıyormuş gibi de her şeye "evet" denilmesin. İşte buna kızmıştım ve kendimi eve kapamıştım. Ama bayram sonrası patronla büyük bi kapışma yaşıycaz dur bakalım.

İşte böyle kira ödeyemedim diye düşünerek kendi kendimi strese sokma kabiliyetim var. Aslında gece evden çıkmamamın nedenlerinden biri de ev sahibine görünmemekti. Lan gündüz çıkarsam ve olurda karşılaşırsak kadının yüzüne nasıl bakarım, kadın "kiram nerde" derse ne derim. Zaten karşılaşıp göz göze gelmeyelim diye kendimi eve hapsetmiştim. Bide karşılaşırsak ve bana bunu derse öliyim daha iyi ammına koyım.

Neyse işte gecenin bi yarısı çıkınca biraz rahatladım. İşte bankadan parayı çektim ve biraz kalabalıkta turlayıp bara gittim. Bi iki tanıdık gördüm bayramlaştık, sarıldık, hal hatır sorduk. Ama keyifleri yerinde değildi  ve bayağ canları sıkkın görünüyorlardı. Bi kaç defa hayırdır gibisinden şeyy ettim ama geçiştirdiler. Bende işte böyleyim kendi derdimi kimseye anlatmam, milletin derdini dinlemeye bayılırım. Gerçi son bir yıldır, bende artık "sikerim derdini" havalarında dolanmaya başladım da, daha tam alışamadım. Sanırım kendi derdime çare bulamadığımdan olsa gerek, başkalarının da derdini çok takmıyorum. Lan aslında bende amcığın tekiyimde haberim yok. Neyse işte öyle arada bir onlarla da selamlaşaraktan etrafta gezindim biraz. Sonra benim Ercan'ı gördüm. İyiyidi bayramlaştık. Biraz sırnaşmaya çalıştım ama ıııh olmadı.

Ercan yüz vermeyince bende etrafta dolanmaya devam ettim. Sonra tanıdıklarımdan biri beni arkadaş grubuyla tanıştırdı. Aslında "bu da senin memleketlin" diyerek sadece biriyle tanıştırdı. Biz ikimiz de "oooo toprak naber" ayağıyla tanıştık. Hoş biriydi, oda benden hoşlanmış ve o yüzden tanıştırmış bizi. Ama adamın yanında sevgilisi vardı ve hiç yakışmıyorlardı. "Ayrılsın benle çıksın" dedim arkadaşımın kulağına :)) yok lan şakasına demiyorum cidden hiç yakışmıyorlardı birbirlerine. hööhh adama bakıyorum ohh 1.90 boy yanındakine bakıyorum benden bile kısa. Adama bakıyorum, hafif göbekli, kirli sakallı, çizgili gömlekli ve götü kalkık ama kendi sınırlarını bilen, gayet şirin, yanakları sıkılası sempatik, insancıl bi profil, sevgilisine bakıyorum burnundan kıl aldırmıyor ve öflenip pöflenip oraya buraya dönüp duruyor. Neyse deyip geçiştirdim.

Arkadaşla sağdan soldan konuştuk ve onlardan ayrılıp bi kenarda dikilip telefonla oynamaya başladım. Ben telefona daldım ve az önce içerde dolanırken 2inci bi defa dönüp baktığım biri geldi yanıma dikildi. Bayağ hoştu. Sonra çaktırmadan bana baktığını hissettiğim bi anda dönüp ona baktım aniden ve O'da bunun üzerine gözlerini kaçırdı. Her halde "olur" diye geçirdiki içinden, böyle gülümsemek ile gülümsememek arasında bi yüz ifadesi gidip geldi suratında. Bu sefer böyle durdum tepeden tırnağa bi güzel süzdüm. Üzerinde deri siyah bi mont vardı, kirli sakallı, kısa seyrek saçlı ve yüzünde tuhaf piç bi ifade vardı. Böyle hani kaşınan tipler vardırya dolanırda dolanır öyle bi tip, ama çok tatlı.

Böyle böyle bi kaç defa yasadışı bir şey yapıyormuşuz gibi tuhaf hareketlerle birbirimize bakıp önümüze döndük. Sonra biri geldi ikimizi süzdü, bizde biribirimize bakıp gülümsedik. Kalın dudakları, kocaman dişleriyle gülüşü suratındaki masumluğa yakışıyordu. Boyu benden uzun olmasa dönüp bakmam zaten. Sanırım boyu 1.85 üstüydü. Ben ise kıp kısa boyumla O'nun yanında korkuluğa konmuş karga gibi duruyordum. Sonra bi arkadaşı geldi ve "nasıl keyifler iyi mi?" diye sordu O'da bana bakıp "iyi takılıyoruz" dedi gülümsedim. Arkadaşı gidince birbirimize bi kaç defa daha baktık ve ben laf olsun diye "yanlız mı geldin" dedim "yoo işte arkadaşımla geldim" dedi. Gülüp "hımm anladım, ama onu değil, yani yalnız mı takılıyorsun" dedim "aaa evet" diyip gülümsedi. Gülmek harbiden yakışıyordu piçe. Bide şivesi falan çok güzeldi, düzgün ama seslerin kalın olduğu bi türkçe ile konuşuyordu. Hayır ses tonu ayrı, bide harfler çok güçlü çıkıyordu ağzından ve buda apayrı bi güzel geldi bana.

Sonra O'da bana aynı soruyu sordu. Soru sorarken boylarımız eşit olmadığı için bayağ eğiliyordu. Kulağını dudaklarıma yakınlaştırdığı zaman yanağını yanağıma sürtüyordu. "Sende yalnız mı geldin" deyince bu sefer bayağ, sol yanağıma değil dudaklarımın bitiş yerine dudaklarını sürdü ve o anda bende cevap verirken hafifçe geri çekildim dudaklarımız değdi birbirine. Hoooop burda olay bitti zaten. Artık konuşmak yoktu, iş olsun diye aptal şapşal sorular sorup aptal şapşal cevaplar vermek yoktu. Öpüşmeye başlayınca bi anda biribirimize tam döndük ve bayağ sikici bi şekilde 2-3 dakka devam ettik. Dudaklarımı vantuz gibi çekiyordu. Sonra yorulup ayrılınca ben dudaklarımın ağrıdığını hissettim, ağrıyı hissederken sağ elimle çenemdeki salyaları siliyordum. O anda buraya tuzak kurmadan önce kesiştiğim adamın bize bakıp bayağ açık seçik güldüğünü farkettim. Biraz sert bi şekilde ona bakınca başka bi yöne döndü.

Neyse işte biraz nefes alınca, durduk sağa sola bakıp oyalandık ve sonra o bana dönüp "kuytu bi yere gidek" dedi "tamam" dedim. Başka bi köşeye çekildiğimiz gibi hooppp yine yumulduk birbirimize. Allam çok tatlıydı lan bu. Yani böyle hani ben diyorum ya uzun boylu, şöyle şöyle olsun diye hah işte öyle bişi. Böyle böyle biribirimizi cimcire cimcire bayağ bi zaman geçince arkadaşı geldi ve gitmek istediğini söyledi. Saat zaten 3dü ve mail adresini verip gitti. Tamam seni eklerim dedim muck yaptık ayrıldık. Sonra ben bahçeye çıktım. Arkadaşım hala ordaydı, suratından düşen bin parça. "Ne oldu, çocuk nerde?" dedi "arkadaşıyla gelmişti gittiler" dedim . Sonra ne yapıyorsun? falan filan derken konu bizi tanıştırdığı kişiye geldi. Adam da benden hoşlanmış ama ben adama, ondan hoşlandığımı çaktırmamalıymışım. Yoksa bu iş olmazmış. Yani anlıycağınız bu kadar hafif olmamalıymışım, biraz ağır olmalıymışım çünkü hooooop diye atlarsam kaçırırmışım "hımm tamam" dedim ağır olurum.

Sonra işte adamın sevgilisi yanında olduğundan zaten bende uzak durdum. Dedim "ayrılsınlar ne bu yahu hiç yakışmıyorlar zaten"  : )) O'da "evet galiba ayrılıcaklar" falan dedi. Zaten araları kötüymüş, sürekli işte limoni falanmış. Öyle öyle konuştuk sonra bana onun telefonunu verdi. Bende alıp kaydettim "bi ara dönerim ben O'na" dedim. Aslında aramayı düşünmüyorum ama kendi sağım solumu kendim bile kestiremediğim için hiç belli olmaz. Aramam dedim ama adamın telefonunu alıp kaydettim. Hani aramayacaksam niye kayıtlı kalsın ki? Belki silerim diye düşünüyorum. Ama bi yandandan içimde bi ses "yok lan silme, adam çok hoştu sende beğendin daha ne istiyorsun?" deyip duruyor. Neyse işte kalsın hele, bakalım nolucak

Sonra böyle böyle ben iyi geceler deyip çıktım. Caddede biraz oyalanıp evin yoluna düştüm. Mahalleye girmiştim ki hoop dakka bir gol bir, bi polis arabası önümde durdu ve şöför olan polis pencereden başını uzatıp nerden geldiğimi sordu. Bende bardan geldiğimi söyledim. "Evin nerde?" diye sorunca "şurda" diye karşı apartmanı gösterdim. "Tamam, iyi geceler" deyip gittiler. Oysa evim 2 sokak yukardaydı. ahahaha hadi evine git dese boku yiyip, at siki gibi ortada kalcam. Ama ne yapıyım işte bende sallamak için öyle dedim. Desem 2 sokak arkada, inanmayacak ve tutucak bir sürü soru sorcak, yok üstümü aramak bahanesiyle götümü elliycek, yok çatık kaşlarıyla iki saat beni süzcek. Siktir git amcık gecenin bi vakti seni mi çekcem. Neyse işte onlar gidince ben hooop hemen tüyüp evin sokağına girdim.

Apartmanda hayalet casper gibi hareket ederek merdivenleri çıktım ve benim kapıya geldiğimde nefes nefese kalmıştım. Anahtarı çıkarıp o kadar sessiz bi halde kapıyı açtım ki adeta ev sahibim arkamda bitecek sanıyordum. Allam ne kadar kötü bi his bu böyle. Sonra içeri girip kapıyı içerden kitledim ve soyunup bilgisayarı açtım. Bir kaç siteye baktım, barda tanışıp birbirimizi yediğimiz çocuğun mailini facebook'da arattım bir isim falan bulamadım, belki msn kullanıyordur diye msn'e kaydettim. İçimden "tüh çocuğu kaybettim, bak gördün mü?" diye hayıflanırken, her zamanki şarkıyı açıp, yatağa geçtim. Başımı yastığa koyduğum gibi uyumuşum.

Sabah uyandığımda bi kaç kişiyi aradım bayramlaştık. Sonra çocukluk arkadaşım aradı "hadi gel buluşalım bayramlaşalım" dedi. Zaten gece telefonu barda açınca onlarca arama ve siktiri boktan bayram mesajları falan bayağ gelmişti. O'da dün onlarca defa arayanlar arasındaydı. "Tamam buluşalım ama nerde buşuşucaz" diye konuşurken "şimdi bi arkadaşımdayım" dedi. Ben "zaten evden 1 saat sonra anca çıkarım. 1 saat sonra tekrar görüşüp yer belirleyelim, ben Taksim'e gidiyorum" dedim "tamam" dedi ve kapadık. Telefonu kapayınca giyindim elma doğrayıp yedim ve tam çıkacakken ev sahibinin yemek getirdiği tabakları gördüm dedim bari bunlar iyice birikmeden götüriyim. Hem bayramlaşırız böyle kaçarak olmaz. Aldım tabakları tin tin tin indim aşşağı çaldım zili, hanımefendi geldi bayramlaştık, kırış kırış ellerini öptüm, yüzüne bi daha baktım da, allam bu kadın 60ını geçmiş en üste nasıl çıkıyor dedim bi kere daha. Sonra da hemen maaşımın yatmadığını söyleyip kirayı pazartesiye kadar geciktireceğimi söyledim. O'da he he he  heç bişe olmaz, verirsin kurban bişe olmaz dedi. Allam bi rahatladım sorma.

Sonra kızını sordum içerdeymiş yatıyormuş. İyi allah rahatlık versin ben kaçıyım dedim ve hadi tekrar iyi bayramlar teyzem diye ekledim. O'da bağırdı "dur hele dur sana şeker vermedim, şekerini al öyle bayram olsun" deyip içerden bi tabak şeker getirdin. Bi tane alınca ikincisi içinde ısrar etti. İki tane şeker alıp çıktım. Taksim meydanına vardığımda heykeli tavaf edenler bayağ kalabalıktı. Gölgesine oturdum ve biraz böyle etrafı izledim. Yanıma bi şipşakçı oturdu aradan bi beş dakika geçmiştiki biri daha oturdu. Bunlar başladılar ordaki satıcıları çekiştirmeye. Amcıkların 2si Chp  bilmem nesinde görevliymişlerde, bugünkü bayramlaşma çok sıkıcıymış da, falan da filan. Öyle bide kızgınlar. Sonra partiyi bi güzel çekiştirdikten sonra orda elinde tesbih filan satan bi adamı çekiştirmeye başladılar, yok bu ajanmıymış, yok bu bilmem ne idüğü belirsizmiş, yok bu nerden çıkmış allah bilirmiş. O tesbihçi gitti bu sefer simitçiyi çekiştirmeye başladılar. Dönüp ters ters ikisine baktım. Ama onlar daha bi sert bana baktılar ve ben kalkıp istiklale doğru yürümeye başladım. Amcıklar işte naaapıyım.

Caddede turlarken İstiklal Kitabevine girdim, rafları gezerken Küçük Prens diye bi kitap gördüm. Kitabı daha önce bi kaç kişi oku diye önermişti. Dedim bakıyım ne sikim var. İlk bi kaç sayfasını okudum hoşuma gitti. Çocuk kitabı sanıyordum ama yetişkinlere yazılmış. Hatta şu cümleleri görünce ohhaaa dedim. İşte o cümleler:

...Mutlu bir rastlantıyla, Asteorid b-612'nin ünü kurtuldu. Çünkü dediği dedik bir Türk önderi halkını, ölüm cezasıyla korkutarak, Avrupalılar gibi giyinmeye zorladı. Bunun üzerine aynı gökbilimci 1920'de açıklamasını batılı bir kılıkla yaptı. Ve bu sefer herkes onun görüşüne katıldı...

Neyse kitabın böyle bu ilk sayfalarında bu cümlelerle karşılaşınca dedim şöyle D&R gibi oturaklı bi kitabevine gidiyim de, bizimki arayıncaya kadar kitabı okuyum. Bu düşünceler arasında bizimkini tekrar aradım "ne oldu arkadaşından çıkmadın mı?" dedim "yok bayağ oturcaz" dedi "tamam" dedim. Telefonu kapayıp D&R'a girdim. Rafları gezdim ama kitabı bulamadım. Ordaki kasiyere sordum kalmadığını söyledi. Sonra Mephisto kitabevine gittim ordada bulamadım. İçimden "yedim boku keşke İstiklal kitabevinde ayaküstü okusaydım en azından 5-10 sayfasını okurdum" diye geçirdim.

Sonra böyle oyalanınca baktım kitabı bulamıycam, arkadaşımda hala çıkmadı aldım mesaj attım ona ve dedim ki "benim işim çıktı gelemiycem, sonra görüşürüz. Soranlara selam söylersin bye" böyle yazıp mesajı attım ve telefonu kapadım. Kafamda küçük prens takıntısı oluşmuştu okumalıydım kesin. Döndüm eve geldim amacım netten bi yerden indirip okumak. Google'a Küçük Prens yazınca zaten hemen sitesi çıktı karşıma http://www.kucukprens.org/ açtım okumaya başladım ve bitirdim.

Kitap bitince nette boş boş dolandım ve msn'i açtım. Sonra Facebook'da dolanıp bi kaç kişiye laf yetiştirdim. Laflardan sonra döndüm bu satıları yazmaya başladım ki bi baktım biri msn den bişiler yazdı. "kimsin" diyordu, güldüm ve "tanıyamadın mı?" dedim. "Tekyön den mi?" dedi "yess" dedim güldük. Sonra ne yapıyorsun falan filan derken "müsait misin?" diye sordu, "hayır ailemle yaşıyorum" yalanını uydurdum. Ne yapıyım adamı eve çağıracak değildim ya. Sonra o "sen bana gel, müsaitim" dedi. "Olur. Ama yarım saat sonra anca çıkabilirim" diye yazdım. Adresini verip bide telefonunu ekledi ve "gelince bi çağrı at" dedi. "Tamam" dedim. Sonra ben yine işte bu yukardaki satırları yazmaya devam ettim. Bu arada o msn den yine yazdı "bana bi çağrı atsana şimdi" dedi. Bende çağrı attım ve "tamam mı?" diye sordum "evet" diye yanıtladı ve msn i kapattım. Sonra biraz daha oyalanıp giyinip çıktım.

O esenlerde oturuyordu. Esenleri sadece otogardan ibaret sanan ben için, dünyanın öbür ucu ve Esenler aynı şeydi. Sonra hoop diye bayık kafayla güya plan yaptım. Önce burdan aksaraya gidiyim ordan metroyla tramvayla falan giderim. böyle bu düşünceler arasında Şirinevler'e giden minibüse atlayıp, Aksaray'a kadar gittim. Ama orda söylediğim adresten gidemeyeceğimi anlayınca bu sefer gelen bi otobüs şöförüne sordum O'da "gel atla, ben seni oraya yakın bi yerde indiririm. Ordan bi başka araçla gidersin" dedi "he olur" deyip ikiletmeden atladım. Heyy allahım şöför sarhoş çıkmaz mı :)) ikide bir bayram şekeri ikram ediyor ve hal hatır soruyor. Sonra telefonla konuşup servise bugün erken başladığı için arkadaşlarına dert yanıyor, dert yanarken biri siktir et, yahu iş çıkışı kafaları çekelim demiş olacakki, saat belirlediler. Bizim şöför biralar senden o zaman diye sorup bide bi güzel yemine verdirtti telefonun öteki ucundakini. Yol boyunca bi kaç telefon görüşmesi daha yaptı ve zaten beni de indirmesi gereken yerde indirmeyi unutmuş. Amcık güya arkasında oturtup hemen indirecek ibne. Neyse boşver yakın bi yerlerde indir bari dedim bende. İçimden güldüm falan. sonra adam mahçup mu kaldı neyse artık böyle memleketin durumundan falan konuştuk. Böyle sanki şehirler arası yolculuk yapıyormuşum gibi geldi bana. Zaten bi ara o kadar çok konuştuk ki akraba çıkcaz diye korkmadım değil. Sonra "dayı artık beni indir de gidiyim geç oluyo" dedim. Saolsun 2-3 durak sonra indirdi.

Yalnız benim tipimde ibnenlikmi var nedir anlamadım, böyle durumlarda milletle hemen kaynaşabiliyoruz. Mesela bu adamla valla nasıl bu kadar muhabbet ettik şaştım kendime. Gerçi adam bayağ kafayı bulmuştu belliydi ondandır. Ama bilmiyorum işte kendimde de bi ibnelik aramıyor değilim hani. Neyse dayı beni nihayet bi durakta indirdi. Bende baktım olacak değil, gittim bi taksiye adresi sordum ve eğer "10teleden fazla tutuyorsa götürme" dedim. Adam da gülüp "yok yok tutmaz" dedi.

Hooop bindim, taksicide benden dertli çıktı. Adamın 3 senedir felekten yemediği kalmamış. İşi gücü, evi arabası falan derken varını yoğunu kaybedip en son 7 ay önce taksiciliğe başlamış. Ama saolsun 13 yıllık evliliğinde karısından gördüğü desteği sayesinde bu 3 yılıda atlamış. 12 yaşında ve 6 yaşında 2 erkek çocuğu varmış. Alkoliklikten bile karısı kurtarmış öyle dedi. Neyse benim adrese geldik ve gerçektende 9.5 tl tuttu. parayı verip indim. Tabii ben bu adrese gelinceye kadar benimki yol boyunca onlarca defa aradı ve bende dayanamayıp en sonunda otobüsteyken telefonu kapattım. Dedim nasılsa oraya gidince ben ararım ve şarjım bitiyor derim. Öyle böyle değil, çocuk da durmadan zır zır zır arayıp durdu. Hayır tamam hoşlandım öldüm bittim ama yani yoldayız geliyoruz dedik diye de bu kadar olmazki.

Sonra işte inince arayıp "ben üçyüzlü karakolunun ordayım hadi gel" dedim. Hoopp bi baktım 5 dakka sonra geldi. Merhabalaşıp muck muck yaptık ve eve doğru gittik. Sonra köşe başlarındaki toplaşan çoluk çocukları gösterip "bu itlerden bizim buralarda çok var, böyle köşe başlarını tutup köpek gibi zaman öldürürler" dedi. Böyle böyle onun rehberliğinde evine geldik. Ailesiyle yaşıyormuş ama ailesi şimdi köydeymiş. O yüzden ev boşmuş falan, sonra biz içeri girdik oturdum. O'da gitti diğer odalardan birine bayağ oyalandı müzik falan açtı böyle hoppidi parçalar falan, sesinide bayağ açtı bende kalkıp noooluyo gibilerinden gittim yanına. Ben gidince, O "ben geliyorum" deyip odadan çıktı. Bende dedim bilgisayarın sesini kısıyım. Bilgisayar Özal döneminden kaldığı için ses ayarını biraz zor bulmadım değil. sonra ben sesi kaparken o çıktı geldi hooop arkama sürtünüp müziğin ritmine göre hareketler yaptı. Bende müziği iyice kısıp ona döndüm ve hooop olay koptu. Çırılçıplak kalıncaya kadar soyunduk ve bu arada dudaklarımız hiç ayrılmadı.

Ammına koyım çok güzel dudakları vardı. hele birde iri dişleri uwffffs neyse işte biz soyunup böyle olaya girince bayağ bi hayvanlaştık. Böyle tırmıkladık birbirimizi. sonra işte olay bitince hoop ben bunun kollarındaki dövmeleri, falçata izlerini falan böyle görmeye başladım ve işin tuhaf tarafı çocuk gözüme daha bi çekici gelmeye başladı. Sağ kolunda işaret parmağımın uzunluğunda 5-6 tane falçata izi alt alta vardı ve falçata izleri öyle basit izler değildi. Bayağ bu izler kalındı. bu izleri yapmak için falçata attıktan sonra tuz döküldüğünü bilirim. Çünkü izler tuz sayesinde dışa doğru şişip daha bi gösterişli hale geliyorlardı. ama bunun izleri çok abartılı ve gösterişli değildi. Normal tadında falçata izleriydiler. Ve dışa doğru şişkinlikleri çok ürkütücü değildi. Dövmeleri ise zaten çok boldu ama en büyükleri aklımda kaldı. Bi tanesinde büyük harflerle BENA HOL yazıyordu. Anlamını sordum kürtçeymiş ve "her şey daha iyi olacak" anlamına geliyormuşç Bu dövme, sol kolun dışına bayağ büyük harflerle simsiyah bi şekilde yapılmıştı. İç tarafında ise şu linkteki sondan 8inci dövme vardı ve çokda biçimsizdi. Ama yani dövmenin büyüklüğü diğer ufak tefek dövmeleri kaybetmişti. Ben o falçata, jilet izleri ve bu dövmelerden, hafif kıllı vüfüdündan sonra salyalarıma mani olamıyordum. Allam bu nasıl bişi böyle diye söylenecektim.

Zaten dün gece elleşirken hayran kalmıştım ama bide böyle görünce oowwff bittim resmen.  Böyle orda mal mal onu izleyip giyinirken, O'da giyindi ve hadi balkona geçelim dedi. Balkona geçtiğimizde gördüklerim sayesinde iyice mallaşıp kaldım. Resmen balkonda bi esrar çekme sistemi vardı. Kocaman su dolu bi kova, kovanın içinde şu 1,5ltlik şaşal suların dibi koparılmış peti ve onun ağız ucuna yerleştirilmiş, nargilenin közünün konulduğu şeylere benzer birşey, ama çok küçük. Böyle bu cebinden bi gazete tomarı çıkardı içinden esrar çıkarıp döktü üstüne, sonra cebinden bi paket sigara çıkarıp, içinden birinin ucunu kırıp tütününü de döktü üstüne ve çakmakla yaktı. Bir kaç saniye sonrada o nargile ucunu kaldırıp petten çıkan dumana kafayı dayadı. ohhh bi güzel içine çekip dışarı verdi. Bende biraz böyle ne bu falan gibi sorular sordum. İşte anlattı böyle böyle falan diye. "Bunu hangi piç bulmuş bilmiyorum ama iyikide bulmuş" dedi :))

Sonra işte konuşmaya başladık. 22 yaşında ve askerden 6 ay önce gelmiş. O askerden yeni geldiğini söyleyince bende yüzünde zaten hala asker ifadesi var :) deyip kikirdedim, O'da güldü. Yanılmıyorsam Kars'ta yaptım dedi askerliğini. Askerden önce bayağ dağınık bir yaşamı varmış. Hırsızlıktanbi kaç ay yatmış, 30 kilo esrarla yakalanmış 2 yıl yatmış falan bayağ olaylar anlattı. Sonra yaptığı hırsızlıkların hepsinin boşuna olduğunu söyledi. hmm iyi falan dedim. O anlattıkça ona daha çok hayran oluyordum. Sanki evet işte yapmamız gereken şey bu falan diyordum içimden. Ne biliyim böyle piç olması, hırsız olması, dövmeleri, falçata jilet izleri falan çocuk gözümde resmen bir dev oldu.  Zaten anlattıklarını dinlemiyordum ki, öyle orda bana küfür etse farkında değildim. Apışıp kalmıştım sonra bi ara kendime geldim ve içimden "olum dur lan napıyosun? çocuğun içine düşcen biraz yavaş ol" dedim de durdum.

Ama ıııh fazla sürmedi bu durmam. Sonra bana şu an aşık olduğu çocuğu anlattı ama çocuğun hiç haberi yokmuş bundan. Resmini falan gösterdi. Zaten göstermeden önce "sana çok çirkin gelebilir" dedi. Gösterince "ohaaa bu ne?? Ya bırak ya, bunun nesine tutuldun be adam" deyiverdim. Ki bunu bi tek ben söylememiştim. Dün gece yanında bulunan arkadaşıda bunu hep söylüyormuş ve hatta o çocuk buna kör kütük aşıkmış. Ama kendisi O'nu arkadaş olarak görüyormuş ve aralarında asla böyle bir şey olamazmış. Sonra çocuğun bi kaç fotoğrafını daha gösterdi. Bi tanesinde çocuğun annesiyle çekilmiş fotoğrafları vardı ve O bunun üzerine "anasını siktiğim piç" deyiverdi. Güldük sonrada konuyu değiştirdik. Allam yani insan olarak güzel biri, hani yarattıklarından sual olunmaz ama valla yakışmıyo, yemin ederim yakışsa tamam ohh güzel güzel derim ama yok öyle böyle değil, cidden hiç yakışmıyordu.

Neyse işte biraz daha ıyk mıyk çekip tekrar balkona geçtik. Ama ıııh bana göre ıyk olan ona göre dünya güzeli. bide çocuk bundan para söğüşlemeye çalışıyormuş. Dün geceki arkadaşı az da olsa gözünü açmış, yoksa ammına koyucakmış bunun. Öyle falan derken, biz geçmişte yaptığı hırsızlıkları evlere girişini falan konuştuk. Bazen bir gün içerisinde 6-7 eve girdiğini söyledi. "Oha dedim naapıyorsun biraz yavaş ol. Siktin milletin anasını avradını, ne bu böyle" deyince O'da "yahu para pul yoktu ne yapıyım yapabildiğim tek şey buydu. Parasız kaldıkça hırsızlık yapıyordum" dedi. "ee bi günde 6-7 ev fazla değilmi?" deyince "yok lan evlerde doğru dürüst bir şey çıkmıyordu. Millet hep fakir zaten. 3-5 lira anca çıkıyordu. Hani ilk girdiğim evde iyi bi para çıksa  diğer evlere girmezdim ama para çıkmıyordu ki"

Böyle böyle biz konuşuyoruz falan, bu açıldıkça açılıyor bende o anlattıkça mal gibi dalmışım. Allam normalde çenemin hiç susmaması gerekirken bende niye böyle sadece ağzımı açıp gülebiliyordum ki? Bunun bi sebebi olmalıydı. Sonra hooop bi böyle başka şeyler anlatmaya başladı. Daldan dala atlıyoruz ammına koyım. Ev sahibinin bi kızı varmış ve kız buna yanıkmış. Ama kız çirkin ve üstelik şişman olduğundan dolayı bu da yüz vermiyormuş kıza. Yoksa kız biraz zayıf olsa, kızla evlenip ömür boyu sikecekmiş de hayatı kurtulacakmış. Ama yok kızın kiloları varmış. Gerçi kilolarının yanında parası varmış, hani şu bulundukları bina ve diğer yandaki bina onlarınmış ve üstelik kızın kuaför salonu varmış ve ordan balya balya para vuruyormuş. Ama işte kilolu olunca, kilolar bunun gözünde parayı pulu sıfırlıyormuş. Biraz daha gevezelik ettik ve ben "artık geç oldu" deyip bi kaç defa saati sordum üst üste hani geç kaldığımı iyice belli ediyorum hesabı.

Sonra hoop "ben kalkıyım artık geç oluyor" dedim. Öyle öpüştük falan çıktım geldim. ama ses tonu o kadar tatlıki bi kendine iyi bak deyişi vardı, sanki dur lan gitmiyorum ömür billah yanındayım diycektim. Hele bide bi şivesi vardı töbe yarabbim gözlerini kapat o konuşsun. Böyle tatlı bi Türkiye karma şivesi. Valla o konuşurken sesini kaydet, sonra yokluğunda tak kulaklıkları dinle. Ne dediğinin ne önemi var ki, o konuşuyor yeter. Yok lan öyle hani beğendiğimden değil, barda ilk tanıştığımızda da böyle şaşırmıştım, hani ağzını eğip büğüp numara mı yapıyor falan diye dikkat kesildim, ama yok lan çocuğun konuşması böyle tatlı zaten. Acaba bi daha görüşür müyüz. Valla bu şerefsizi tanımak isterim. Böyle o salaş tarzı, rahat konuşması, ağzını büzmeden konuşması, sadece kendi olabilmesi çok tatlıydı. Hiç öyle bir ruh karmaşası içerisinde değildi. Bi ara 69dayken "seninki biraz küçük olsa almayı denerdim ama alamam bunu, canım yanar diye korkuyorum" dedi :)))
                  -----------------------------------------------------
Bu arada ev sahibim dün yine 6 katı çıktı geldi. Önce "kapıyı açmıyım gitsin, bi daha gelmez" diye düşündüm ama sonra dayanamadım "lan yazık buraya kadar çıktı bari bakıyım ne diyor" diye kapıyı açtım. Açmamla yerdeki tepsiyi görmem bir oldu zaten. Yine bana yemek getirmiş. ahhh kadın kendini bana öldürtücen, çıkma bu kadar katı. Naaapıyosun bi dur yerinde be kadın. Ama yok lan ben ölüyorum onca katı çıkarken bu hiiiç takmıyor. Neyse yapıştım, öptüm falan "teyzem ne yaptın? niye çıktın, yazık değil mi sana?" dedim ama nerde beni dinleyen. Hiiiiç umursamadı bile "yok yok heç bişe olmaz, ağzına biraz sıcak yemek girsin diye getirdim" diyerek o tatlı şivesiyle lafı ağzıma tıktı. Allam ben yokken gelip evi mi kontrol ediyor, ne yapıyor bu kadın? Daha önce anahtarı alıyım diyordum ama, anahtarı alırsam da ayıp olur artık :))) valla bu gidişle teyzeyle başım belaya gircek.

Bu arada bana pilav üstü kavurma ve bol etli yahni getirmiş. Yemekleri kendi yaşından dolayı tuzsuz oluyor ama olsun :))) Yinede çok güzel yemekler yapıyor ellerine sağlık teyzem benim.

18 Kasım 2010

Keşke göt olduğumuz andaki yüz ifadesini bu kadar iyi saklayamasak


Bu aralar bunalımdayım ya, aslında bu halim nettede öyledir. Hatta her yerde böyledir. Görüştüğüm insanlarla arama mesafe koyarım ve adeta odun gibi yaşarım. Beni tanıyan birileriyle buluşmam, kimseyle konuşmak istemem ve olabildiğimce tüm tanıdıklarımdan uzak dururum. Çünkü konuştuğum zaman ses tonum bile sıkıntılıdır ve zaten herkes her şeyi çabucak anlayıp sorgulamaya başlıyor. Ben ise böyle sorguları sevmiyorum. Çünkü hepsi bana yapmacık geliyor, hepsi iğrenç derecede ikiyüzlü ve iğrenç derecede sıkıcılar. Gerçekten öyle, hele ses tonlamalarındaki o “ben sana yardım edebilirim” ikiyüzlülüğüne sahip o baskıcı konuşma istekleri yok mu? öff miğdemi bulandırıyor.

Daha önce böyle değildim oysa biri ne oldu diye soracak olsa götümün içindeki kıla kadar hayat hikayemi anlatırdım. Anlatmayı severdim ve aslında hala seviyorum. Ama işte sonra ben anlattıkça aslında insanların öğrenmek istediği şeyin mutsuzluğumun, sıkıntımın nedeni değil sadece beni dinleyerek bana yardım ettiklerini sanıp kendi kendilerini ruhsal doyuma ulaştırmak istemeleri ve  huşu içinde davranmaları. Tabii bende zamanla çenemi yorduğumu ve onların beynini siktiğimi düşündüm. Ama ben böyle düşünürken onlar sanki beni dinlerken günahlarımı çıkartıyormuş gibi davranmaları daha tuhaftı. Büyüklenmeleri ve beni teselli etmek için yaptıkları her hareketlerinden dışarıya kibir saçmaları. Zaten böyle davranarak beni değil kendilerini rahatlatıyorlar. İçlerinden  “yaşasın ben onu dinledim, o bana açıldı, o hiç kimseye söyleyemediklerini bana söyledi, sıkıntısının nedenini bir tek ben biliyorum, çünkü ben O’nu anlıyorum ve O bana açılıyor” diyerek kendilerini iyi bir dinleyici gibi görüyorlar. Hele o anda karşımda numara yaptıkları yüzlerinden belli olmuyor mu? böyle bir surat ifadesi, böyle bir ses tonlamaları olmuyor mu? Bi bıçak alıp kafa derilerini yüzmek istiyorum, sonrada yüzdüğüm kafa derilerine 10 günlük tuttuğum çişimi yapmak istiyorum.

İşte bu tür davranışları sevmediğim için, hiç kimseye anlatamadığım ve anlatmaya korktuğum şeyleri anlatmaak için açtım blogu. Çünkü anlatamadıklarımız, anlattıklarımızdan daha çok olur ve aslında o anlatılamayanlar hayatımıza yön verirler. En azında kendi hayatım hep böyle oldu ve sanırım hep böyle olacak. Burda sikiş sokuş hikayelerimi anlatırken arada geçen bazı bilinç altı döküntülerinden kendimi çözüyorum. Neye nasıl bi tepki verdiğimi yazdıkça daha iyi anlıyorum. Bu 3üncü sınıf sex hikayelerinin yazmamın nedeni, bi şekilde sadece kendi psikanalizimi yapmak gibi bir şey. En azından yazarken kendimin ne bok olduğunu az çok anlıyorum, zaten burda başka başka bi sikim yok. Dedimya yazdıkça kendimi, başkalarından daha iyi tanıyorum.

Yazarken aklıma ilk gelen kelimelerle yazıyorum. Böylece en azından biraz olsun kendime dürüst oluyorum. İyi oluyor yazmak ve aslında yazdıkça daha iyi oluyorum. Daha kabullenici, daha sakin, daha yapıcı biri oluyorum. Çünkü yazdıkça, olayların üzerinden bir daha, bir daha, bir daha geçiyorum ve görüyorum ki aslında olaylara karşı koyduğum tepki çok yersizmiş. Yada aslında daha sert bi tepki vermeliymişim, yada aslında o olayı görmemezlikten gelip hayatıma devam etmeliymişim. İşte buna benzer kafa sikici bir çok şeyi yazdıkça daha iyi anlıyorum.

Değer verdiklerim, değer vermediklerim ve benim nazarımda öncelikleri olanları yazdıkça; bendeki sıraları, öncelikleri, bendeki değerleri değişiyor. Neyse işte böyle böyle yani. Yazdıkça rahatlıyorum ve sanırım rahatlamak içinde hep yazmaya devam edeceğim. Zaten yazmaktan daha güzel ne olabilir ki? Yazmak insanın içindeki o pis zehri, o bitmeyen nefretini boşaltmasını sağlıyor. Herkesle orta yerde güreşmeyi bırakıp kendi köşene çekilmeni ve sadece hayatı izlemeni sağlıyor. Yazmak bana; boşu boşuna kırdığım kalplerin aslında kırılmamaları gerektiğini hatırlatıyor. Ama bi yandan da "artık olan oldu, kabul et tüm olanlarıda biraz daha dikkatli ol. Bak zaten dönemiyorsun geriye, kırıkları onaramıyorsun ve zaten onarsan bile asla izi geçmiyor, ama en azınan bugünden biraz daha dikkat et ve kırdıklarının sayısını her gün biraz daha  aşşağıya çek” anlamına geliyor.

“Ha bi köle gibi her şeye olur deme, konuşurken içinden o anda geçen can acıtıcı doğruları söyle, ama en azından bunu anlık hırsınla yapma. Sonra pişman olmaktansa, o anda karşındaki kişiye yenil gitsin, ne olucak dünyanın sonu değil ya” diyorum kendi kendime. Öyle öyle rahatlıyorum. Yazmak istememin bir diğer nedeni de; aslında beni üzen, beni üzdüğü için izi bende kalan bir çok olayı birilerine anlattığımda aslında hiç kimsenin sikinde bile olmamasıydı. Çünkü insanlar seni siklemiyorlar sadece kendi ruhsal orgazmlarını yaşamanın peşindeler ve senin o basit olaylara karşı bu kadar yakınman çok anlamsız geliyor onlara. İstediğin kadar derinlere inip inci çıkarıp sun onlara, yüzüne karşı üzgünken içlerinden götleriyle gülüp geçiyorlar.

Hani “seni anlıyorum” dedikleri an varya, işte o en büyük yalanlarıdır. Aslında hiç bi bok anladıkları yok, sadece seni anladıklarını söyleyip senin yüz ifadenin değişmesinin ardından kendi doyumlarını yaşamak istiyorlar. Oysa senin sadece yüz ifaden değişiyor, ama içinde hala kocaman bi fırtına kopup duruyor. Böyle anlarda kendi başıma olduğumu bir kez daha anlıyorum. Bana benden başka yardım edecek hiç kimse yok. “Sus ve her şeyi anlatmayı bırak” diyorum  “bırak karşındaki ruhsal doyumunu yaşasın, seni anladım diye mutlu olsun ve sende siktir ol git” diyorum içimden kendime. En yakın bulduğum insanların bile aslında beni anlamadıklarını ve aslında siklerinde bile olmadığımı farkettiğim zaman, anladımki aslında ne kadar konuşursam konuşuyum kimsenin umrunda değildi. Sustum bende susmak en güzeli aslında. Hiç konuşmamak ve herkes gibi bir maske takıp gülümseyebilmek.

Dünya; insanoğlunun işlediği tek bir kabahatten dolayı, tanrının "siktir olup gitsinler" diye sürüldüğü yere denir


Bayrammış, şuymuş buymuş hiç takmadan küçük bi sorun yüzünden kendimi o kadar dolduruşa getirdimki kaç gündür evden bile  çıkmadım. Böyle bilgisayar başında, yada yatağımda, yada olmadı klozette en büyük abdestimi ıkınırken ölüp gidiyim diye dua edip durdum.  Kendi kendimi dolduruşa getirip sinir olduğum zaman hep böyle yaparım. Adeta  yaşamıyormuş gibi, hiç bir şeye tepki vermem, her şeyden uzak dururum. Bu anlarımda bi ölüden tek farkım mecburi nefes almak, arada su içmek ve çişim geldiğinde kalkıp işemektir. Telefonumu kapatırım, maillere bakmam ve saatlerimi sağ elimden düşmeyen mouse ile bilgisayar başında boş boş oturarak geçiririm. Kendimi dolduruşa getirdiğim zaman hep bu ruh halinde olurum.

Ailem dediğim insanlarla yaşadığım zaman, cidden büyük tartışmalar yaşardık ve ben bu tartışmaların ardından günlerce yemek yemez, sadece su içerdim. Kendimi mi cezalandırıyordum, yoksa onları mı? Hiç bilmiyorum, ama her bu durum sonrasında bana söylenilen tek şey şımarık olduğumdu. Oysa çok istememe rağmen hiç şımartılmamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse fazlasıyla şımartılmak istemişimdir. Zaten hangi çocuk istememişdir ki? Ve hangi çocuk şımartılmayı neden hak etmemiştir ki? Sanmıyorum bir çocucuğun en büyük besinidir şımartılmak ve bende hep şımarmak istemişimdir. İnsan ailesi tarafından şımartılmaz mı ya?? Bi çocuğu besleyen şey şımarmak değil midir?

Bence budur. Bir çocuğun ihtiyacı olan şey ekmek, su gibi şeyler değildir. Ailesinin sabahlara kadar çalışmasının onun nazarında değeri ne olabilir ki? O’nun ihtiyacı olan tek şey şımartılmaktır. Ekmeğini, suyunu hep ondan alır. Bende belki şımartılmak istiyordum ve bu yüzden tartıştığımda günlerce yemek yemeyi bırakıyordum. Bazen çok kızdığım zaman, kendi kedime 1 ay boyunca bir şey yemeyeceğim diye büyük yeminler ederdim ama ııh en fazla 4-5 gün dayanabiliyordum.



Bunlara rağmen onlara göre ben; ailenin tek sorunlu çocuğuydum. Bir tek ben sorunluydum, herkes hatasızdı doğruydu ama ben sorunluydum, sanırım üretimimde bi problem vardı. Kim bilir belki babam annemi sikerken başka birini düşünüyordu o an, yada babam değil belki annem başkasını düşünüyordu, belki de ben yanlış spermdim. Bütün spermler birleşip intihar ederken, beni Allahın insanı siktir ettiği dünyaya atmışlardı. Yoksa benim kadar şımartılmak istenen bi gerizekalı nasıl dünyaya gelebilirdiki?? Nasıl en hızlı ben olabilirdim ki? Ama evet doğruya hızlı olan, zekidir anlamına gelmezki. Dünyaya bir gerizekalı daha gelmişti ve tek derdi şımartılmaktı. Cidden kendimi dışlanmış hissederdim, çünkü aile içindeki tek sorunlu kişiydim. Sürekli karşılaştırmalar, sürekli yaptığından daha fazlasını beklemeler ama hiçbir zaman bir teşekkür bile edilmeyen.

Oysa yaptıklarım için afferin kelimesini ne kadar çok duymak istemişimdir. Hani tamam dünyayı kurtarmıyordum ama en azından insan bi iş olsun, laf olsun torba dolsun misali de ortalıkta dolanıp duran çocuğun başını okşayıp "afffeeerin" demez mi yahu?? Iıııhh yok afferin bile denilmezdi. Bence ailece en büyük sorunumuz afferin kelimesiydi ve zaten ev içinde konuşulan sayılı kelimelerin içinden seçilip alınmış, çoktaaaaaan tedavülden kaldırılmıştı. Sadece “tamam” kelimesi vardı. Örneğin ben "şunu yaptım” dediğimde soğuk bi ifadeyle “tamam” denilirdi. Oysa ben sadece aferini bekliyordum. Hani böyle dalga geçer gibi bi afferin kelimesi de yeterdi bana. Ama ııh gıkları bile çıkmazdı. Belki bu yüzdendi (yada başka yüzlerce nedeni de olabilir) sokakta büyüklerimle zaman geçirmeyi, onlarla beraber olmayı tercih edişim ve bazen akşam olmasın diye saatlere karşı kendimce serzenişim. Evde bulamadığım ilgiyi dışarda gecenin ilerleyen saatlerine kadar oynayarak arıyordum. Sonra büyüdükçe yaşıtlarımla mutlu olamadığımı hatırlıyorum, büyüdükçe hep kendimden daha büyük insanlarla ilgilenişim, onların dikkatlerini üzerime çekme çabalarım.

Yaşım ilerledikçe artık kendi yaşıtlarımdan çok, benden büyük insanlarla takılmaya başladım. Tanımadığım insanlar bana hep iyi davrandı, tanıdıklarım bana bu kadar yakın olmalarına rağmen çatık kaşlarıyla uzak dururken tanımadığım insanlar bana hep gülümseyerek baktılar. Sevdiler bende hep sevdim. Çocuktum karşılıksız seviyorlardı ve çocuktum diye seviyorlardı, hoşuma gidiyordu bu durum ve ben evde ailemle zaman geçirmektense, onlarla daha çok zaman geçirmek istiyordum. Evde sürekli asık suratlar ve şımartılmamak vardı, dışarda el üstünde tutulmak, birde üstüne üstlük şımartılmak vardı. Kimse sana kaşlarınıda çatmıyordu, buda sokağın bonusuydu.

Tabii hep sonu iyi biten el üstünde tutulmalar olmazdı, çünkü çocukda olsanız kendinizin ne bok olduğunuzun farkındasınızdır. Ama dışarda mutlu olmanın bedelini de insan çocukta olsa biliyordu. Zaten bir şey alacaksan, değeri her zaman için olduğundan fazladır. Buna katlanmak zorundasındır. Mecbursun çünkü bi çocuk her şeyden önce ilgilenilmek ister. Kaç tane mavi boncuk olduğuyla ilgilenmez, bir tek mavi boncuğun olduğunu ve o mavi boncuğun yalnızca kendisinde olduğunu düşünüyordur.

Şimdi böyle yazıyorum ya aslında çocukluk ne kadar kötü ne kadar iğrençmiş diyorum kendi kendime. Ve hala içimde haps olmuş. Hiç büyümemiş. Hala şımartılmak istiyor. Belkide bu yüzden sürekli yazıyorum ve aslında yazdıkça onu beslediğimi de farketmeye başlıyorum. Evet içimdeki çocuğu yazarak şımartıyorum, zamanında görmesi gereken ilgiyi, şimdi ben yazarak kendi kendime ona göstermeye çalışıyorum. Bak seninle ilgilenenler var, bak sen aslında değerlisin diyorum ona. Bak sen buralardasın seni görüyorlar. Bak seni seviyorlar ve sevdiklerini söyleyerek seni şımartıyorlar. Ben yazdıkça şımarıyor ve o şımardıkça büyüyor. Bunu hissediyorum, sanki eskisine nazaran daha bi kendimle barışığım, daha bi zayıf yönlerimin farkına varıp kendimle başa çıkabiliyorum.

O şımardıkça büyüyorya, ben kendimi daha iyi hissediyorum. Öte yandan bilemiyorum, belkide bunların hepsi bi ilgi açlığıdır. Doyumsuz bir ruh vardır içimde, sürekli farklı şekillerde açlığını doyurmaya çalışıyordur. Bulduğu her yöntemle bunu gidermeye çalışıyordur, ama doğrusu ne hiç bilmiyorum. Belkide içimdeki çocuk bir hasta, ama ben dışında herkes farkındadır. Bende yazdıkça farkına varıyorum.

Öte yandan çocukluk ne kadar da, hem masum ve hem iğrenç aslında. Evet masum olduğu kadar iğrenç. Nefret ediyorum çocukluğumdan. Keşke annemin ammından bu yaşımda sakallı bıyıklı olarak doğsaydım diyorum. Keşke hepimiz böyle kocaman çocuklar olarak doğsak, hiç yaşamasak çocukluğumuzu. Hiç aferin beklemesek ve o aferinlere bu kadar aç olmasak.

Çocukluk ne kadarda kötü aslında, çünkü geleceğini bilinçsizce daha o çağda şekillendiriyorsun, davranışlarınla sana davranmalarını istediğin şekliyle ileriki yaşlarını daha o ilk günlerinden sen kendin şekillendiriyorsun. Sonrada büyünce, halinden memnun kalmayıp  önüne gelen herkese saydırıyorsun. Onlar kötü ben iyiyim diye söylenip duruyorsun. Acaba gerçektende iyi olan kim?? Çok kafama takılıyor hemde çok. Ya ben kötü olansam, ya aslında suçlu olan bensem. Ya herkesi suçlamalarım aslında yaptığım şeylerin sorumlusunun sadece ben olmamdan kaynaklanıyorsa. Ve ben sadece başkalarını suçlayarak kendimi temize çıkarmak istiyorsam. Bence suç yine bende, yani çocukluğumdaydı, hayır diyebilmeliydim, o yaşta bazı insanlara karşı çıkacak bilince ulaşabilmeliydim. Şu anki bilincim yedi yaşındaykende olmalıydı. Sahi şu an çok mu bilinçli biriyim? Şimdi düşünüyorum da, artık ne  kadar bilimçli olduğumun ne önemi varki. Çok veya az, ne kadar bilinçli olduğumun şimdi geçmişime ne faydası olacak, kime yarar?? siktir etsene geçmişini siktiğim, siktir et artık yok say. Anandan bu halinle doğmuş olduğunu varsay ve hepsi bitsin. Ama yok olmuyor.

Ahhh çocukluğum takılıp kamışsın ardıma ve hiç yalnız bırakmıyorsun beni. Seni ne yapmalıyım ki, keşke bir bedenin olsa öldürsem seni, paramparça etsem ve kimselere göstermeden atsam bi kenara. Ah keşke bir bedenin olsa seni götürüp öldürsem ve tüm yaraların açıkken kimseler görmeden biyere terk etsem. Benden uzakta yok olup gitsen. Sen benden , ben senden kurtulsam. Sonra hiç bir şey olmamış gibi yaşamıma dönsem,  bu yaşımda doğmuş olsam. Geçmişim olmadan, sen olmadan yaşasam. Herşeyi yeniden keşfetsem. Konuşmayı, gülmeyi, sevmeyi ve sevilmeyi, kime nasıl dokunmam gerekitğini kendi kendime bu yaşımda yeniden öğrensem. Ama hepsini de doğrusuyla, olması gerektiğiyle öğrensem...

17 Kasım 2010

Kurban bayramınızı en içten dileklerimle kutluyorum. Evet gerçekten kutluyorum. Hepsi bu...

Kurban bayramınızı en içten dileklerimle kutluyorum. Evet gerçekten kutluyorum. Hepsi bu...

4 gündür eve kapanmıştım. Telefonuda kapattım. Kimseylede konuşmadım ve kimsede bana ulaşmasın istedim. Sadece netten mesaj attım sağa sola. Sahip olmadığım şeyleri diledim az da olsa tanıdığımı sandığım insanlara. Şimdi dışarı çıkıyorum ve doğrusu ne yapacağım hakkında en ufak bi bilgim yok. Öylesine boş boş, umarsızca, amaçsızca ne yapacağımı bilmeden plansızca dışarı çıkıcam. Siktiğimin canı sıkılıyor. offff doluyum ve dolu olduğum için eve kapanmıştım. Zaten mutsuz olduğumda hep böyle yaparım, kimseye bulaştırmam mutsuzluğumu. Kimseyle paylaşamam. Şu 1 haftayı atlattım mı tamamdır aslında. Ama işte geçmiyorki.

15 Kasım 2010

Cıvıltılarım

Aslında çok uzun bi yazı yazasım var, ama fazlasıyla sert bi yazı olup, gördükçe bazı insanlara kin beslememe neden olacağını düşündüğümden dolayı yazmıyorum. Gerçi 3 gündür belki yüzlerce defa blogu açıp, taslaklara bir şeyler  yazdım sildim, yazdım sildim ama en sonunda böyle kısa bi notla geçiştirirsem belki bi nebzede olursa rahatlarım diye düşündüm. Notu atmışken size twitter kusmuklarımdan bi kaç tweet düşüyim. Beğendikleriniz falan fistan varsa, öncekiler gibi rakamlarını yorum olarak girmeniz hoşuma gidecektir. Bide sözleri çalıyorum diyenler, söylemenize gerek yok! Alın hepsi sizin olsun :) cümlelerin telif hakkını isteyecek değilim ya. Sanatı bilmem ama, edebiyat herkes için yapılır bundan eminim ;)) Benimkide kirli edebiyat işte, karalayıp duruyorum.

1-"Topraktan geldik, toprağa döneceğiz...! Ama önemli olan çamurlaşmamak...!"

2-Ciddi bir konuda, kendince şakalar yapıp dalga geçen kişinin dalgasını koparıp, götüne sokmak istiyorum

3-"Hiç tuvalet eğitimi almadım, dikkat et ağzına sıçarım!"

4- Sosyal ağların ağzına tüküriyim. Eski sevgilileri karşımıza çıkarıp ahhğğ ahhğğ çektirmekten başka ne işe yarıyorlar ki!!

5-cCc Üşüyorum ödünç ver ellerini reis cCc

6-İsveçli bilim insanlarının yaptığı araştırmaya göre; Çirkin kızlar ve siki küçük erkekler daha hırslı oluyorlarmış.

7-140karakterle nefretinizi sevginizi hayallerinizi anlatabiliyorsunuz ya.Peki yüzyüze konuşurken neden beynimizi sikiyorsunuz?

8-Eski sevgilinin siki kalktı her halde, durmadan arıyor.

9-Biri beni "komik la bunlar" diye bi listeye almış, görünce kendimi maymun gibi hissettim. Benim gibi 97 kişi daha vardı.

10-Söz uçar, gazı kalır.

11-Serbest bırak gitsin, dönmezse bendedir.

12-Freud yetiş, bugün adamın biri telefonla konuşurken şöyle bi pot kırdı: Fransız kızlık lisesinin orda buluşalım

13-Umut fakirin, söz büyüğün, su küçüğün, peynir ekmeğindir.

14-Eski sevgililer; yarısını yediğimiz elmanın içindeki kurt gibiler.Yediğimizi kusturdukları yetmezmiş gibi, elimizdekinden de ederler

15-Hepimizin yaşama sebebi WAR

16-Bazı insanları gözümüzde büyütüp, götünü kaldırıyoruz

17-En pis ilişki türü; hani sen ondan hoşlanırsın, oda bunun farkındadır ve seni sokak köpeğiymişsin gibi sever ya işte budur.

18-Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe, sırf sana benziyor diye, usulca sokulup bi kere verdim.

19-Bazen en yakınlarımızı, en uzağımızda tutmalıyız.

20-"Neden kurbağa oldun?" diye hiç sorma, kesin bi bok yemiştir.

21-Milliyetçilik, kendisine en yakın olanı çükmekten başka bir şey değil.

22-Kasım'la sex başkadır.

23-Kalbimde sana kocaman bi yer ayırdım. Eğer olurda gidersen, parmak uçlarında sessizce yürü gitki, kabalığın canımı yakmasın.

12 Kasım 2010

Çok gizemli bir "mim" konusu

Geçenlerde Duyguseli ve Hazel sıçmıklarımla dolu blogumu unutmamışlar ve "blog ödülü" mimine layık görüp, beni adeta götüme koyulmuş kadar sevindirmişlerdi. Onlar dışında da Liella "garip davranışlar mimi"yle beni mimiklemişti. Valla blog yazarları arasında mim güzeldir, değerlidir ve zaten blog yazarlarının eğlencelerinden biridir. Hatta benim açımdan mim konusunda şu fikrimi rahatlıkla dile getirebilirim;
sikseler beni bu kadar sevinmem :)

Çünkü blog yazmak demek; yazılarının başkalarına ulaşması demek, eğer birde mimlenmişsen, seni takip edenler için accık da olsa iyi yazılar yazıyorsundur demektir. Değerli veya değersiz, takip edilen veya edilmeyen herkesin ortak hayali, yazılarının yayılmasıdır. Böylece insanlığa mesaj veriyoruz :))
Yalnız mim konularında şundan da söz etmek istiyorum; beni mimleyenler farkındalar ki, bana gelen  mimler ölüyor, kimseye gönderemiyorum. Bunun nedeni mimlemekten kaçındığım değil, mimlerin çok sıradan ve sıkıcı olmalarıdır. Yoksa bu durumun benim için başka bi açıklaması yok. Gelen mimleri ve hatta etrafta dönen bir çok mimi gerçekten sıkıcı buluyorum. Sıkıcı bulduğum içinde bana gelen mimlere teşekkür edip, başkalarını mimlemeden yayınlıyorum. . Mimlerin ölme nedenlerini de açıkladığıma göre saadete geliyim :))

Eğer ben cesurum, mimin konusu ne olursa olsun mimlenmeyi kabul eder, mim'in konusu neyi gerektiriyorsa yazarım diyorsanız, aklımda bir mim konusu var, onu yapalım. Bu konuda; özel hayatınızı deşifre etmenizi, kimliğinizi veya yaşamınızın bilinmeyenlerini açıklamanız söz konusu olmayacaktır. Aksine sadece mimin gerektirdiğini yapıp, hissettiklerinizi yazacaksınız. Ne dersiniz? Mimlenmek isteyen var mı? Eğer mimlenmek isterseniz ve gerektirdiğini yaparım diyorsanız, yorum olarak "evet" yazın ve mimlenin :)) Ne kadar çok kişi mimlenmek istiyorum derse, o kadar çok eğlenceli olacaktır ;)

11 Kasım 2010

Vasiyetimdir; ölürsem beni Ata Demirer'in göbeğine gömün!

Merhaba sevgili canıma okuyucaklar. Bugün size enim, boyum, posum sayesinde, dünyada kapladığım alanlardan bahsedip konuyu kilolu veya chubylerden hoşlanma konusuna bağlayacağım.
Ben; ufak tefek yer cücesi, (hatta yer elması diyim) esmer, kara kuru cılız bişiyim. Ama önemli olan boyum değil işlevim o ayrı. Gerçi işlev diyorum ama bi bok yapabildiğim de yok ya neyse işte. Öyle kendi çapımda yaşayıp giden sıradan, çoook sıradan, hatta sıradanın altında bile sıradan yaşayan biriyim. (Höh be insan kendi kendini bu kadar değersiz bulabilir mi yaww neyse) Ama gel görki beklentilerim öyle benim kadar sıradan değil. Mesela ben yer elmasıyım, ama nedense kendim gibi yer elmalarından değil de, hep böyle balkabaklarından falan hoşlanıyorum. Karşımdaki böyle benim gibi ufak tefek, cılız bişi falan oldumu ilgi alanıma girmiyor. Yani cinsel çekim anlamında ilgi alanıma girmiyor, yoksa öbür türlü hepimiz insanız bu kavga ne diye.
Geçen oturdum, ciddi ciddi  neden kendi boyumda yer elmalarına değil de, balkabaklarına ilgi duyduğumu düşündüm. Hayır o kadar adam var etrafta ama ben tutturmuş şişkomsulardan hoşlanıyorum. Neyse böyle düşünürken aklıma bişiler gelmişti. Ben de, madem öyle kafamda bi liste oluşuyor, dedim bari yazıyım şuralara bi yere:

1- Balkabaklarının adı üzerinde çok tatlı oluyorlar. Ohh yemede kucağında yat.

2- Kendimden uzun boylu ve hafif kilolu birine baktığımda ilk bende uyandırdığı his güven oluyor. Böyle gidip sarılsam, sanki sonsuza kadar başıma gelecek kötü şeylerden falan koruyacaklar. Bana hiç bir şekilde zarar verilmesine izin vermeyecekler gibime geliyor. Bunun altında güvensiz bir ortamda büyümüş olduğum gerçeği yatabilir.

3- Öte yandan onlara bakmaya devam ettiğim zaman, sanki hiç yıkılmaycaklarmış gibi duruyorlar. Oysa kendime bakıyorum rüzgar esse alıp götürecek beni. Ama yanımda öyle biri varsa ve ben rüzgarda ona tutunursam, rüzgar bana  hiç bi bok yapamaz.

3- Beraber yatağa girdiğinizde, iri bedenleri olduğu için öpülecek, dokunulacak çok fazla yerleri oluyor. Öp öp öp hiç bitmiyor. Adamların yanaklarını öpmek için dudaklarınızı amcık gibi nazikçe büzüştürmenize gerek yok, ağzınızı büyüüüük bi lokmayı hammm yapacakmış gibi kocaman açın ve tükrüklü falan öpün gitsin. Hatta tavsiyem yatağa girmeden 1-2 saat önce 200 gram bol tuzlu ay çekirdeği çıtlatın, dudaklarınız tuzdan dolayı eşşek ammı gibi şişsin, onun orasını burasını öperken, O da mutlu olsun.

4- Abi adamlar hakkaten güvenilir geliyorlar. Hele böyle kilolu ve hafif göbişli olanlar owfff yavrum yeme yanında yat. Hatta adamı yatağa ser, yüzüstü başını göm o göbeğe gitsin. O haldeyken ölsen bile şehit sayılırsın.

5- Bide benim; bu neden onları beğendiğim konusuna bazen şöylede yaklaşmıyorum değil, lan acaba yam yam falan mıyım? Çünkü böyle o göbişlerini böyle ısırıp koparasım falan geliyor.

6- Göbişli insanlar zevke, sefaya düşkün olurlar. Mutlu olmayı bilirler, nasıl mutlu olacaklarını ve neleri sevip sevmediklerinden emin olurlar, kendilerine özgüvenleri (2-3 tanesi hariç) tam oluyor. Belki onların mutluluğunu, özgüvenlerini falan kıskandığımdan da olabilir bu halim.

Son olarak da, ölmeden önce vasiyetimdir; ölürsem beni Ata Demirer'in göbeğine gömün gitsin, nasılsa dışardan farkedilmem. Öyle orada cennetimi sakin sakin yaşarım.
Ya aslında bu liste çok uzar, ama şimdi doğalgaz faturasını ödemeye gidiyorum. Aklıma geldikçe bu listeye eklerim :)

8 Kasım 2010

Polis olsaydım, yakışıklı veya güzel birini görünce durup dururken üst araması yapardım

Uzun zamandır Taksim taraflarına hep gece çıkıyorum, gündüz gözüyle neler oldu bitti tam bilmiyorum. O yüzden önceki gün "teftişe çıkmayalı neler olmuş" bakınıyım diye iş çıkışı Taksim'e takıldım. Köşe bucak, cadde sokak, bar pavyon, kerhana bırakmadım her bi deliğine girdim çıktım. Iııh hiç bi bok değişmemiş sadece ortama yeni oruspular katılmış o kadar. İstiklal her zamanki am kokusuyla sarhoştu. İbneler "ayol yol ver şekerim" eşliğinde hayatlarına devam ediyorlardı. Turistler fotoğraf makineleriyle tramvayın her geliş gidişinde çık çık yapıp duruyorlardı. Mephisto kitap evinde yine güzel bi müzik sokağa taşmıştı. Milli piyango bileti satan abla ağzını büzüştürüp "bu akşam çekiliyooooo bu akşaaaaaeeemm" deyip duruyordu. Az aşşağısındaki  selpak satan sakat çocuk yine "aaaaaabilerrr abbbbblllaaaalar" diye bağırıyordu, dondurma satan yerlerin dondurmacıları turistlere dondurma verir gibi hareketlerle nah diyordu, onlarda eğlendiklerini sanıp fotoğraf çekip duruyorlardı. Dilenciler mızıka çalarak kendilerini sanatsal anlamda geliştirmeye devam ediyorlardı. Bide hiç bitmeyecek olan tadilatlı yerlerin tadilatı hala devam ediyordu.

Neyse gündüz böyle takıldım, gezindim bol bol orasına burasına baktım, yemek yedim bi iki fotoğraf çekmiştimki baktım akşam oldu. Lan bide akşam olurken sis çökmez mi. höh dedim şimdi biri parmak atsa dönüp kimin attığını nerden bulucam. Hayır bulsam kızmıycam, dönüp bi daha atsın diye rica edicem. Neyse sonra işte dolanmaya devam ediyorum, saatlerin ilerlemesiyle nerden çıktıkları belli olmayan ibnelerin ve  tamamen silikon tabancasına dönmüş kadınların sayısıda arttı. Böyle aynen vampir gibi, karanlık hafif hafif çökmeye başlayınca, etraf silikonlu kadınlar ve dökülen erkeklere kalıyor. Neyse işte böyle böyle nufus artışı devam ederken bende o arada meydandaki anıtı tavaf ediyordum. Son turuma gelmiştim ki çişim bastırdı dedim bari parka tur atıyım, o arada bi ağacın altına işerim. Hem uzun zamandır Taksim parkında ava çıkmadım, neler oluyor bitiyor bi göriyim.

Gerçi parka bu kadar uzun bi ara verdikten sonra, bu sisde tekrar gitmeye karar verirken az tırsmadım değil. Ama sonra böyle bir iki adım falan derken, hoooop kendimi sağdaki soldaki banklarda oturup ev erkeği rolüne bürünmüş götverenleri keserken yakalayınca biraz rahatladım ve kendi kendime "boş ver bunları önce çişini yap, sonra yine gelip kesişirsin" dedim. Hem senin tipin bile değiller, ne diye yalandan oyalanıyorsunki. Böyle düşünüp parkın aşşağısındaki ağaçların arasına kayıp çişimi yapıyım, hem orda sevişenler varsa beni görünce davet ederler, bende yanıt olarak "pis ibneler, adi götverenler, TOPlumun yüz karaları" falan derim en azından egoma yarar, götüm kalkar, kendimi bi bok gibi görmeye başlarım. Hadi diyelim bunlar olmadı, en azından kendimi "ilk taşı atacak olan günahsız" ilan ederim veya olmadı beni görünce utanıp kaçışırlar, ben de ardlarından giderim eğlence olur.

Böyle düşünürken aşşağıya doğru inmeye başladım. Parkın az aşşağısına falan inmiştimki, önümde bi polis arabası durmaz mı. Hooop al başına belayı. Neyse 3 tane polis vardı arabada, şöför olan camı açıp "genç kimliğini göreyim" dediği gibi "tabii" deyip ehliyetimi çıkardım. Adam bana genç dedi, ama kendisi benden anca bi yaş büyük birine benziyordu. Amcık sanki dersin dedem yaşında da, bana genç diye sesleniyor. Neyse bu arada polislerden ikisi indi, biri geldi "üstüne bakabilir miyim?" dedi kibarca, bende "tabii buyrun" deyip açtım kollarımı ve o da beni aramaya başladı. Her tarafımı ellerken tahrik olmadım değil. Zaten bende üniforma giyen köpeğe bile bi zaafiyet varken, bide beni böyle arayan birine nasıl sikim kalkmasın ki? bende sırf bu yüzden arka ceplerime önden  iyice uzanması gerektiği anı iyice kollayıp eğildinde, hafiften kulağına üfürdüm. Her halde üfürdüğüme emin olamadı, bakmakla bakmamak arasında bi bakış attı yüzüme ve yan ceplerime ikisine birden dadandı, bende bu arada ceplerime elini atınca kendisine çekmiş gibi iyice yapıştım ve yanağımı yanağına başına sürttüm. Garibim bir şey de diyemiyo böyle bacaklarımı falan da elleyip bitirdi. Bu arada diğer polis "ne iş yapıyorsun" dedi, bende "öğrenciyim" diye geçiştirdim. Sonra "çantada ne var?" dedi bende "fotoğraf makinem falan var" diye sakin bi ses tonuyla cevapladım. Diğeride beni aramayı bitirmiş olunca bu ikisi çantamı araya aldılar, açıp bakıyorlar böyle sağına soluna. Onlar çantayı açtıklarında, çantanın içler acısı hali gözler önüne serilince öyle bi utandımki kendimden, sormayın.

Töbe yarabbim çanta, çanta değil, bi an "Devlet Malzeme Ofisi" gibi geldi gözüme. Tabii birde geçen hafta soğuk algınlığım olunca çantanın içi bayağ bayağ renkliydi. Çantamda bi ajan gibi kendimi her an kamufle etmek için yedekte duran tişörtüm, kolonyalı mediller, 2 paket selpak mendil, draje sakız pakedi, farklı bölümlerden 2 çeşit first portakallı pakedi, 5-6 tane kalem (ahh ben bunları lazım olunca bulamıyorum ya neyse) büyük bi ajanda, bide onun yavrusu küçük not defteri, kürdanlar, tabii fotoğraf makinesi şarj aleti, bataryası, bozuk paralar, boku püsürü falan söylemiyorum. Bi ara polis o kadar eski püskü şeyler çıkardıki, içindekiler tarihi eser değeri taşıyor çantayı müzeye götürelim diyecekler diye ödüm koptu. Hadi bunlar falan neysede lan çantamdan bi de, kocaman bi limon çıkmaz mı? höhh yerin dibine girdim yeminlen. Lan ben bu çantayı hiç açıp bakmıyor muyum, nedir? anlamadım.

Zaten limondan sonra, içinde fare ölüsü çıksa utanmayacaktım. Ohaaa ammına koyıım, resmen pisliğin tekiymişim. Bazen oturup kendi kendime; sokakta falan niye hiç kimseyle çarpışıp büyük bi macera falan yaşamıyorum veya metroda çevremdeki 3-5 koltuk hep boş olmasına rağmen, insanlar neden ayakta durup tepemde dik dik bakıyorlar diye düşünüyordum. Meğer bi apartmanın aylık çöplüğünü, gece gündüz demeden sırtımda taşıyormuşum da haberim yokmuş. Eve gittiğimde çantanın icabına bakıyım, belki geçenlerde kaybettiğim porno arşivi yüklü flaşdiski de bulurum. Ben bunları düşünürken polisler iyice çantanın altını üstüne getirip, esrar, eroin, hap, silah, balta gibi bişi bulamayınca, limonumu da elime tutuşturup araçlarına bindiler. Şöför olan ehliyetimi verip "kendine dikkat et" dedi ve bastı gaza gitti. Bende elimdeki limona bakıp allah belamı versin falan deyip limonu yine çantaya attım. En azından akşam şunu bi fincana sıkıyımda icabına bakıyım pis rezil şey.

Neyse çantada llimon çıkmış olmasından dolayı utancımdan çişi mişi unutmuştum. Zaten asıl amaç işemek olmayınca, arada kaynayıp gitti. Sonra dedim "lan dur bari gelmişken çişi şu kenara yapıyım". Girdim bi ağacın altına bülüğümü çıkardım böyle oh oh oh işiyorum, biri çıka gelmez mi. Bide hemen fermuarını indirip işemeye başladı. Baktım tipine falan hoş biri değil, bende oralı olmadım ve çişim bittiğinde bülüğü ağaca sürterek son damlayı temizlemeye çalıştım. Ama nafile, bülük fermuardan içeri kaçarken son damla elime düştü. Ordan çıkıp parka girdim sonra bir iki tur attım, baktım benim hoşlanabildiğim tipler yok çıktım, kendimi istiklal'e attım. Sonra arkadaşlar falan geldi, gece yarısına kadar onlarla takıldık. Sonra işte gece böyle bitti.

(ASM) Alakasız Sosyal Mesaj: Gökten 3 altın elma yere düşmüş, ama kimse tenezzül edip o elmaları yerden almıyor. Oysa altın yere düşmekle değerinden bir şey kaybetmez falan yani...

6 Kasım 2010

Adamlığın içinde; azcıkda olsa, küfür etmek de vardır...

Burda rahat rahat küfür eden biriyim ya, aslında küfür etmenin hayatımda çok fazla bir yeri yoktur. Yerine göre küfürlü konuşurum. Hatta daha çok argo konuşurum. (az sonra ben bi meleğim itirafı geliyor :Pp) Geçmişte ise ağzımdan küfür çıktığında bile, çevremdekilerin ağzıma yakıştıramadıklarını söylemelerinden dolayı, kendimden utanan biriydim. Öte yandan bana yakıştırılmamasına çokta şaşırırdım, çünkü bende herkes gibi küfür edebilmeliydim, benim neyim eksik ki mantığıyla yaklaşırdım.

Bide; yaşadığım mahallede, sokakta kısaca çevrede günlük konuşmaların baş tacıyken, ben neden küfür edemiyordum ki? Benim neyim eksikti onlardan diye düşünmüyor değildim. Şimdi böyle dedimya, sanılmasın ki sırf bu yüzden ağzımdan çıkan kelimelerin kontrolünü sağlayan biriydim. Hayır, hiç öyle ağzımdan çıkan kelimelerin kontrolünü sağlamaya çalışan biri de değildim. Çünkü öyle bir ihtiyacım olmuyordu. Söyleyeceklerimi küfürsüz cümlelerle dile getirebiliyordum. Belki bu yüzden, yaşadığım çevrede çok fazla abartmadan küfürsüz yaşayan biriydim.

Hani yaşadığım çevrede bu kadar küfürsüz biri olmak benim de bazen canımı sıkmıyor değildi. Bu can sıkıntısı yüzünden arada bir onlardan biri olduğumun altını çizmiş olmak için, laf arasında kızgınlığımı küfürle dile getiriyordum. Böyle yapınca "bakın!! bende sizdenim, bakın bende ananıza, bacınıza kıvırmadan dümdüz girip çıkabiliyorum" demek istiyordum. İşte kendimce kızgınlığımı ifade etmeye çalışıyordum.
Çalışıyordum ama arada bir ettiğim küfürler bile komik kaçıyordu, farkındaydım ve aslında benim kadar herkes farkındaydı. Hele birde uzun zamandır beni tanıyan birinin yanında ilk defa küfür ettiğimde, o kişinin ettiğim ağzımdan çıkanlar karşısında yüzünün aldığı şekil aradan 9 yıl geçmiş olmasına rağmen hala gözlerimin önündedir. Çünkü o benim küfür ettiğime hiç şahit olmamıştı ve bende zaten öyle her fırsatta erkekliğini konuşturmak için sikini çıkarıp, oraya buraya sallar gibi salya sümük bağırıp çağıranlardan biri değildim. Hani neden küfür edemiyorum diye düşündüğümde, aslında kendime yakıştırmıyordum yanıtına ulaşıyordum. Bu yüzdendi kızgınlığımı küfürle dile getiremeyişim.

Öte yandan belki yakıştırmamak değildi korkaklığımdandı diye de düşünmüyor değildim. Çünkü hareketlerim ve sesim her zaman için görüntümden farklı oldu. Dışardan bakıldığında tamamen maskülen olan ben, ağzımı açıp konuşmaya başladığım an beni dinleyen birinin yüzünde; sesimdeki o kırılganlığın, inceliğin nasılda bir hayretlik durum oluşturduğunu görürdüm. Hatta bu yüzden ettiğim küfürlerin komik kaçtığını bile düşünmüyor değildim. Belkide bu yüzden, çoğu zaman küfür ederek gereksiz konuşmaktansa "sus be adam, sus da adam sansınlar" derdim kendi kendime. Belkide bu yüzdendi çok fazla küfür etmeyişim, ağzı bozuk olmayışım. Belkide küfür etmeyerek birazcık adam olduğumu düşünürdüm. Kim bilebilir belki adamlığın içinde azda olsa küfür etmemekde vardır. Yada herkesin düşündüğü gibi, adamlığın içinde; azcıkda olsa, küfür etmek de vardır...