Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

29 Ekim 2010

Sence dünya üzerindeki en sanatsal,yaratıcı ve yetenekli kişilerin eşcinsel ağırlıklı (Özellikle erkek eşcinsel) olması bir tesadüf müdür? tesadüf değilse nedeni hakkında bir fikrin var mı?

Eşcinsel veya heterosexüel; herkesin ilgi alanına göre eşit derecede yaratıcı olduğuna inanıyorum.

Belki yetiştirilirken; ailelerimizin ve çevremizin dayattıkları kendi doğrularından dolayı, hayatın her alanında kendi seçimlerimizle yaşayamadığımız için, körelip yaratıcı yönümüzün farkına varamıyoruzdur.

Bu kesinlikle doğrudur diyemem ama, eğer bunu doğru kabul edersek; eşcinsellerin, heterosexüellerden sanatsal ve yaratıcı işlerde bir adım daha öne çıkmalarının sebebinin; sadece cinsel tercihlerinden dolayı dünyanın her yerinde yaşadıkları toplumlara; sürekli bir meydan okuma içerisinde olmalarından kaynaklanabilir. Yoksa kendi tercihlerini, kendi hayatlarını değil; ailelerinin ve çevrelerinin tercihlerini, hayatlarını yaşarlar.

Öte yandan bilinçli yaşayan her birey, eşcinsel olsun, heterosexüel olsun böyle bir dünyada, kendi kararlarıyla var olacaksa, diğer insanlardan daha güçlü olması gerektiğini bilir ve buna göre yaptığı tüm işlerde de, çevresindeki diğer insanlara nazaran bir kaç adım daha öne çıkar.

Yani; ben sizin söylediğiniz "sanatsal, yaratıcı ve yetenekli kişilerin eşcinsel" oldukları söylemini doğru bulmuyor ve bu görüşünüze sıcak bakmıyorum. Söylediklerinizin aksine, eşcinsel veya heterosexüel farketmez; kendi tercihlerini, kendi doğrusunu, kendi hayatını yaşamak isteyenlerin, yaşadıkları toplum içinde daha yaratıcı ve yetenekli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü yaratıcı olmanız için illa eşcinsel olmanız gerekmez. Yaratıcı olmak için; TEK BAŞINA bir topluma, süregelen bir sisteme kafa tutmak lazım diye düşünüyorum.
(Bu yazı aslında blog için yazılmış bir post değil. Başlık Formspring'de anonim olarak gelen bir sorudur. Altındaki cümleler ise, soruya verdiğim cevaptı ve onaylayınca burayada düştü. Sonradan farkedince, kaldırmak yerine birde resim ekledim ve bu kadar zırvalamışken post gibi durmasının da bi sakıncasının olmadığını düşünüp karışmadım. Formspring hesabım )

28 Ekim 2010

Alırım anahtarını maykk

Bu arada ha yazdım, ha yazıcam diye diye, yeni eve taşınalı 2 hafta oldu. Evi nihayet tuttum, ama cebimde beş kuruş para kalmadı. Hatta  doğalgaz için bile iş yerinden avans çekmek zorunda kaldım. Zaten aldığım maaşla günlük yaşayan biri olduğum için, öyle kenara fazla para biriktiremedim ve anca 2bin tl toplayabilmiştim. Onuda bu yeni evi tutmak için harcadım gitti. Neyse işte dediğim gibi, para kalmadı. Doğalgaz aboneliğini bile anca yaptım, güya bugün gelip açacaklardı ama gelmediler saolsunlar. Zaten dün İGDAŞ binasına girdim girmez olaydım. 2 saatte anca çıkabildim. Her gelen, yanında komşusunu, tanıdığını, arkadaşını eşini dostunu almış gelmiş. Sanki dersin doğalgaz aboneliği açmaya değil, düğüne falan gelmişler. Bi tek ben tek başıma gitmiştim.  Benim gibi tek başına gelen hiç kimse yoktu. Herkes sırası gelince, yanındakini çimdikleyerek "hadi sıra bize geldi" diye çocuksu bir mutlulukla arkadaşının kafasının etini yiyerek gişeye gidip işlemlerini yaptırıyodu.

Neyse dün böyle başladı, sonrada işe gittim. Zaten benim bi tek doğal gaz aboneliğini başlatmam gerek, onun dışındakiler ev sahibimin dediğine göre elektrik, su falan eski kiracının üzerineymiş ve bana "sen yeni abonelik açıp boşuna masraf etme, gelen faturaları öde olsun bitsin" dedi. Bende zaten bu yokluk zamanımda, gelen bu teklife hayır demedim ve içimde havaii fişekler patlarken çok fazla çaktırmadan, melul melul "oluuuurr" dedim. İnternet ise, allah türktelekomun belasını versin diyorum siz anlayın. Zaten eski borcumdan dolayı işlemler benim üzerime değil, nakil için 3-5 gün uğraştım, uğraşmakla bitse tamam diycem, ama güya bağladık dediler hala bi zıkkım yok ve her arayışımda "efendim işlemde görünüyor tamamlanınca biz size döneriz" diyorlar. Orda çalışanların annesi babası suçsuz olduğu için bir şey demek istemiyorum yoksa ana, baba, avrat falan bişiy bırakmaz dümdüz giderdim de neyse işte.

Hadi bunları geçtim, lan evde bi bok yok :)) Sanki elektrik, su eksik olsa diğer her şey var mı? yok lan evde cidden hiç bir şey yok. İşte eve taşındığımda, kırık bi çekyat unutmuşlar ona battaniyemi, yastığı falan attım öyle yatıp kalkıyorum. Hatta sabahları uyandığımda elimde şarap şişem olsa tam şarapçı gibi olcam :)) Mutfakta ise Aldülhamid zamanından kalma bi masa ve yatıp kalktığım oda'da da Menderes zamanından kalma bi masa daha var. Bu masaya kitapları fincanımı laptopumu falan bıraktım öyle bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Perde namına da bi bok yok, hatta mutfak ve salonun camlarını gazeteyle falan kapladım ki evde çıplak gezindiğimde, karşı apartmandakiler oramı buramı görüp rahatsız olmasınlar. Gerçi zaten götüm çok kıllı olduğu için arkadan bakıldığında çıplak olduğumu farketmezler ama, ön tarafım yani pipim öyle değil. Ayın güneşe dönük yüzü gibi pasparlak maşallah...

Ayy neyse bu yokluklarımı falan anlatmıyım, zaten yazdıkça kendimi çok ezik hissettim. Nerdeyse kendi kendime "allah rızası için bi sadaka" diycem. Vazgeçtim yazmaktan. Ama işte anlayın istediğim o teras katına taşındım. İki tarafı balkon, eve hırsız giremiyor, karşı apartmanların içleri falan rahatlıkla dikizlenip, sokaklar falan izlenebiliyor. Yalnız ben böyle en üst katta olduğum için deniz feneri gibi her tarafı görüyorum ama, ev sahibim en altt katta, girişte oturuyor ve ordan doğru dürüst bir şey görülmemesine rağmen pencereden yolumu mu gözlüyor nedir anlamadım, ben apartmana girer girmez şıp diye kapıya dipçik gibi dikiliveriyor. Tabii eli de hiç boş değil. Elinde ya çorba, ya tavuk, ya pilav üstü tavuk, böyle her defasında kapısını açıp elime bir şeyler tutuşturuyor. Bugünde yine çaktırmadan eve geliyim dedim, ama hoppp diye kapıyı açtı ve elime boş damacana tutuşturup "al bu bizde fazla zaten, sende boşuna 10lira verip yenisini alma" dedi. Bazen beni görmesin diye sokağın taa en başından apartmanların en diplerinden, hatta duvarlara sürünerek eve giriyorum. Ama yok kapısından geçerken zırt diye açıveriyor. Sokağa kamera sistemimi döşemiş ne yapmış anlamadım ki.

Bide kadın böyle her defasında elime bir şey tutuşturduğunda bi utanıyorum varya. Allam kendimi iyice ezik hissediyorum. Zaten yaşlı başlı kadın (sanırım yaşı 60 falan) zor yürüyor, bide ben böyle duvarlara sürünerek, ona yakalanmadan bazen sessizce eve ulaştığım zaman, bi bakıyosun yarım saat yada olmadı 1 saat sonra kapı çalıyor elinde bi tas yemek yada olmadı çorba çıka geliyor. Lan kadın, 6 katlı apartmanın o merdivenlerini nasıl çıkıyorsun. Yaşından başından hiç mi utanmıyorsun, bi dur yerinde otur evinde, onca katı çıkarak ne yaptığını sanıyorsun. Lan ben bile bu yaşımla merdivenleri çıkıp eve girdiğimde terliyorum, nefesi götümden alıyorum 60 yaşında yaşlı kadının yaptıklarına bak. Sanki bana meydan okuyor. Lan get evinde otur, bi rahat dur, sen böyle bana gelip giderken azrail gelecek seni yerinde göremeyecek panik yapıp, yanlışlıkla başkasının canını alacak.

Ama yok kadının yerinde durduğu yok. Bu akşam da böyle gizlenerek eve gelmekmiş, kadını atlatmakmış hiiiç dinlemedi bu sefer pilavüstü tavuk getirdi. Bide yetmedi elinde bi küçük halı al bunu ayak altına serersin diyo. Hadi bunu da geçiyim diye bi cümle daha kurcam ama abarttığımı düşüneceksiniz diye,  mutfak için getirdiği perdeden bahsetmiycem. Hadi bunları da geçtim bana demez mi "halıyı şimdi serme, hafta sonu geliyim evin altını siliyimde öyle serersin." Töbe bismillah kadın ne yapıyorsun, ne yapmaya çalışıyorsun anlamadım. Yakında elinde bi yetişkin beziyle kapıya dayanıp "altını bağlıycam" derse hiç şaşırmam. Yemin ederim kadından bıkıcam. Ama kararlıyım yarında saklanarak eve gelicem, eğer yine 6 katı çıkıp elinde bi tabakla kapıma dayanırsa, bundan sonra saklanarak eve girmekten vazgeçip, daha girişte kapısını çalıcam ve kumanyamı alıp öyle çıkıcam. Hayır tüm bunları yalnızlıktan yapıyor diycem ama değil, aynı evde kendi kızı var,  oğlu var. Töbe töbe neyse.

Ama tabii suç bende, eve girerken kadına "anahtarın biri sende dursun teyze, ben yokken bişi olursa ilgilenirsiniz" dedim diye yapıyor bunları. Ama dur bakalım eğer hafta sonu cidden tutup eve temizliğe gelirse, gözünün yaşına bakmadan anahtarını alcam valla :)))
Bu arada allahım nazarlardan korusun, inşallah nice uzun seneler böyle sağlıklı yaşar diyorum.

27 Ekim 2010

Ulusa Sesleniş :))

Madem arada tutturdum twitter'a saldıklarımdan buraya post yapmaya başladım, onu adet haline getirip devam ediyim :)) Beğendiğiniz twitleri, yorum olarak girerseniz sevinirim ^_^ Twitter Hesabım şudur: Üzerime gelerek tıklayınız
Pardon yanlış link vermişim. Hesabım şudur: Tırtıklayınız :))

1-Sevmek parayla olsaydı, belki daha kıymetli olurdu. http://tumblr.com/xwnnb9e56


2-Arkadaşlar merhaba, aslında aşk diye bir şey yokmuş. İnsanın götü kaşınınca aşık oldu sanıyormuş. Bu kadar hadi dağılalım.

3-Haftaya "Küçük İskender"in şiirleri de bitmiş olur. Bakalım o zaman ne tweetliyceksiniz?

4-Emre Aydın, Küçük Emrah'ın kirli sakallı hali.

5-"Senin için her şeyi yaparım" diyenden daha iyi yalan söyleyen yoktur.

6-"Çocuk babasına : - Babacığım , annem ile nasıl evlendin? Adam karısına dönüp : - Görüyor musun, çocuk bile anlam veremiyor!!!"

7-Çatır çatır aşk yaşamak istiyorum.
  
8-Bu kirli dünyaya bir çocuk daha getirmek istemiyorum diye bağıranlar, dünyayı kirlettiğinizin farkında olmak nasıl bi duygu?


9-Yeni sevgili kolundayken, eski AŞK'la karşılaşmak; Carrefour alışverişinden dönerken mahalle bakkalına yakalanmak gibi birşey.

10-"..dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır" amına koyım sanki köpek eğitmişler.

11-Sevgiliye en çok ihtiyaç olunan anlardan biride; Hasta olduğumuz zamanlardır.

12-Ya tamam anladık gideri var da, geliri var mı?

13-Bi kadına "ayy sen zayıfladın mı?" deyin canını bile verir.

14-Adı Fatmagül olanlara yapılan "senin suçun ne?" esprilerinden dolayı, Fatmagül'ler hayatlarından bezdi.

15-Aşk acısı kadar insanı olgunlaştıran bir "acı" daha yok.

16-Anladım aramızdaki her şey yalandı. Ama seni gerçekten becerdim güzelim, bu yalan değil.

17-Mini eteğe lafım yok, ama lütfen etek traşı olunuz.

18-Günümüzde çiftler ilk tanıştıklarında;Erkek sevişmeyi, kadın sevilmeyi umuyor.Daha sonra ikiside umduklarını bulamayıp ayrılıyorlar.
          
 19-Sağlıklı beslenip uzun yaşamayı düşünenler.Tüm bunları siktir edin, siyasete atılın. Çünkü dikkat ettim de siyasiler hiç ölmüyor.

20-70 lerde yaşasaydım, ya Ediz Hun'a verirdim, yada Tarık Akan'a.

21-"Çok hoşsun" dediğim kişinin, facebooktaki tüm resimlerini beğendim.Hesabına girip bildirimleri görünce götünün tavan yapmasını umut ediyorm

22-Erbakan'ın siyaseti bırakması için, illa bi sex kasedinin ortaya çıkması lazım. Biri gidip altına yatsında hepimiz kurtulalım.

23-Bazılarınız çok hoşsunuz, böyle insanın avatarınıza tıklayıp büyüttükten sonra ekrana attırası geliyor.

24-Her seferinde de BRÜKSEL'İ, BİSEKSÜEL diye okumak olmazki cık cık cılk

25-Çirkinlerin zeki, yakışıklıların aptal olduğu bir dünyada kimse adalet yok demesin.

26-Facebook da, resmini beğendiği kızın ":)" gülücüğünden sonra "arkadaşlık isteği" kabul edilmeyen genç intihar etti.

27-Kızlar kendilerini sirkte sanıp eğitecek maymun aramaktan vazgeçtiklerinde, dünya daha yaşanılır bi hale gelecektir.

25 Ekim 2010

Öldüm, öldüm, ölüyüm

Önceki gün Sultanahmet senin, dün de Kadıköy benim dolandım durdum. Tabii arada terledim falan. Sonra terleyince "türküm ben, bana bi bok olmaz" diye soyundum montu falan attım çantaya. Dün akşama kadar da bişiy yoktu. Hatta yatarken burnumun sol deliği yalnız tıkanık gibiydi. Ama sabah bi uyandım; başım, gözüm, götüm her tarafım ağrıyordu. Böyle sanki gece işkenceye uğramışımda hatırlamıyor gibiydim. Dedim nooluyoruz. Sonra boş verdim böyle yavaş yavaş kalktım yataktan.

Ama kalkamıyorum, sonra işte böyle iyice kendime gelince yatakta hareketler falan yaptım biraz kendime geldim ve kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Ama sanki böyle ben yüzümü yıkarken biri  kafamı koparıyordu. O derece bi ağrı. Sonra yavaş yavaş giyindim, kendimi zar zor dışarı attım. Ofise nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Zaten şu an öğlen sonrası olmasına rağmen, sabahtan bu yanayı da pek hatırlamıyorum. Şu an yaşayıp yaşamadığımdan bile haberim yok. Hakkınızı helal edin bilo gırlar :) ben şu an bi ölü falan olabilirim.
Haa bide haberiniz olsun; bu taraf, sizin taraftan pek farklı değil :))

23 Ekim 2010

Küçük küçük itirafcıklar

Koca Memeli ve Ayris geçenlerde beni mimiklemişti. Mim'in konusu 5 itiraf!
Eee tamam düşünüyorum da neyi itiraf edeyim ki? Lan zaten bu sayfayı kimselere söyleyemediğim, konuşamadığım dile getiremediğim, konuları yazmak için açtım. Yani aslında bi anlamda yazdıklarım hepsi itiraflarımdan ibaret. Tamam yinede yazmaya çalışıyım. Umarım itiraf sayılırlar :)))


1-Mesela ailemden nefret ediyorum, ama nefret ettiğim kadar seviyorum da. Nefretim ve sevgim eşit derecede olduğundan, birbirini sıfırlıyor ve sonuç olarak aileme karşı duygusuz kalıyorum. Ama bu konuda kafam karışmıyor değil, hani onlara karşı  bir şey hissetmeyip, duygusuz olduğum için üzülsem mi? Sevinsem mi? bilmiyorum. Ne bok yesem ki? Bu konu için kafam her zaman için karmakarışık.

2-İlk ilişkimi 6 yaşındayken mahallemizde yaşıtım olan bi çocukla yaşamıştım. Televizyonda izlediğimiz Yalan Rüzgarı dizisini taklit ediyorduk ve pipimiz iyice sertleştiğinde birbirimizin arkasına geçmiştik. Zevk alıyorduk ve bu çocukça değildi. Şehvetli bir şekilde öpüşüyorduk ve bunu farklı zamanlarda bir kaç defa daha tekrarladık. O çocuk şimdi büyüdü adam oldu. Ben hala 6 yaşımdayım.

3-Yine 6 yaşındayken ilk kez bir vajinayı inceleyerek bakıyordum. Ne olduğunu, nasıl olduğunu ve neden benimkinden farklı olduğunu anlamaya çalışmıştım. Vajinasını incelediğim kızla aynı mahalledendik. Büyüdükçe yakınlaştık ama daha sonra sadece arkadaş kaldık. Bütün mahalleli bizi birbirimize yakıştırsada, onu kendime hiç bir zaman  bi arkadaşdan daha yakın olarak göremedim. İyi bir arkadaşdı. Sürekli kavga ederdik ve kavgalarımız saç saça, baş başa ağız burun kanatan cinsten kavgalardı. Ama kavgalarımızı en fazla 1 yada 2 gün sonra unutmuş olurduk. Kızın en büyük hayali evlenmekti. Onlarca çocukla çıktı, denedi denedi denedi ve nihayet geçtiğimiz yıl evlendi. Mutsuz, ama yinede bir çocuğu var.


4-Babamın beni sevdiğini ilk olarak 4üncü sınıfta dişçiye götürürken elimi tutmasından anlamıştım. Şımarmıştım, sevinmiştim, mutlu olmuştum. Elimi tutması hoşuma gitmişti. İlk defa elini tutmuştum. İlk defa bi babam olduğu hissini yaşamıştım. İlk defa bi erkekle bu kadar yakınlaşmıştım. Hep hayatımda olsun, elimi hiç bırakmasın diye düşünmüştüm. Olmadı zaten 2 yıl sonra ayrıldık, başka bi şehirde yaşamaya başladım.

5-16 yaşındayken kız arkadaşımla ilişkiye girdim. İzlediğim porno filmlerdeki fantezilerimi hepsini gerçekleştirdik. Beklentimin üzerinde, müthiş tatmin edici güzel bir ilişkiydi. Onunla evlenmeyi düşünüyordum. Ama olmadı ayrılmak zorunda kaldık. Sevmiştim onu, oda beni sevmişti. Ama sevmek tek başına hiç bi boka yaramıyor. Beraber yaşamak için çok daha güçlü olmak gerekiyordu. Ama  o zamanlar  çok küçüktük, daha 16 yaşındaydık. Geçen yıl tekrar karşılaştık, sımsıkı sarıldık birbirimize. Şimdi benim gibi tam bi oruspu olmuş.

21 Ekim 2010

Hepimiz orospuyuz! Tek farkımız bahanelerimiz.

Okumakta olduğun bu yazı, şu yazının devamıdır: ŞU YAZI 

...Buluşma yerine tam saatinde geldim. Öyle cadde üzerinde durmuş, etrafa mal mal bakınıyorum. Aradan bi on dakika falan geçmişti ki ömrümde ilk defa gördüğüm 2 kapılı bi mercedes, önümde durdu. Camı açıldı ve ben araçtaki hafif tombulumsu herifin adres sormasını beklerken, onun yüzümdeki mal ifadeyi görüp, bana şaşırdığını fark ettim. O anda gülümseyerek adımı söyleyip ‘’binsene’’ demesiyle kendimi bi pamuk gibi arabanın koltuğuna attım. Ama arabaya nasıl oturdum varya. Hiç rahat değilim, nefes alsam araç kirlenecek diye doğru dürüst nefes bile almamaya çalışıyorum. Böyle sanki cansız bi manken gibi donuk bi şekilde oturuyorum. Hatta hareket etsem, bi yer çizilecek ve ardından adam buna karşılık  bedenime el koyup, ömür billah götümü sikecek diye ödüm kopuyor.

Sonra zaten dayanamadım ve ‘’bune ya, doğru dürüst bi araban yok mu?’’ diye söylenerek patlayıverdim. Oda kahkahayı kopardı ve ’’yok, şimdilik bu vardı. Ne o beğenemedin mi?’’ dedi. Bende ‘’beğendim, beğenmesine ama çok cikssss, bi yer çizilecek diye korkumdan rahat oturamıyorum, nerdeyse nefes alamıycam’’ dedim. Oda ‘’yok yahu rahat ol, araba senin sikine kurban olsun’’ deyip piç piç güldü. Ama ben hala bi yer çizilecek diye tırsıyorum. Nerdeyse korkudan ödüm götümden çıkacak.  Oda bu halimi farkedip ‘’boşver, rahat ol’’ dedi ve radyoyu açıp ‘’şurdan güzel bi müzik aç da, dinleyelim’’ ekledi. Bende böyle ağır ağır elimi attım 80 yaşında, ruhu osurduğu an götünden osuruğuyla beraber çıkıp gidecek yaşlılar gibi parmaklarım tir tir titrerken radyo kanallarını geziyorum. En son bi tane radyo kanalında ‘’seninde hoşuna gittiyse dur bu kalsın’’ dedi. Durdum, çalan şarkı o günün ünlü parçası Dale Don Dale'ydi. İkimiz beraber gülmeye başladık ve bu arada bi otoparka girdik.

Aracı durdurdu, benim askere gidişimden, onun iş hayatına kadar, sağdan soldan falan biraz konuştuk. O küçük sohbetten sonra, araçtan inip park yerini işleten adama doğru gittik ve cebinden 10 tl çıkarıp adama uzattı. Ama adam zaten Hakan’ı gördüğü andan itibaren havalara girmişti. Biz yanına gittiğimizde nerdeyse Hakan’a sokak ortasında fermuarını açıp saxo çekecek. Sanırım arabanın havasından olsa gerekti. Böyle bi hürmet bir hürmet, ben ömrümde böyle bir şey görmedim. Neyse biz adamın hürmetinden fırsat bulup ordan ayrıldık ve alt sokakda bi apartmana girdik. Asansöre bindik çıkıyoruz, ben hemen konuya girdim ‘’bak benden fazla bir şey beklemeyeceğini biliyorsun değilmi? Sadece sevişiriz o kadar, başka bi sikim için öyle zormalamak üstüme gelmek falan yok değil mi?’’ diye sordum oda ‘’evet evet, sadece sevişeceğiz’’ deyip sırıttı. Rahatlamış bi şekilde gülümsedim ve dudaklarına yapıştım...

O gün için 40 yaşında, esmer, benden 3 cm falan anca uzun, hafif seyrek saçlı, tombulumsu, kirli sakallı, üzerinde mavi bir kot ve beyaz bi tişört vardı. Asansör durduğu anda ayrılıp birbirimize piç piç gülümsedik ve inip eve girdik. Ev koyu tonlarda bir renge boyanmıştı. Sanırım kırmızının çok ağır bir tonuydu. Çünkü evi hatırlamaya çalıştığım zaman aklımda dairenin boğuk, hatta eşyaların bile o rengin içinde kaybolduğu hissi uyanıyor. Diğer odalardan birinden ses geliyordu ve Hakan bunun üzerine, bu evin bi doktor arkadaşına ait olduğunu söyledi. İçerde olan da doktordu televizyon izliyormuş. Ardından yatak odasına girdik ve anında öpüşmeye başladık.

Ama nasıl öpüşüyoruz varya, sanki günlerdir çölde susuz kalmışız da, suya kavuştuk kana kana içiyoruz. Zaten bi yarım saat sonra falan susuzluğumuz geçmiş, artık zoraki su içmekten çatlayacak gibi olmuştukki boşalıverdik : )) sonra durduk sarıldık birbirimize ve konuşmaya başladık. Evli olduğunu söyledi, hımm demekle yetindim. Bir de çocuğu varmış 4 yaşında. Yine hmm demekle yetindim sonra sağdan soldan konuştuk ve ben dayanamayıp neden evli olmasına karşın erkeklerle beraber olduğunu sordum. Oda "evliliğinin bununla alakası olmadığını, eşini ve çocuğunu çok sevdiğini ama bir erkekle yatmanında farklı bir tadı, inanılmaz bir keyfi olduğunu" söyledi "iyi güzel öyleyse" dedim. Nedenini bilmiyorum ama, o gün için evli olduğunu öğrendiğim andaki huzursuzluğum, bu cevabının ardından biraz geçmişti ve içimi azda olsa rahatlatmıştı. Biraz daha muhabbet edip giyindik ve hemen ardından çıktık.

Aşşağı indiğimizde, ben "işimiz bitti, hadi kendine iyi bak" gibilerinden vedalaşma havalarına girdim ama O "Gel ben seni bırakırım" dediğinde teklifini ikinci defa yapmasına fırsat vermeden kabul ettim. Arabaya bindik yine diken üstündeyim, yolda huzursuzluğuma bakıp "rahat ol, rahat ol" deyip duruyordu. Biraz daha ilerleyince cebinden bi miktar para çıkardı ve bana uzattı. Önce neler oluyor gibisinden dönüp sakin sakin yüzüne baktım. Bir şey demedi. Sonra beynimde şimşekler çakıp olayı kavrayınca, sinirden gözlerim yerinden fırlamış halde tuhaf tuhaf yüzüne bakınmaya başladım. O'da tipimden bozulduğumu anlayınca  " al şunu ihtiyacın olur, bizde adettir askere gidene yol harçlığı verilir" dedi. Ama ben hepten tutuldum hiçbir şey diyemedim. Böyle boğazımdan  bir iki cümle çıksın cevap veriyim veya olmadı kem küm diyebileyim diye uğraşıyorum ama olmuyor. Dilim tutulmuştu, nefes bile alamıyordum. Hayatımda böyle bir şeyle, ilk defa karşılaşıyorum. Bugüne kadar, kendime erkeğin oruspusuyum diye hep söylerdim ama onlarca kişiyle yatıp kalkmama rağmen hiiç para almışlığım olmamıştı ve zaten böyle bir düşünce aklıma bile gelmemişti...

Ama şimdi bi kaç gün önce tanışıp, bugün altına yattığım adam elindeki parayı bana doğru uzatmış ve durmadan "al al" diye ısrar ediyordu. Bende aşşağlandığımı düşündüğümden dolayı kaşlarımı çatmış, dudaklarımı amcık gibi büzmüş ona bakıyordum. Bi yandan da, içimde bir ses;  
"Al lan parayı! ne olacak ki? Parayı alınca oruspu mu olucaksın? Onca adamın altına yatarken ne boktunki, şimdi bu parayı alınca adın değişsin? Hem kim bilecek para aldığını? Sen kimseye söylemezsen kim bilecek? Gerizekalı askere gidiyorsun, cebinde beş kuruş paran yok, yol parasını nerden bulucaksın, ardahanlı annenden mi isteyeceksin? O nerden getirecek, tezgahından mı? Yoksa eski ev arkadaşlarında mı alacaksın? Yoksa kendi ailenden mi? Haaa söyle aptal herif, neyine güveniyorsun, kimin varki?"


İçimdeki ses gittikçe yükseliyordu, ses yükseldikçe ben koltuğu çizme korkularını aşıp, iyice gömülüyordum. Parayı alırsam para karşılığı yatmış olucaktım. Buda kaltak, olduğumun imzası demekti. Oysa hayır hiç böyle bir şey yapmamıştım ve para kazanmak için sex yapanları normal karşılasam bile, bunu kendime asla yakıştırmamıştım. Hiç böyle bir düşünce aklıma gelmemişti. Yüzüm pancar kızarıklığında, nefesi götümden alıp veriyorum, gözlerim kızgınlıktan dolayı pörtlemiş bi şekilde kinle ona bakıyor ve oda habire al al diye ısrar ediyordu.

Sonra "al al bizde adettendir" laflarına yenilerini ekledi ‘’ayıp bir şey değil bu ve sende sırf yattık diye veriyorum sanma’’ bu ve buna benzer birkaç cümle daha ekledi. O anda Galata Köprüsü'ne gelmiştik ben rica eden ezik ses tonunda "beni şurda indirir misin?" diyebildim...
Yavaşlayıp aracı kenara çekti ve "al bunu için rahat olsun" dedi. Yüzüne bakmadan elindeki parayı aldım. Almak zorunda olduğumu içimden kendi kendime fısıldayınca, burnuma sanki bir yanık kokusu geldi. Resmen burnum bi koku alıyordu, canım yanmıştı sanki. Sonra gözlerim tam dolacakken sadece "saol" deyip indim. O aynadan bana bakarak, sadece bi an gülümsedi  ve başını hafifçe öne eğip gözlerini sorun yok anlamında kapatıp açtı siktir olup gitti. Bende parayı cebime attım ve köprüde balık tutmaya çalışanlara bakıp içimden kendimle kavga etmeye başladım.

Tek bir gerçek vardı ben artık bi oruspuydum, hatta sadece oruspu değil dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük  oruspuçocuğuydum da. Diğer insanların çoğu da sırf ihtiyaçları olduğu için götlerini siktirmiyorlar mıydı? Ne farkım vardı ki? Tek farkımız bahanelerimizdi. Onun dışında hepimiz aynı bok değil miyiz? Sonra köprüde oruspu olduğumu kabullenip yürümeye başladım. Ardahanlı annemin evine geldiğimde akşam olmuştu uyudum ve sabaha kadar yataktan hiç çıkmadım. Bi an önce cumartesi olsun atlayıp gidiyim bu siktiğimin şehrinden diyordum. Çünkü kolay yoldan para kazanmanın tadını alırsam, çok geçmez götümü de siktirmeye başlardım diye korkuyordum. Bunu sırf espri olsun, sırf laf kalabalığı olsuın diye söylemiyorum, o gün için kendimden o kadar çok korkmuştumki, eğer askere gitmezsem çok kalmaz bi kaç aya kadar para karşılığı her önüme gelenle yatıp kalkmaya başlardım.

Ve nihayet Cumartesi oldu.  Gidip Gümüşsuyu’ndaki acentelerden birinden 35tlye biletimi aldım. Geriye cebimde 25 tl kalmıştı. Öğleden sonra 13:00 de kalkıyordu araç. O zamana kadar İstiklal'de birkaç tur attım, eski ev arkadaşlarımı aradım ve adeta götümden konuşurcasına boğuk bir ses tonuyla helallik istedim. Ammına koyım sanki savaşa gidiyordum. Sanki ilk defa askerlik yapan tek ben mişim gibi bir ruh haline bürünmüştüm. Böyle telefonda vedalaştık, sonrada ardahanlı annemin yanına gittim. Biraz lafladık, sonrada biletimi aldığımı ve gideceğimi söyledim. "Oğlum böylemi gidiyorsun, bişi almıycak mısın?" dedi. Ben de "Ne alıyımki, orda ne alınacaksa alırım." dedim. "Paran var mı ki?" dedi. İşte sormamasını umut ettiğim soruyu sormuştu. Soruya nasıl bi cevap vereceğimi şaşırdım, oysa sadece evet demem gerekiyordu  ama ben evet bile diyemiyordum. Belki cebimdeki paranın varlığından utanmıştım, belki başka bir şey. Bilmiyorum işte tutuldum kaldım. Sonra güç bela yutkundum ve "var var" deyip cebimde kalan 25 tl yi gösterdim.

Çünkü göstererek ikna etmesem, cebimde para olduğuna asla inanmazdı. Konu uzamasın, bi an önce bu sahne bitsin diye ısrarına gerek kalmadan ben göstermeliydim. Parayı görünce "iyi hadi bakalım" demekle yetinirken gözlerimin taa en içine, sanki benim bile göremediğim, benim bile farkında olmadığım en derinlerime baktı. Elini öptüm kendine iyi bak olur mu dedim. O'da bunun üzerine büyük bi kahkaha patlattı sonrada ‘’ayy salak bana kendine iyi bak diyene bak , sen kendine iyi oğlum, bir şeye ihtiyacın olursa muhakkak ara, seni seviyorum unutma olur mu?’’ dedi  ‘’tamam, saol’’ dedim ve ayrıldım. Saat zaten 13:00 e geliyordu. Yolda ağlaya sızlaya acenteye gittim. Acentedeki görevli, en kibar halini takınmış, adeta durumumu biliyormuş da beni kırmamaya çalışarak çantanız, herhangi bir eşyanız varsa teslim alalım dedi. Bende gülümseyerek olmadığını söyledim. Aradan bi kaç dakika geçtikten sonra acentenin servis aracı geldi binip otogarda bizi bekleyen aracımıza götürdü. Araç hareket ettiğinde herkes yerini almıştı. Sonra tıngır mıngır Kütahya’ya doğru yol aldık ve bir kaç saat sonra vardık.

Kütahya'ya vardığımda çarşıymış şuymuş buymuş falan hiç oyalanmadım. Gidip birliğime teslim oldum. Etraftaki askerlerin hepsinin omzunda, elinde kolunda onlarca çanta valiz falan filan kaynıyordu. Bende nerdeyse üstümdeki kot ve tişörtü de çıkarıp, çıplak bi halde  gelecektim. Sonra işte kimlik zart zurt sorulunca ehliyetimi, kimliği çıkardım, kağıdımı falan çıkarıp verdim ve içeri aldılar. (Bu arada askerden 1 yıl önce çalıştığım dönemde ehliyetimi almıştım,  şans buya askere şoför olarak gidiyordum.)

Her neyse işte etraf ana baba kaynıyordu. Oğlu için ağlayan sızlayan analar babalar, kardeşi için ağlayan genç kızlar, genç erkekler, ağabeyler falan. Asker adayları nizamiyeden içeri girmeden önce son kez aileleri tafından sımsıkı kucaklanıp, sarmalanıyorlardı. Durup onlara baktım, sanırım biraz kıskanmıştım ama gülümsemekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Orda öyle dikilip, etraftaki curcunaya bakıp gülümseyebilmek; kendi kendine "acı yok roky, acı yok" demek gibi bir şeydi.

20 Ekim 2010

Yaraların hepsi kanamıyorki dışardan bakıldığında görülsün.

Okumakta olduğun bu satırlar, şu yazının devamıdır: ŞU YAZI

 ...Ablamın, o an beni rahatlatmak için, zoraki olarak ortaya çıkardığı ve gittikçe büyüyen gülümsemesi, hayatımda gördüğüm en içten gülümsemelerden biri olmuştu. Zaten gülümsemesinden başka yapacağı hiçbir şeyi yoktu. Çaresiz, bana ışık olmasını umud ettiği bir gülümsemeydi o.  Parayı alırken bende o rahatlasın, bir sorunum olmadığını, kafamın rahat olduğunu düşünsün diye gülümsedim.

 Bide ablamdan parayı alırken ‘’çarşıya gidiyorum, bi ihtiyacın var mı? sanada alıyım’’ dedim ‘’yok saol’’ dedi. ‘’tamam, ben çıkıyorum. Parayı bi kaç güne kadar sana geri öderim’’ dedim. Böyle söyleyerek aslında onun yanıldığını, bi yere gitmeyeceğimi ifade etmeye çalışıyordum. Oysa yanılmıyordu. Parayı aldıktan birkaç saat sonra hiç kimseyi görmeden şehirler arası yolculuk yapan araçların kullandığı yola çıkıp İstanbul otobüsüne bindim. Otobüse bindiğimde kendime baktım da, sahip olduklarımın envanteri; kemik yığını üzerindeki beş para etmez bedenim,  onun üzerinde ise siyah kot ve tişörtüm vardı...

Yol parası o zaman için 35 tl tutmuştu ve cebimde yalnızca 15 tl kalmıştı. O 15 tl yi harcamamalıydım ve bunun içinde otobüste dağıtılan çay, kola, tost, bisküvi ne varsa hepsinden 2şer tane alıp tıka basa doymaya çalışıyordum. Evden tekrar ayrılmıştım, gidecek tek bir yerim vardı, oda ardahanlı bir arkadaşımdı. Kocasından boşanmış,  3erkek 1kız çocuğuyla adeta yaşam mücadelesi veriyordu. Sanırım yer yüzünde hiç konuşmadan, sadece gözlerime bakarak ne dediğimi anlayan tek varlık 55 yaşında tombiş bi kadındı.

Bazen O’nun Dünya’ya; kendisi hiç kimseye çaktırmadan acı çekerken, diğer acı çekip akşama kadar söylenenleri teselli etmesi emredilmiş bir görevli olarak gönderildiğini düşünürüm. Beyoğlu’nda küçük bir tezgahı vardı ve o tezgahta incik boncuk satardı. Ama kaliteli incik boncuk alacak parası olmadığı için toptancılardan sadece satılmayan ve kıyıda köşede kalmış, bu yüzden ucuz olan şeyleri alıp satmaya çalışırdı. Kazancı günlük ihtiyacını anca karşılardı. Kirası, çocukların masrafı derken parası hiçbir şeye yetmiyordu. Halinden hiç bir zamanda şikayet etmezdi. Bazen ona bakıp nasıl bu kadar sessiz kaldığına hayret ederdim. Hani kalkıp üstünü başını yırtmasını beklemiyordum ama, en azından yaratıcısına da bu yaştan sonra artık bi isyan bayrağı çekmeliydi diye düşünürdüm. Ama yok, hiç bir zaman şikayet etmezdi ve üstelik ima ettiğim zaman şıp diye anlayıp "Boş ver oğlum, her şey olur biter, gelir geçer ammmman" derdi. Tüm sıkıntılarına rağmen hiç söylenmezdi. Geçim sıkıntılarının üstesinden nasıl geldiğini görüyordum. Ama bu kadar ağır bi yükün altından kalkmak kolay değildi. Emin olamasamda, sanırım paraya çok sıkıştığı zaman tezgahının olduğu caddenin 2 alt sokak altında para karşılığı bedenini satıyordu...

Tamam bedenini satıyordu lafı biraz hafif kaldı, ama ona orospu demek içimden gelmiyor. Ona oruspu diyemem ki ben, çünkü onu annem olarak görüyordum. Aşık olduğumda, biriyle çıkmaya başladığımda veya biriyle çıkacaksam gelip ona anlatırdım. O beni hep dinlerdi, hiçbir zaman beni dinlememezlik etmedi. En kötü anlarımda ‘’bunları yaşaman gerekiyordu yaşadın’’ derdi. En güzel olduğunu düşündüğüm anlarımın başlangıcında ise ‘’Güzel, bu sefer her şey istediğin gibi olur inşalla oğlum’’ derdi.

İşte bu ve kendi annemden bile görmediğim o beni sahiplenme duygusu sayesinde  ona oruspu demek istemiyorum. Eğer dünyaya gelirken annemi seçebilecek bir şansım olsaydı, kesinlikle hiç düşünmeden onu annem olarak seçerdim. Ondan başkası annem olamazdı ve o bana öz annemden bile daha yakın oldu. Eğer ölümden sonra yaratıldığım zaman, annemden gidip helallik istemem söylenirse, beni dünyaya getiren annemden önce gidip ondan helallik isterim. İşte bu kadar, onu seviyorum…

Neyse işte  istanbul’a tekrar döndüğümde, cebimde sadece 15  tl vardı ve askerliğime sadece bir hafta kalmıştı. Gidecek yer olmayınca ardahanlı annemde kaldım. Gündüz yapacak bir şey yoktu ve bi an önce gece olsunda yatıyım, böylece bi gün daha geçsin diye düşünmekteydim. Artık mecburi bi "asker olmak" hevesi sarmıştı götümü. Bunun nedeni ise çok basitti, çünkü askerlikte kalacak yer sorunum, yemek sorunum olmayacaktı. Ardahanlı annemde ise zaten para yok, kendi çocukları bile sırf ona yük olmamak için doğru dürüst eve gelmiyorlardı. Kendi çocukları bile, ona yük olmamak için böyle yaşarken, ben neden yük olacaktımki??

Sabahları evin en küçüğünü, evin beyini  ben okula götürüyordum. Çok da fırlamaydı, hiç uslu durmaz sürekli sokakta diğer çocuklarla oynamak için bahaneler üretirdi. Onu okula bıraktıktan sonra bende öğleye kadar sokaklarda dolanıp tekrar eve geliyordum. Bazen eski ev arkadaşlarımı özlemiyor değildim, özlediğim zaman gidip görmek istiyordum ama onlarında arası açılmıştı ve biri işsiz kalmıştı. Zaten onlarla  görüşemezdim de, çünkü şu olaydan dolayı yüzüm tutmuyordu ve bundan dolayı görüşemiyordum. Bende eve gelip nete takılıyordum.

Yine bi gün evde oturmuş nette dolanırken, bir sohbet odasında biriyle konuşmaya başladık. Adını unutmadım, çok iyi hatırlıyorum. Zaten hiç unutamayacağımda. Ama adsız olmasın Hakan diyelim biz ona. Tatlı biriydi, hoş bi havası, insanı kendine alıştıran bi muhabbeti vardı. Neyse işte, sohbet odalarında Hakan’la tanıştık, msn de ekleştik ve bir iki günlük sohbetin ardından ona ‘’bu hafta sonu askere Kütahya’ya gidiyorum’’ dedim. O da bunun üzerine ‘’senin için de uygunsa  Cuma günü buluşalım, yoksa bi daha görüşemeyiz’’ dedi  ‘’tamam’’ dedim ve ertesi gün buluşacağımız yeri belirledik. Bir semtte Ender mağazasının önünde buluşmaya karar verdik ve çıktım...

------------------------------Devamı için tırtıkla----------------------------------

18 Ekim 2010

Her İbne Asker Doğar!!

Herkesin hayatında mecbur kalıpta, sonucu kendisini mutlu etsede, etmesede bi karara vardığı an olmuştur. O karar içine sinsede, sinmesede o kararın gerektirdiklerini yapmak zorunda kalmıştır. Çünkü o an, başka bir çıkış yolu ve o mecbur kalıp aldığı karardan başka onu kurtaracak hiçbir şeyi yoktur. Benim için askerlik  kararı da sanırım hayatımda mecbur kalıp aldığım kararların en iyisi olmuştur. Oysa ben askerlik yapıp yapmadığımı soranlara bile yapmayacağımı söylerdim. Çünkü ibnenin  tekiydim ve götümü siktirip rapor almayı düşünüyordum. Hani böylece her türk asker doğar saçmalığına, kendi hayatımda bir son verecektim. Ama ne oldu her şey insanoğlunun planladığı gibi gitmediği için, bu söylemlerimde boşa çıktı ve ben aç, susuz, evsiz kalınca, askerlik adeta cennetim oldu.

Askerlik cennetim olmuştu, ama cennete gitmek hiç de kolay olmamıştı çünkü devletin beni askere alırken yol parası diye ödediği para, anca bir iki defa umumi tuvalete sıçtığımda biten miktardaydı. Ailemden de alamadım. Çünkü aileme döndüğüm zaman, ailem bana ‘’o kadar dolandın, şimdi askerlik dönemin geldi de bize mi dönüyorsun?’’ dediler. Ailemin bu sözleriyle yıkılmadım, çünkü zaten o güne kadar beni  ayakta tutan onların sözleri olmamıştı. Aslında onların gözünden dönüp kendime baktığımda haklıydılar.
Ama işte ne biliyim,  o günleri düşünüyorumda, gördüğüm tek şey çok çaresiz olduğum ve askere gitmek için bilet alacak paramın bile olmayışı, beni bi tek ailemden yana umutlandırmıştı. Aslında umutlu değildim mecburdum. Hani ne olursa olsun, yinede ‘’sen bizdensin, atsan atılmaz, satsan satılmaz cinstensin’’ diyeceklerini umuyordum. Bu kadar saftirik, bu kadar gerizekalıydım.Yoksa gözümün yaşına bile bakmadan siktir çekeceklerinin farkındaydım. 

Dedimya; bi umuttu benimkisi. Hani Nasrettin Hoca’nın bir fıkrasında vardırya ‘’ya tutarsa’’ bende öyle düşünmüştüm. Ya tutarsa diye bi umut aileme el açtım. Ama el açmam bi boka yaramamıştı, o melul zavallı halimi takınıp karşılarına çıktığımda, siktiri basmışlardı. Siktiri yediğim zaman taştan bir puta dönüp, kala kaldım. Artık hiçbir şey umrumda değildi.Ailevi değerlermiş şuymuş, buymuş hepiniz siktirin ordan.

 Zaten onları görmeye gittiğimde, hiç kimse sevinmemişti, sadece sevinmiş gibi yapmışlardı. Çünkü rol yapmak konusunda ailecek çok başarılıyız, sanırım bende bundan fazlasıyla nasibimi aldım.  Oysa evde dışardan bakıldığında kocaman bir sevinç havası vardı. Evin çılgın, kopuk, kendi başına buyruk çocuğu eve dönmüştü. Hatta dışardan bakanlara göre eve döndüğüm için, sevinçten havaii fişekler patlatılıyordu. 

Oysa durum hiçte böyle değildi, sadece dışardan görünmeyen ve evdekilerin büründüğü bir matem havası vardı. Zaten onlara göre ben,  kendi hayatını yaşamaya çalışan şu gerizekalı, askere gidiyordu ve parası bitince eve dönmek zorunda kalmıştı. Evet haklıydılar, tüm bunları gezip tozarken düşünmeliydim. Bir şey demedim, tartışmaya gerek yoktu zaten. Çünkü beni ilk olarak kendilerinden görmeyip ayırdıklarında sessiz kalmıştım şimdi kalkıp ne diyebilirdimki?  Zaten şimdi koparacağım fırtınanın hiç kimseye yararı olmayacaktı. Sadece herkes benden biraz daha nefret edecekti o kadar. Evde olduğum o bi kaç gün süresince herkesin yüzü birbirine asıktı. Adeta birbirimizin anasını sikmişiz de, o yüzden öfke doluyduk birbirimize karşı.Hatta sırf bu yüzden, birbirimizin yüzüne bile bakmıyorduk.

Sonra baktım bu soğuk rüzgarların dineceği yok yok, evden tekrar ayrılmaya karar verdim. Ama kararım yersizdi. Çünkü cebimde beş kuruş  para yoktu. Son paramı aileme dönerken harcamıştım. Evde altı üstü bir hafta kaldım ve bir hafta sonrasında ablamdan, varsa bana bi miktar para vermesini istedim. Oda sadece 50 tlsi olduğunu söyledi ve getirip verdi. Ablamı tanırım, çok iyi kalpli, çok iyi düşünceli ve elinden geleni yapan biridir. 50 tlsi olduğunu söylediyse doğru söylemiştir. Zaten çalışmıyordu başka parası olamazdı da. 50 tlyi verdiğinde gitmek için aldığımı biliyordu. Hiç sesini çıkarmadı. Evdeki huzursuzluğun farkındaydı, parayı verirken gözlerinde adeta gitmeme razı olmaktan başka seçeneği yokmuş gibi bir bakış takınıp parayı vermişti. Parayı verdiğinde gözlerinin dolduğunu hatırlıyorum, ama oda başka seçeneğim olmadığını biliyordu, buna rağmen sırf benim kendimi iyi hissetmem için gülümsediğini hiç unutmam. O an, şimdi gibi hala aklımdadır...

------------------------ Devamı için tırtıkla--------------------------

15 Ekim 2010

Sonbahar bit artık, git içimden, siktir ol gitttt

Yeni bi eve taşınıyorum. Hani uzun zamandır inşallah tutulmamıştır diye ard arda dua edip durduğum o ev varya, işte ona taşınıyorum. Taşınıyorum diyorum ama, evi toparlamaya kalkınca hiç bir şey'im olduğunu gördüm. Hiç bir şey'im var benim. Sanırım o yüzdenmiş kaç gündür nasıl taşınacağımı bilmeyişim. Kendimi oyalayışım, sonra yaparım deyişim, son güne bırakışım. Demekki hiç bir şey'sizliğimle bir kaç gün öncesinden karşılaşmak istememişim. Oysa geciktirmişliğim hiç bir şey farkettirmiyor. Şimdi toparlamaya kalkışsam, kucaklayıp götürebileceğim kadar eşyam var.

Şöyle uzanıp göz ucuyla eve baktığımda, eşyalar dışında gördüğüm tek şey ne kadar zavallı, ne kadar kimsesiz olduğum. Bana, benden başka acıyacak hiç kimse de yok. Sonra dönüp kendime bakıyorum "ulan zaten ne bokumki ben" diyorum. Ama sonra "yo yo sakın kedine böyle hakaret etme" diyorum. Böyle bir kaç dakikada bir, kendi kendime konuşuyorum. Bi acıyorum, bi acımıyorum. Kendi içimde gidip gidip geliyorum. Gidip gelmelerim artık canımı acıtmıyor, alıştım nasılsa...

Bu düşüncelerin ardından, geçmişte belki yararı olur deyip aldığım kitaplarda, okuduğum o kendi kendini motive etme zırvalıkları aklıma geliyor. Hani "her şey kendini sevmekle başlar" diye dedikten sonra uzayıp giden saçmalıkların bir araya toparlandığı kitaplar. Hani sırf parayı vurup, kenara çekilme hevesiyle yazılan cümlelerin bir araya toparlandığı kitaplar. Bir yol gösterdikleri falan yok, gösterdikleri tek şey çıkıştaki KASİYER...

Ama tüm bunlara rağmen, belki gerçekleşme olasılıkları vardır deyip umut bağlıyorum, kendi kendimi kandırmaya çalışıyorum. En azından hakaret etmek yerine, kendi kendimi sevmeyi öğrenmeliyim diyorum. Zaten bu aralar onu yapmaya çalışıyorum. Hani hep başkalarını seviyorum ya, farkettim ki kendimi hiç sevmemişim. Kendime hiç zaman ayırmamışım. Nerem eğri, nerem doğru hiç bakmamışım. Öyle sıradan, bir et yığını gibi hayatıma devam etmişim bunca süre. Ailem hiç sevgisini göstermediğinden olsa gerek, bende hiç kendimi sevmemişim ve hep başkaları tarafından sevilmeyi umut etmişim. Hep sevilmek, beğenilmek ve tanımadığım insanlar tarafından arzu edilmek istemişim. Sonuç mu; hastalıklı bir ruh olup çıkmışım.


Ama bilmiyorum, bu yeni evden o kadar umutluyum ki...
Sanki harikalar diyarına geçiş yapacağım gibi geliyor. Aslında yapacak başka bir şeyim olmadığı için öyle olacak diye umut ediyorum...

Sıkıldım yazmaktan. Bugünlerde yazdıkça kendi kendimi böyle pis bunaltıcı bir hava durumuna sokuyorum.  Sanırım hep sonbahardan olsa gerek.
Kimbilir, belki sonbaharın da suçu yoktur. Hani başka bir mevsimde olsam bile, suçlayacak kimsem olmadığı için o bulunduğum mevsimi suçlardım. Zaten mevsimlerin suçu yok gibime geliyor. Suç bende. Nefretimi ona yönlendiriyorum. Keşke suçlayacak biri'm olsa. Ama insanın suçlayacak birinin bile olmaması ne kadar kötü. 


Ayhhh bu aralar sürekli böyle şeyler yazdığım için kendimden miğdem bulanmaya başladı. Hep sonbaharın etkileri bunlar. Hep sonbahar yüzünden heppp. Bit artık sonbahar bitttt.

İnsan o kadar acı çeker ki, tüm canlılar arasında yalnız o gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır. (Nietzsche)



 Her şey başlıkta yazılı. Fazla söze ne hacet...

12 Ekim 2010

Bi gün yanlışlıkla hiç sevilemeyecek birini sevebilirsin. Ama bundan asla pişmanlık duyma!!

Bu yazı, şu yazının devamıdır. The New York Times bile önce şu linke tıklayıp o yazıyı okumanı tavsiye ediyor:  O YAZI İÇİN TIKLA


...Konuştuklarımız sonrasında, kafada kurduğumuz hayaller öyle kalmadı. Kalkıp hemen bi telefoncuya gittik, çıkarıp verdim telefonu. Telefoncu da baktı böyle tipime acil satan bi mal gibi duruyorum, piç ucuza aldı. O zamanki fiyatıyla ben telefonu 1.050 tl ye almıştım, telefoncu benden 300 tl ye aldı. Eee tabi hayatımın aşkını bulmuşum, mutluluktan götüm olmuş folloş, kazığın acısını farketmiyorum bile. Yalnız O'da sesini çıkarmıyor. Sadece ''tamam, tamam ver gitsin ya, ben sana daha iyisini alırım'' diyor. Allam şimdi dönüp o zamanki kendime bakıyorum da, bi insan bu kadar mı mal olur, yani o an ne olmuştu bana, en azından neden ''yok lan dur satmayalım, başka bi yere soralım, belki daha iyi bi fiyata alıcı buluruz'' diyemiyordum ki? Yani bunu bile diyemiyordum. Herhalde bi an önce çıkalım şu soktuğumun İstanbul'undan diye düşünüyordum. Hem nasılsa hayatımın erkeğinide bulmuştum :))

Tabii onun amacı farklıydı, onu paylaşamayan iki çetede O'nu çok sıkıştırıyordu ve ''illa bizden biriyle çalışıcaksın'' diyorlardı. O'da bana anlattığına göre ailesine söz vermişti, bu tür şeylere bulaşmayacaktı. Aslında bana anlatmadığı çok şey vardı, polisler falan filanda vardı işin içinde, ama işte 2 ucu boklu değnek olunca, hangi uçtan tutacağımı bilemiyor bende bu tür konuları çok fazla karıştırmıyordum. Şimdi tam olarak emin değilim ama, sanırım polislerde onu çetelerden birine girip onlar için muhbirlik yapması konusunda sıkıştırıp duruyorlardı. Ben bu tür soruları sordukça, o boşver hiç bulaşma böyle şeylere diyip diyordu. Bende o böyle dedikçe tamam deyip susuyordum.

Neyse işte, plan falan yaptık. Planımız hazır; karşıya Harem'e geçicez ordan Alanya'ya giden ilk otobüse binicez sonrada ver elin aşkın başkenti Alanya. Allam yarabbim şimdi ben böyle anlatırken bile, o zaman ne kadar aptal olduğumu farkedebiliyorum da, o anın içindeyken nasıl farkedemiyordum, nasıl bu kadar aptallaşmıştım hala farkında değilim. Neyse işte bindik otobüse, tıngır mıngır gidiyoruz. Anam bu bide yolda hastalandı, benim göt iyice tutuşmaz mı? öwww kendi kendimi yiyorum, arada gözyaşlarım fooşşş diye boşalıyor, muavin gelip beni ağlarken görünce ''neyin var?'' diyor, bende salya sümük muavine ''bişiyim yok, bişiyim yok'' deyip def ediyorum. Ağlaya sızlaya yolu yarılamıştıkki, bu yolda kendine geldi, bi mola yerinde elini yüzünü yıkadı. Bende içimde çekilen sevinç halayından kopup arada onu öpüyorum. Otobüse tekrar bindiğimizde, bu gittikçe daha iyi olmaya başladı.Yol kısaldıkça da hepten iyileşti. Sonra biz arada kimseler bakmazken koklaşıyoruz falan. Hoop derken sabahın köründe Alanya'ya vardık. Araçtan indik, yaptığımız ilk iş denize girmek için gidip malzeme falan almak oldu. İşte 2şer tane havlu, mayo, terlik bok püsür falan..

Tabii ben hala gözlerim açık, kulaklarımda bi duyma problemi olmamasına rağmen uyumaya devam ediyorum. Bi ara uyandım, lan bunları alacağımıza gece kalacak yer bulalım dedim, O'da ''boş ver buluruz bi yer'' dedi. O buluruz bi yer deyince, ben oooohhhhh bi rahatladım, bi rahatladım ki sanki dersin Alanya  küçük bi ev, içine girip kapıları kapatıcaz, yatağımıza girip yorganı üstümüze örtcez. Neyse ben böyle rahatlık içinde her şeyi bi salladım akşama kadar deniz, kum, güneş üçlüsüyle eğlenip durduk. Sanırım Kleopatra sahiliydi. Ya tam hatırlamıyorum bulunduğumuz yerin adını. Neyse işte, biz götümüzde mutluluktan oluşmuş gamzeler, suratımızda eksik olmayan gülücükler, arada kaçamak öpcükler falan akşamı ettik.

Lan bi baktık etrafta kimse yok. Ananı sikiyim durumlarına gircektim ki, O ''hadi gel şurda güzel bi yer var, gidip uyuyalım'' dedi. Bende ''he olur'' gibisinden bişiler geveledim kalktım gidiyoruz. Sahilin ortasında bi yer, havluları serdik birbirimize sarıldık uyuyoruz. Tabii sarılmakla kalmadık birbirimizi çimdikleye çimdikleye osbir çekip boşaldık. Sonra bi an ne olduysa (şu an bile hatırlamıyorum) tartışmaya başladık. Vay sen şöyle dedin, vay ben böyle dedim derken, bi baktım bana ''ben gidiyorum ne yapıyorsan yap'' dedi. Dondum kaldım öylece. Sonra hiçç sikine bile takmadan kalktı giyinip gitti. Bi yarım saat falan onun geleceğini düşünüp bekledim. Ama yok gelmedi. Bende gittikçe korkmaya başladım. Ama nasıl korkuyorum varya, biri gelip beni kescek böbreklerimi alacak, sonrada üstümü kumla örtüp gidecek diye ödüm bokuma karışıyor. Böyle o anda gözümdeki tüm perdeler kalktı. Baştan beri çocuğun bana kurduğu oyunu anlamaya başladım. Tamam belki sevmişti gerçekten, ama buraya da beraber yaşayalım diye gelmemişti. Buraya o 2 çeteden ve polisten kaçmak için gelmişti...

Her neyse ben aklımca tüm bunları anlayıp, arada bağlantı kurunca biraz daha oturdum ve sonra toparlanıp kalktım. Havluları, terlikleri falan sırt çantasına sıkıştırıp omzuma attım. Sahil boyunca yürüdüm. Sonra ev arkadaşlarım aklıma geldi. Çıkarken hiç bir şey dememiştim. Hiç görmemiştim, telefon dahi açmamıştım. Yanlış yaptığımı, büyük bi aptallık yaptığımı anladım. En azından onları arayıp gideceğimi, beni merak etmemelerini söylemeliydim. Ama o kadar mutluydumki en yakınlarımı, yani onları görmemiştim bile. Mutluluktan ne yapmam gerektiğini hiç bilememiştim. Sonra sahilin ortasında bi yerde, kumlara oturup denizi seyretmeye koyuldum. Dalgaların sesini duymuyordum bile, donup kalmış öylece bakıyordum. Sanki ses diye bir şey yoktu, ben öyle oturmuş resimlere falan bakıyordum. İyice dalıp gittiğim bi anda yağmur yağmaya başladı.(Şimdi bana o günü hatırlatan yağmur işte o yağmur :)))

Yağmurun iyice bastırmasıyla, kalkmam gerektiğini düşündüm ve çantayı alıp kalacak bi yer bulmak için çarşıya gittim. Moralim bozuk, sanki anam sikilmiş gibi yüzüm asık, duvar diplerinde ilerleyerek bi pansiyon bulup girdim. Pansiyoncu 4-5 kişilik odayı verip, gece gelen olursa odaya alacağını söyledi. Bende hiç oralı olmadım, olur farketmez dedim. Sonra odaya çıktığımda, yatağa uzanıp kendimi sorguladığımı hatırlıyorum. Ama hiç ağlamadığımı, çünkü bunu hakettiğimi düşünüp kendime içten içe kızdığımı, küfürler ettiğimi hatırlıyorum. Çünkü tüm bunları gerçekten haketmiştim ve ağmamalıydım. Sonra nasıl olduysa uyumuşum.

Ertesi gün sabah saatlerinde uyandım. Benim dışımda kimse yoktu. Hemen kalkıp otogara gittim. İstanbul biletini aldım ve saati gelince otobüse bindim. Otobüste arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakarım diye düşünüp dururken, kalacak başka bi yerim olmadığı gerçeği vurdu yüzüme. Ben bu düşünceler arasındayken İstanbul'a vardık. Hiç oyalanmadan arkadaşımın çalıştığı cafeye gittim. Kapının önündeydi beni görünce durup bana baktı, gözleri doldu. Hiç bir şey söylemedi. İçeri gel gibisinden işaretler edip kapıyı açık bırakarak cafeye girdi. Hani sokak kedileri böyle bi kapıyı hafif aralık bulunca sakince, gürültü yapmadan içeri girer ya, bende o şekilde sessizce içeri girip, cam kenarında bi masaya oturdum. Hiç ses çıkarmıyorum, böyle sanki orda hiç kimse yoktu. Sanki masanın bi parçası gibiydim. Hep orda duran cansız, nefes almayan bir şey gibi. Sonra baktım ev arkadaşım 2 çayla masaya geldi. Al şunu zıkkımla dercesine çayı önüme uzattı. O anda, bana kızmadığını daha çok halime acıdığını anladım ve kendimi dahada acındırmak için elimi masadaki  çaya uzatırken, nasıl başardım bilmiyorum bi kaç damla gözyaşını sessizce yanaklarımdan aşşağı bırakabildim. Silmedimde, öylesine yanaklarımdan düşüp masayı ıslatmalarına izin verdim.

Sonra hafif hafif alt dudağımı ısırdığımı ve çaya şeker atıp karıştırdıktan sonra aldığım ilk yudumda pencereden dışarıya baktığımı hatırlıyorum. Güya utancımdan O'na bakmıyordum, ama tüm hareketlerimi izlediğinin farkındaydım. Amacım bana iyice acımasını sağlamaktı. Çünkü gerizekalının biri olsamda ev arkadaşımı çok iyi tanıyordum, hemde çok iyi. O'nun nelere üzüleceğini, nelere sevineceğini ondan bile iyi biliyordum. Bu rolüde yapmak zorundaydım. Çünkü o an için gidecek hiç bi yerim yoktu. Eğer yeteri kadar pişman olduğuma inandırırsam, lafa ilk başlayacak olanın o olduğunu biliyordum. Yanılmadım, öylede oldu. ''Hayvan herif'' diye lafa girip süper küfürlü bi fırça kaydı.

Bu güzel fırçasının ardından, daha önce beni piçle parkta falan dolanırken bi iki defa gördüklerini, benim piçin eski sevgilisininde beni ispiyonladığını ve meğer ilk gece eve gitmediğim içinde meraklanıp, o gece hemen parka gidip tinercilere beni sorduklarını öğrendim. Tinerciler ''piçin'' de gün boyu görünmediğini söyleyince ikimizin bi boklar çevirdiğini anlamışlar. Tabii onlar en iyisinin, o piçle kaçmam olduğunu düşünmüşler. Çünkü kaçırıldığımı falan düşünmek bile istememişler. Hani kaçırılırsam, başıma bir şey gelirse kendilerini asla affetmeyeceklermiş. Tabii ben bunları nasıl düşüncemki, aklım fikrim hayatımın erkeğini bulmuş olup, sonrada onunla ömrümün sonuna kadar mutlu mesut yaşamakta...

Neyse ev arkadaşım bana iyi bi fırça kaydıktan sonra, ağzından çıkan ilk soru ''telefonu sattın değil mi?'' oldu. Baştan beri böyle bir şey olacağını biliyordu. Çünkü giderken onların parası da evdeydi, ama hiç karışılmamıştı. Bu yüzden ortada görünmeyince, akıllarına gelen ilk şey telefonu satmış olduğumdu. Zaten yanılmamışlardı da. Neyse işte, ben ''telefonu sattın değil mi?'' sorusuna, yüzüme en masum ifademi takınıp, dudaklarımı da amcık gibi büzüp ''evet'' dedim. Evet dememle kahkahayı kopardı. Ohh olsun işte aklın başına gelmiştir. ''Paralarıda harcadınız, bitti değil mi?'' dedi. Ben de ''dönecek yol param yalnız kaldı'' dedim. ''Gözün çıksın, al şu anahtarı eve git, iyice bi yıkan, bi yere gitme evde otur'' deyip diğer ev arkadaşımı aradı. Biraz daha oturup, dolgun gözlerle pencereden dışarıya bakınıp kendimi iyice acındırdım. Sonra kalkıyım artık gibilerinden kapıya doğru sessizce giderken, diğer ev arkadaşım geldi. Beni bi güzel süzdükten sonra ''ohhh iyisin, bişiyin yok ama iyi oldu böyle'' dedi. Bu seferde kendimi ona acındırmak için, yine o masum yüz ifademi takınıp, içten kendimi sıkarak ağlayacakmışım gibi gözlerimi doldurdum, bi yandan da burun deliklerimi şişirip ona baktım. O'da, vurgun yemiş aşık numaramı yuttu ve ''tamam sen git eve, biz akşam geliriz'' dedi. Gerçi harbiden, bile bile lades olmuş, vurgun yemiş malın tekiydim. Yani çocuğun ne olursa olsun, beni hiç bırakmayacağını düşünüyordum. Hani piç miçti ama, sevgisini göstermekte hiç geri kalmıyordu. Öyle abartılı da değildi tadında ve yerinde gösteriyordu. Ona güvendiğime, onunla taaa ebesinin ammına gittiğime hiç pişman olmadım. Neyse çıkıp eve gittim.

Yine öyle eskisi gibi,  bi kaç hafta hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya çalıştık. Ama olmadı. Hani bi duvardan bi taş yerinden çıkarılıp, tekrar yerine konulduğu zaman asla eski doğallığına  kavuşmaz, hep sırıtırda gelen giden ona bakarya, bizde öyle olduk. Arada hep sırıttım. Bide iş bulamayınca, bizim ipler hepten koptu. Sonra ben kendimi o evden ayrılmak zorunda hissettim ve ayrılıp Adana'lı bi arkadaşımın evine yerleştim. Onlarda benden sonra ayrıldılar. Biri ailesinin yanına Antalya'ya taşındı, diğeride memleketine dönüp evlendi geçen yılda bi kızı oldu. Bende işte böyle balta sapı gibi ortalıkta dolanmaya devam ediyorum.

11 Ekim 2010

Merhaba sevgilim, sen mi gittin?


kimi sevsen, en çok canını o yakar...
kime dönüp ikinci defa baksan, en çok o seni peşinden koşturur...
kimin elini tutsan, uçurumdan o seni yuvarlar...
kime elini uzatıp merhaba dersen, o kişinin ardından el sallayıp elveda dersin...
kime kalbini verirsen, işte o en azılı hırsız çıkar...
böylece kime nasıl davranacağını şaşırırsın, AŞKIN VARLIĞINI inkar eder, en büyük günahkarlardan olursun...

10 Ekim 2010

İnsan hayatı boyunca, topu topu kaç defa aşık olup, kazık yer ki?

Dışarısı yağmurlu ve ofisteki herkes yağmura rağmen yemeğe gitti. Şimdi ofiste hiç kimse yok, ben de mal mal oturuyorum. Az önce camdan, dışarıda yağmur altında koşuşturan insanları izledim biraz. O an bi şimşek çaktı beynimde, taa 6-7 yıl öncesine gidiverdim. Tabii o zamanlar, şimdi olduğumdan daha maldım. Böyle kendimi romantizmin kollarına bırakmıştım. Osuruğum bile pembe kalp şeklinde, gaz bulutu olarak çıkıyordu. Hani o zamanki mallığımın şiddetini daha nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama düşünün, hani sokakta azılı katillin biriyle karşılaşsam ve adam nefretle dahi olsa bi an gözlerimin içine bakacak olsa, ben adamla sırf bakıştık diye tutulup kalıyorum. Hemen aklımdan, onunla beraber olduğum bir çok yaşam seçeneği geçiyor ve hepsinde de, hayata gözlerimi onunla beraber yumuyorum. O derece ilerlemiş bi mallıktı benimkisi. Ne yazıkki benim yaşımda biri o kadar şiddetli bi mallığa yakalanınca tedaviside bulunamıyordu.


Neyse işte o zamanlar 2 ibne arkadaşımla beraber yaşıyorduk. Seviyorduk birbirimizi, anlaşıyorduk ve aramızda paranın pulun lafı bile olmuyordu. Biri benim gibi, bi cafede garsondu diğeri de bi restoranda çalışıyordu. Kazandıklarımızı ortak harcıyorduk. Ve doğrusu kimsede dönüp hesap kitap yapmıyordu. Çok iyilerdi ve biz aynı evde yaşadığımız süre içerisinde, böyle tek beden olmuş gibiydik. Takii ben piçin biriyle tanışıncaya kadar. Tabii o zamanlar ben yaş olarak  20ye doğru sürtüyordum, bu tanıştığım piç de 19una yeni basmış;  ibneliğin merkezi, kokuşmuş Taksim parkında sürünüyordu. Bu piçle  bi ortak arkadaşımız sayesinde tanışmıştık. İlk zamanlar aramızda aşk gibi bişiy yoktu ''naber lan'' ayaklarıyla birbirimizi sorup duruyorduk. Ama sonra ben, farkında olmadan parka sık sık gitmeye başlayıp, bide bunun diğer serseri arkadaşlarıyla tanışıp parkın orta yerinde, ibnelerin içinde top falan oynamaya başlayınca, biz kendimizi bi anda koklaşırken falan bulduk.

Piç falan diyorum ama bildiğin tinerci yani. Arada parasız kalınca hap sattığını söylüyordu. Herhangi biri için çalışmıyordu, kim daha fazla veriyorsa onun için çalışıyordu. Onu sürekli 2 çetenin alıp çalıştırmak istediğini söylemişti bi keresinde. O'nu aralarında paylaşamadıklarını, söylerdi ve paylaşamadıkları içinde hiç bir çetenin teklifini düşünmüyordu bile. Bende güya onu düşünerek ''lan bitanesinin teklifini kabul et en azından kalıcak yerin olur'' diye akıl veriyordum. Aklıma sokıyım :)) iyikide beni dinlemiyordu.

Çete olaylarını, onun yaşamını çok fazla kurcalamıyordum. Çünkü 2 ucu boklu değnek gibiydi yaşamı. İzmir'liydi ve ailesine her ay en azından kira parasını göndermek zorunda olduğunu söylerdi. Bende bu yüzden çok kurcalamıyordum ve bi defa konuştuğumuz konuyu, 2inci defa sormuyordum bile. Neyse işte, onunla biz böyle ufaktan ufaktan fingirdeşmeye başlayınca, o beni daha parkın girişinde gördüğü gibi arkadaşlarını bırakıp yanıma geliyordu ve parka değilde başka yerlere gidiyorduk. Benim parkta olmamı istemiyordu. Hatta sadece parka gelmemi değil, arkadaşlarıyla da konuşmamı istemiyordu. Çünkü hepsi tiner çeken, ekmek paralarını ise gece parka gelen, sikecek kimseleri olmayan kokoş ibneleri sikip kazanlardı. O arkadaşlarından beni uzak tutmaya çalışıyordu ve bu yüzden parka çok sık gelmemi istemiyordu. Ben o gelme dedikçe daha sık gidiyordum. Gittiğim zaman ise, O diğer arkadaşlarını da bırakıp, direkt bana doğru geliyor ve beni alıp Beşiktaş'a doğru gidiyorduk.

Ondan hoşlandığımı anladığı ilk günü hiç unutmuyorum. Böyle yine top oynuyoruz falan, top bana gelmiş bende böyle ayağımda tutmuş kimseye atmıyorum. İbneliğim başıma vurmuştu, oda bana bağırarak ''topu bana at'' dedi, bende kendi kendime gelin güvey olmuşum, hani romantik takılıyorum hesabıyla ''ııııh olmaz sen gel al'' diyorum. Bu cümleyi kurduğum gibi yüzündeki ciddi ifade gitti, bi anda gözlerinin içi parladı. Öyle böyle değil yüzünün rengi bile değişti, böyle bi kan topladı yüzü, sırıtmaya başladı. sonra oyunuda bırakıp ''siktir len'' deyip yanıma geldi topu ayağımdan alıp diğer arkadaşlarına attı. Sonrada bana dönüp büyük bi içtenlikle güldü. Bende anladığını ve güldüğünü görünce dayanamadım bende gülerek ''ne gülüyorsun be'' diye söylendim, O'da ''hiiiiç öylesine güldüm, çantanı al gidelim'' dedi. Dediğini ikiletmedim, çantamı aldım çıktık, bu da bana böyle bakıp bakıp gülüyor. Ben iyice kendimi mal gibi hissettim.

Ama gülümsemesinin ardından, o hafif sarımsı dişleri falan yüzünde belirdikçe, içimi bi mutluluk kaplıyordu. Böyle dişleri falanda at gibi büyük, ama ağzına yakışır bi güzellikteydi. Sonra biz O'nunla, maçka parkına gittik. Yolda ne konuştuğumuzu şimdi hatırlamıyorum ama parka vardığımızda ağzından çıkan ilk şey ''beni seviyor musun?'' cümlesiydi. Bende birazcık utanıp pişmiş kelle gibi sırıtarak ''evet'' dedim. Sonra delirmiş gibi ''allahım beni yalnız bırakmayacağını biliyordum'' dedi ve sarıldı bana. Bende sarıldım, sonra öpüşmeye başlayıp çimlere uzandık. O delirmiş gibi, ikide bir ''allam sana şükürler olsun'' deyip iman eder gibi tekbir getiriyordu. Bayağ bi oyalandık orda, sonra kalktık Beşiktaşa doğru yürüdük, yol boyunca da hiç kimseyi siklemeyip öpüşüp öpüşüp durduk. Böyle çok alenide öpüşmüyorduk ama, hani birilerinin bize bakmadığından emin olduğumuz ilk anda, birbirimizin dudaklarına asılıyorduk. Böyle hafif uzaklaşıp birbirimize baktığımızda, ikimizinde gözlerinin greyder farı gibi ışıldadığı belli oluyordu. Zaten ağzımız öpüşmediğimiz zamanda sırıtmaktan dolayı hiç kapanmıyordu.

Neyse işte, şimdi ondan bahsederken iyice emin oldumki, lan ben hep böyle serserilerden falan hoşlanmışım ve en çok takılıp kaldıklarımda onlar olmuş. Öyle kendi halinde pısırık oruspuçocuklarıyla pek oralı olmamışım. Vınlayıp geçmişim. Neden böyle serserilerden hoşlandığımı tam anlamıyla bilemiyorum, ama bana daha güvenilir geldiklerinden olabilir. Böyle nasılsa her şeyi yapabilirler. Seni hiç ummadığın bi anda terkedebilirler, hiç ummadığın bi anda yüzüstü bırakabilirler. Sende aniden çekip giderlerse bile, bütün küfürleri edip ''zaten belliydi böyle olacağı, böyle oruspu çocuklarından başka da hareket beklenemezdi'' deyip canını fazla sıkmazsın. Her halde bu yüzden serserilerden falan daha çok hoşlanıyorum. Diğer kibarlardan, böyle ehem öhüm yaşayanlardan pek haz etmiyorum. Ammına koyım, karıdan bile bakımlı, karıdan bile pimpirikli yaşayan tiplere bazen homofobiklik derecesinde tiksiniyorum. Bana göre erkek dedinmi, biraz bakımsız, salaş, hafifde küfürlü olacak.

Erkeğin nasıl olması gerektiği iyice anlaşıldıysa konuya döniyim :Pp  İşte biz bunla böyle 2-3 hafta güzel güzel geçindik. Bi gün yine beni parkın girişinde aldı, böyle Beşiktaş taraflarında başıboş köpekler gibi dolanıyoruz, laf nasıl oldu döndü dolaştıysa ''hadi gel şu siktiğimin İstanbul'undan kaçalım. Alanya'ya yerleşelim, orda güzel güzel yaşarız'' dedi. Bende hiç düşünmeden ''tamam'' dedim. Hemen Taksime geldik, ben eve gidip evde kimsenin olmadığını görünce sırt çantama 2 pantolon 3-5 tişört attım ve hopp anında çıkıverdim. Tabii yanımızda fazla para yok, bu nasıl yapalım falan derken benim o zaman boğazımdan biriktirip sırf hava atmak için aldığım 6600 telefona göz dikti. Dediki ''gel satalım bunu, oraya gidip yerleştikten sonra durumumuz düzelince ben sana daha iyisini alırım'' Bende kezbanım tabii, ağzımdan hayır diye bi cevap çıkması imkansız, çünkü aşkımla mutlu bi yuva kurcaz, ömrümüzün sonuna kadar pembe kalp şeklinde gaz bulutları osurcaz, hayallerine dalıp hemen telefonu satma teklifini kabul ettim. Nasılsa hayatımın aşkını bulmuşum, bu saatten sonra telefonu ne yapcam?




---Ananı sikiyim yazıya bak lan, ne kadaan uzun oldu. Oysa birine anlatınca kıpkısacık bi hikaye oluyo, ama yazınca destan gibi maşallah. Dersin sanki Ana  Britanicca yazdım :)) 
Neyse işte, yazı çok uzuyo o yüzden devamını yarın öbür gün falan koyarım buraya, şimdi çok sıkmıyım  muah muahh  

İşte bu yazının devamı tıkla gör :Pp

8 Ekim 2010

Twit Attım Yalnızlığa

Daha önce bi defa twitlerden blog yazısı yapmıştım, hoşuma gitmişti. Bide böyle yazacak bişi bulamayıp köşeye sıkışınca iyi oluyor. Hem orda dağınık duracağına, hepsi olmasada bi kaçının burada toplu bulunmasını istiyorum. 
Bide Twitter'ı bazen seviyorum. Herkese sevincini, nefretini, hatta kısaca her bokunu duyurabiliyorsun. Bakın ben sizden daha mutluyum, bakın ben sizden daha duygusalım, bakın ben ağlayabiliyor, gülebiliyor ve yediklerimi sıçabiliyorum diye bas bas bağırıyorsunuz. Eğlenceli bi yer, anlık kafayı dağıtmak için birebir. Neyse işte twitlerim. Beğendiklerinizin numarasını alta yazarsanız sevinçten sağa sola uçan depik atarım :Pp


1-Ayağımın altıda müsait, sikimin başıda. Nerede duracağını sen belirle.

2-Uzun zamandır sana söylemek istiyordum. Ama ancak şimdi cesaretimi toplayabildim. Ben; senden, ondan, bundan, şundan çok hoşlanıyorum.

3-Sevmek, göt ister. Götüne güveniyor musun?

4-Tüm doğrularınıza rağmen hala yanlış yapıyorsam, demekki bildiğim bi bok var.

5-Bizim burda sevişmek serbest, sevmek yasak!

6-Seni 1 siksem 2 kıskanır, 2 defa siksem 3 kıskanır, 3 defa siksem 4 kıskanır. Var mısın benimle tüm sayıları denemeye?

7-Allah kimseyi yalaka etmesin. Yalaka adam, yalakası olduğu kişinin sikini yalasa yine rahat etmiyor.

8-Tamek'se koy götüne.

9-Göt Göt atıyor kalbimmm

10-Kadınlar 2ye ayrılır. Bacaklarından CARTTT diye.

11-Ağlarsa anam ağlar, gerisi mala bağlar.

12-Kadınların, bacak bacak üstüne atarken araya sıkışacak taşşakları olmadığı için hallerine şükretmeleri gerek.

13-Bazı ilişkilerde insanlar gibi peltektir. Seni seviyorum değil ''Teni Seviyorum'' denir.

14-Dilim döndükçe sevişirim.     

15-Merhaba, ben ibnenin önde gideni. Buda arkamdan gelen ibnelerin sayısı: 70milyon 

16-Git kendini çok siktirmeden.

17-KUSSSMAAA, KUSSTUKÇAAA SIRAA SANAAA GELECEKKK!! (Anoreksia Nevroza Derneğinin Sloganı)

18-Götümdeki kıl kadar değeri olmayan insanları alıp başımızın üstüne koyuyoruz, terkedilince ''ben nerde yanlış yaptım'' diye söyleniyoruz.

19- Her sabah olduğu gibi, bu sabahda pipim benden önce kalktı.

---------------------Buda twitter hesaaaabııııııı -----------------

6 Ekim 2010

ışığı söndürelim mi? Böylece bana dokunurken, o çirkin suratını görmemi engellemiş oluruz!

Bi önceki gece, her zamanki gibi canım sıkkındı. Zaten bu aralar o kadar çok sıkılıyorumki artık bunu dert etmiyorum bile. Tabiri caizse can sıkıntısı artık benim için, nefes almak gibi sıradan bir hal aldı. Bu seferde normalmiş gibi karşıladım ve öylesine msn i açıp kim var, kim yok diye hiç bakınmadan nete daldım. Aradan bi 5 dakika falan geçmiştiki Piç Kurusu selam verdi. Sağdan soldan derken sohbetimiz esnasında kendimi adeta onu sorgularken buldum. Sonra dayanamadım, belki gerçekten özlediğimden, belki o anki düştüğüm boşluktan,  hiç alakasız bi anda ''seni özledim'' diye yazdım. O da beni özlediğini yazdı. O anda bu cümle çok hoşuma gitti. Sanki küçük bir çocuktum ve onun ''bende seni özledim'' diye yazmasıyla elime renkli bir uçurtma verilmişti. Defalarca birbirimize sorduğumuz; nasılsın? iyi misin'lerden sonra da adeta nefes almasına bile izin vermemezcesine, verdiği cevapların hemen ardından yeni sorular sorup sordum. Sohbet esnasında üst üste öyle çok soru sorduğumu farketmemiştim, ama şimdi buraya yazarken farkediyorum. Sanırım  bunun suçlusu, onun bana söylediği ''bende seni özledim'' cümlesiydi. O gün belkide ilgiye olan açlığımdan dolayı, bu cümlesiyle şapşallaşmıştım ve şapşallığımın farkında değildim...

O kadar çok soru soruyordum ki, adeta digital bir sorgu gibiydi. Sorulardan sonra öğrendiklerim ise; modacı ve travesti arkadaş grubundan kavgalı bir şekilde ayrılmış ve bir kaç gündür eski sevgililerinden biriyle yeniden arayı yapmış ve onda kalıyormuş. Çocuk buldu malın iyisini, bırakmaz zaten. Piç Kurusu da bedeninin, karşısındakiler için ne kadar değerli, ne kadar ilgi çekici olduğunun farkında ve bunu kalacak yer ayarlayarak kullanıyor. Evlerinde kaldığı kişilerle aynı yatağa giriyor ve bunun karşılığında sokakta yatıp kalkmaktan kurtuluyor. Sadece bu değil, bunun karşılığında uyuşturucu, alkol, her türlü ihtiyaçlarını karşılıyor. Onun bu halini sanırım benim kadar iyi anlayan yok. Çünkü 5 yıl önce en az onun kadar kötü durumdaydım. Kiramı ödeyemediğim için evden çıkmıştım, kalacak yer bulamıyor ve 5 meteliksizdim. Bende çözümü çoluk çocuklara meraklı yaşlı ibnelerle aynı yatağa girerek bulmuştum. Çirkin olsalarda, gece uyurken şehvettende olsa beni sevmeleri, sarılıp durmaları, başımı okşamaları hoşuma giderdi. Pek hoş bir mutluluk duygusu olmasada, duygusal açlığımıda bu şekilde doyururdum...


Eve girdiğimiz gibi ışıkları yakmamalarını rica ederdim. Çünkü karşımdakinin çirkinliğini değil, olgun bedenini hissetmek istiyordum ve zaten aslında ihtiyacım olan şey olgun bedenleride değildi, sadece o gece kalacak bir yerdi. Işıkları yaktırmamamın gerçek nedeni belkide kendimden utanmamdı, belkide başka bir şey. Ama ışıklar sönük bi halde evin içinde dolanıp dururduk. Nedenini sorduklarında ise ''böyle daha güzel değil mi?'' diye kaçamak bi cevap verir, konuşmalarına bile fırsat vermeden dudaklarına yapışırdım. Çünkü o gece kalacak herhangi bi yere ihtiyacım vardı. Adamların çirkinliğini ve kendi utangaçlığımı ışığı yakmalarına izin vermeyerek saklıyordum. Hepsi çirkin olmazdı tabii, bazıları yakışıklılardı da, ama çoğu zaman umrumda olmazdı bu halleri, çünkü kalacak bi yere ihtiyacım vardı, fit bir bedene, düzgün yüz hatlarına ihtiyacım olmazdı o gece. Genel olarak herkesle sadece bir defa giderdim ve ağırlık olarakta turist olmalarına dikkat ederdim. Çünkü en fazla 1-2 güne kadar tüm günahlarımı alıp şehirden ayrılmış olurlardı ve bir daha asla karşılaşmazdık. Bu durum beni rahatlatırdı. Sanırım o günlerden kalma bir alışkanlıktan olsa gerek, çünkü hala en çok beğendiğim kişiyle bile yatağa gireceksem ışıklar yanıyorken rahat rahat dokunamıyor, sevişemiyorum. İlla söndürtürüm ışıkları, illaki sönmüş olacaklar. Yoksa içten bir istekle sarılamıyor, terinin kokusunu içime çekemiyorum.

O günlerim ilkbahar aylarına denk gelmişti ve bazen havaların çok soğuk olmaması için tüm içtenliğimle dua ederdim. Çünkü havalar çok da soğuk değilse, sırf birilerinde kalmamak için caddelerde saatlerce dolaşırdım. Saatlerce dediğim şey, gece 01 de Taksim'den, Mecidiyeköy'e doğru yürümeye başlardım ve bu yürüyüşlerim hiç durmadan sabahın 7 sinde Beşiktaş'ta biterdi. Bir yerlerde soluklanmaya bile korkardım. Çünkü ardımdan biri gelip ağzımı kapatacak, bi kenara çekip doyasıya siktikten sonra öldürüp gidecekti diye ödüm bokuma karışırdı. Ertesi gün gazetelerin 3üncü sayfasında ''tinercinin biri arkadaşları tarafından tecavüze uğrayıp öldürüldü'' haberinin kahramanı olarak yer almak istemiyordum...


Daha kötü günlerim olacak mı, diye düşünmezdim, bilirdimki bu en kötü günlerimdi ve ben o kötü günlerimi atlatmak için askere gitmek zorunda bile kaldım. Oysa askerlik konusunda, çok önceden bir karara varmıştım, gereksiz bir zaman harcamasıydı benim için, hatta askerlik yapacağıma sokaklarda sürterim daha iyi derdim. :)) Genel olarak bana göre askerlik, bir devletin en büyük baş belasıydı. Askerlik konusu açılıp ''yapacak mısın?'' diye soranlara, cinsel tercihimi öne sürerek askere gitmeyeceğimi söylerdim. Sonra gitmek zorunda kaldım. Çünkü gidecek hiç bir yeri olmayan biri için sokakta sürtmek, lafda söylenildiği kadar kolay değildi...

Neyse işte, konu sürekli dağılıyor, ben Piç Kurusu'yla olan konuşmamıza döniyim. Eski arkadaş grubundan ayrıldığını, söyleyince ''herkesi siktir et, sen kendine iyi bak yeter'' dedim. O da ''saol, canımsın'' dedi. Bide yuşturucuya tekrar başlamış ve bu sefer ne yapacağını hiç bilmiyor. Ama bu sefer onu uyuşturucuya alıştıranların, önceki arkadaş grubu değil, yeni edindiği arkadaş çevresi olduğunu söyledi. Yapacak bir şeyim yoktu, zaten ne söyleyebilirdim ki. Bu tür konuları bilirim, yapma etme dedikçe içten içe bir inat başlar ve en başındayken yine aynı şeyi tekrarladım ''boşver, ne yapıyorsan yap, ama kendine dikkat et''  dedim. Yani üzülsem, ne olacakki. Veya üzülmesem ne olacakki. Sonuç olarak uyuşturucuya yeniden başlamış. Eski yaşamını anlattığı zaman, eskisine nazaran şu anki yaşamını daha çok tasvip ediyorum. En azından, arada bir de olsa babasına gidiyor, üvey annesiyle arası bozuk değil ve ayda yılda birde olsa öz annesiylede görüşüyor.

Neyse işte, sanırım uyuşturucu kullanması konusunda onunla çok fazla konuşmamamın nedenlerinden biri de, artık onu bu şekilde kabullenmiş olmam. Hatta emin değilim ama, sanırım ona aşık falan da olabilirim. Bilmiyorum işte emin değilim ve zaten ona aşık olduğumdan emin olsam bile, hayatıma girip çıkan o kadar çok kişi varki, aşık olup olmadığım farketmiyor bile. Belki oyalanmak için yanlış şeyler yapıyorum. Oturup düşünmem lazım, yada uzunca bir süre hayatıma hiç kimseyi sokmamam, adeta kenara çekilmem lazım. Ama yok o kadar koştura koştura yaşıyorum ki, sanki ardımdan kovalayan birileri varmış gibiyim. Çok hızlı yaşıyor, çok hızlı tüketiyor ve vazgeçtiklerime bir daha dönüp bakmıyorum bile. Ama Piç Kurusu'nda böyle olmadı. Olmamasının nedeni belki, onun hayatıyla kendi hayatım arasında yer yer benzerlikler olduğunu düşünmemden kaynaklanıyordur. Sanırım O'nu; içime, kendime bile farkettirmeden öylece olduğu gibi sindirmiş olmalıyım. Dün bi ara ''acaba buralarda mıdır?'' diye aramak için telefonun açtığımda, babasında olduğunu söyledi. Hafta içi bu tarafa geçtiğinde görüşmek üzere sözleştik ve telefonu kapadık

4 Ekim 2010

Bedenlerimizi sevmiyoruz, belki o yüzden sürekli farklı bedenleri arzuluyoruz

Dün gece canım çok sıkkındı ve dışarı çıkmaya karar vermiştim. Saat 01:40 ı gösterirken evden çıktığımda üzerime çamaşırsız giydiğim kot, birde bi tişört geçirmiştim. Rüzgar öyle bi esiyorduki, rüzgara arkamı döndüğüm zaman götümden girip ağzımdan çıkıyordu. O zaman anladımki bu gibi durumlarla çok sık karşılaşmaya devam edip umursamazsam, içerdeki organların hepsi cereyanda kaldıklarından çürüyüp gidecekler. Belkide bi çoğumuzun böbreklerinin çürümesinin nedeni, bu götten girip, ağızdan çıkan rüzgardandır. Ama beni kesmedi, it gibi titreyerek yoluma devam ettim. Caddeye çıktığımda her gece karşılaştığım oruspulardan bir kaçı eksikti bu gece. Sanırım onları bi kaç kuruşa sikecek birilerini bulup gitmişlerdir. Umarım öyledir, çünkü bazılarının bir çoğumuzdan daha çok paraya ihtiyacı var ve çok kötü durumdalar. Hiç kimsenin onları bir işe almayacağını da göz önüne alındığında, para kazanmalarının tek yolu bu olduğu çok açık. Sadece çok şişman olan bir iki tanesi kalmıştı. Umarım onlarıda bu gece siken çıkar diye düşünürken, oruspulardan birinin; cılız, elinde poşet olan esmer bi çocukla konuştuğunu farkettim. Yanlarından geçerken çocuğun ''şu köşedeyim'' dediğini duydum...

Sexin bu kadar ucuz olduğu, bu kadar basit olduğu bir dönem daha olmuş mudur acaba? Sanmıyorum. Sakız parasına saxo çeken yaşlı kadınlar, 15 liralık kontüre götünü siktiren liseli kızlar ve ihtiraslarının kurbanı olmuş genç oğlanların, sırf iki dakikalık zevk için altına yattıkları kamyoncular görüyorum ve bende sık sık sırf kaşı gözü güzel, hafif göbeği var diye birileriyle saatlerce sevişiyorum. Herkes hayatından memnun. Şikayetçi olan hiç kimse yok ve hayat sperm kokusu eşliğinde sürüp gidiyor...

Taksime vardığımda çok açtım ve gidip bir şeyler atıştırdım. Sonra İstiklal'in ağır alkol kokusu başımı döndürürken bi kaç travestiyle karşılaştım. Yanlarında gururla kollarına taktıkları tokmakçıları vardı ve ne yazıkki tokmakçıları onlar kadar gururla yürümüyorlardı. Gözlerinde kolay para kazanmanın verdiği bir utanç duygusu rahatlıkla okunuyordu. Olurda yanlışlıkla olsa bile göz göze geldiğiniz anda, gözlerini kaçırıyorlardı. Bazı travestiler kollarındaki tokmakçıdan bile daha güçlüydü ve hatta tokmakçıları makyaj yaparlarsa onlardan bile daha güzel görünürlerdi. Ama kimse bunu takmıyordu ve herkes  her şey yolundaymış gibi yoluna devam ediyordu. Zaten tokmakçıları, bu kolay para kazanma olayında eğer travestiyi kollarına takmazlarsa ertesi gün aç kalacaklarının bilincindedirler. Karşılıklı menfaatlerin gözetildiği bir ilişkinin, en sağlam ilişkilerden biri olduğunu onlar sayesinde daha rahat görüyorum. Herkes karşısındakinin bir ihtiyacını görmek zorunda, yoksa hiç kimse hayatından memnun olamıyor. Ve zaten çok açıkki, aslında  toplumu ayakta tutan şey menfaate dayalı ilişkilerdir.


Bazen travestilerin topluma karşı durdukları bu güçlü yönlerini kıskanmıyor değilim. Kolay mı tüm aşşağılık insanların, küçümseyici bakışları kendilerine çevrilmişken parmak uçlarının üzerinde gururla yürümek. Hayır hiç kolay değil ve yürürken üzerlerine çevrilen her bakış, kalplerinde keskin bir bıçak gibi saplanırken, sanki hiç bir şey olmamış gibi inatla yürümeye devam etmek hiç mi hiç kolay değil...

Bundan yaklaşık 7 yıl önce, henüz 18 yaşındayken travestilerle ilk karşılaştığım zamanlarda o kadar korkar ve o kadar tiksinirdimki, adeta bokum muş gibi dönüp bakardım onlara. Sonra Tarlabaşı'nda tuttuğum bi eve yerleştiğim zaman, apartmanın giriş kapısının önünde kendisine müşteri bulmak için bekleyen travestiyle eve girerken bana baktığı zaman korkudan tebessüm etmeye başlamıştım, o da öyle yapmıştı. Sanki tebessüm etmezsem arkamı döndüğüm gibi  kasaturayı götümden sokup, boğazıma doğru yukarı kesmeye çalışacağını düşünürdüm. Bu durum 1 ay boyunca böyle devam etti. 1 ay sonrasında artık o beni gördüğü zaman iyi akşamlar demeye başlamıştı ve bende göt korkusundan iyi akşamlar diye karşılık veriyordum. Günlerim bu sahte gülümsemelerin ardından seslenen iyi akşamlar sözcüğüyle geçip giderken, bi gün aldığım kocaman halıyı, eve çıkaramadığımı görünce makyajlı halini, kibar tavırları bi kenara bırakıp halıyı kaptığı gibi 4üncü kata çıkarıp kapımın önüne bırakmıştı. Bu olaydan sonra artık her akşam iş dönüşü eve girmeden 5-10 dakika konuşmaya başlamıştık. Sürekli uzun kollu elbiseler giyiniyordu ve en çok merak ettiğim şeyde buydu. Yazın ortasında herkes nerdeyse götünde sadece donla salınıp dururken ,o kollu badiler giyinirdi. Bi gün neden böyle giyindiğini sordum, kolunu açtı şırınga izleri, jilet izleri, sigara yanıklarını gösterdi. Hımm iyi akşamlar dedik ve hiç konuşmadık, eve girdim. O zaman anladımki tercih etmek ve o tercihe bağlı yaşamak hiç kolay değildi...

Neyse işte, o zaman iyice anlamıştım hayat bir şeyin bedelini, fazlasıyla koparmadan hiç bi zıkkım vermiyor. Dün gece aslında dışarı çıkarken yemek yiyip bara gitmeyi düşünüyordum, baktım havada soğuk, zaten geç bi saatte çıkmıştım, daha da geç bir saate kalmamak için İstiklal'de bir kaç tur atıp eve döndüm. Laptopu açıp bu aralar takıntılı bir şekilde izlediğim aynı porno videosunu tekrar açtım ve osbir çekip üzerimdeki tişörte boşaldığım an ''keşke tişörte boşalmasaydım'' dedim kendi kendime. Sonra tişörtü çıkarıp toparlak yapıp odanın bi yerine attım ve üstüm çıplak bi şekilde uyuya kalmışım. Sabah alarm her zamanki gibi 08:23 de çaldı, hemen kalkıp bi duş aldım, iyice yıkandıktan sonra soğuk suyu açtım, soğuk suyun altında soluklanışımı kontrol etmeye çalışırken bi kaç dakika oyalandım. Sonra çıkıp kurulandım ve aynada bedenime baktım. Kahretsin çok kötü bi bedenim var. Ama beğenmesemde her günümü, bu bedenle yaşamak zorundayım.

Çıkış

Şu an Tarkan çalıyor aşkın sağı solu belli olmaz deyip duruyor. Tarkan'ı siktir etde, canım çok sıkılıyor ve önceki günden bu yana eve kapandım hiç çıkmadım. Yaptığım şeyler sadece nete girmek, 31 çekip uyumak ve arada uyanıp bir şeyler atıştırdıktan sonra gidip işemek. Bunlar dışında hiç bi sikim yapmadım ve belkide can sıkıntısının nedeni kendime eve kapatmış olmam. Çalan telefonlara bakmadım, gelen mesajlara yanıt yazmadım ve telefonu da habire kendimden uzak tutuyorum. Gün içinde telefonu kendimden uzak tutmaya çalışırken, bi ara Piç Kurusu'nu yalnız aradım ve bir iki cümle konuştuk. Rahatladım. Başka yaptığım bir şey yok. Şimdi saat 01:40 geliyor ve çok açım. Dışarı çıkıp bir şeyler atıştırmayı düşünüyorum. Belki Taksim'e de gidebilirim. Hem bu gece bayağ sakindir ve belki barada gidip kaliteli birileriyle tanışırım. Bilmiyorum sadece bu evden çıkmak istiyorum o kadar.

3 Ekim 2010

İçimde bi his var, her şey daha güzel olacak diye bağırıp duruyor. Umarım yanlış duymuyorumdur.

Bugünlerde içimde accık da olsa bi sıkıntı var ve bu his gittikçe beni köşeye sıkıştırmaya başladı. Çünkü evin kirası doluyor ve ben hala başka bir ev tutamadım. Bide öyle bir rahatımki, dersin burdan çıksam sanki gidecek başka bir yerim varmış gibiyim. Nerden geliyor bu kendime olan güven duygusu anlamadım. Yani aslında biraz inançlı biriyim ve sanırım ne olursa olsun, her halükarda yukarda birilerinin her adımımı takip edip, tam düşecekken elini uzatıp beni tutacağını düşünüyorum. Belki ondan, beki başka bir sebeptendir bilmiyorum, ama her halükarda şu an için ortada ev namına bi bok yok ve kısacası açıkta ha kaldım, ha kalıcam o durumdayım.

Geçen ay gidip baktığım şu teras kat umarım tutulmamıştır. İçimden ha bire, tutulmamasına dair dualar edip duruyorum, ki zaten para olmadığı için yapacak başka bir şeyim yok. Gerçi kirayı peşin istemeseler şimdi o evdeydim, ama işte hem buraya ödediğim kiranın dolmasını, hemde maaşımı bekliyorum. Çünkü cepteki parayla hiç bi bok yiyecek gibi değilim. Gerçi bu taşınmayı çok istediğim ev, şu an oturmakta olduğum evden sadece 100 tl ucuz. Yani aldığım maaşa göre yine öyle pek ucuz değil. Ama bilmiyorum lan o eve taşınırsam daha iyi olacak gibi. Hem ev en üst katta ve 4 tarafından da eve girebilecek hiç kimse yok, çünkü en yüksek bina o ve üstelik her iki tarafı kocaman balkonlu ve tertemiz bi ev.

Bir de, az önce şu cümleyi yazarken farkettim ''ev en üst katta ve 4 tarafından da eve girebilecek hiç kimse yok'' sanırım bu cümleyle, kendi kendime sürekli güvende olmak istediğimi itiraf etmiş oluyorum. Belki bu cümleyi yazmamın nedeni, hep bir güvensizlik ortamında büyüdüğümden olsa gerek. Büyürken bütün işlerimde de böyle pimpirikliydim. Bir işin ıcığını cıcığını çok karıştırırım. Hiç kimsenin takmayacağı, herkesin gördüğü ama önemsemediği en olamayacak ihtimalleri düşünürüm. Hayatım boyuncada hep böyle oldum. Tanıştığım insanlarda da, durum hep böyle oldu. Önce en iğrenç yüzümü gösteriyorum. Eğer o kişi, beni o iğrençliğimle kabullenirse, zaten o doğru kişidir. Bu benim, tanıştığım kişiyi sınama şeklim. Ve sınavımı geçen pek az kişi olur. Sınavımı geçenlerden biride Piç Kurusu'ydu.

Neyse işte, yeni ev, yeni ev deyip duruyorum ama, gideceğim evde hiç bi bok yok ve bu evdeki eşyalar ise zaten benim değil. Çünkü bu evi tutarken eşyalı olmasından dolayı bu kadar yüksek kiraya tutmuştum ve şimdi çıkarken bi kaç parça mutfak malzemem yalnız var. Burdan çıkınca, gideceğim herhangi bir  evde ne sikim yiycem bilmiyorum. Gerçi bunu da pek takmış değilim. Hani oturup taksam ne olacak. Zaten bu evdeki eşyalardan bi sağlam çalışan buzdolabı yalnız, diğer her şey car curt çalışıyor. Hatta çamaşır makinesine çamaşır attığımda anca 2 günde yıkıyor. 2 gün boyunca çalışıp duruyor. Ne sikim bir çamaşır makinesidir hala anlamadım.

Yanisi şu ki, bu evden çıkarken, evin anahtarını teslim edip çıkıcam. Elim, kolum bom boş çıkıcam, gerçi ailemden ayrılırken de elim kolum boş çıkmıştım ve buna rağmen uzun süredir tek başıma her şeyin üstesinden gelebiliyorum. Bu sürekli içimi karartan ve karartmasına rağmen içimden sürekli boşver dediğim şu evden, başka bi eve geçtiğimde, her şeyin daha güzel olacağına dair bir his var içimde. O his öyle güçlüki ve bugüne kadar beni hiç yanıltmadı. Biliyorum her şey çok daha güzel olacak. Çünkü her şeyin çok daha güzel olmasına gerçekten ihtiyacım var...

2 Ekim 2010

Eğik cümleler (Konuyla alakası olmayabilir, ama ne biliyim ammına koyım aklıma böyle bi başlık geldi)

Bu sabah 11 de uyandım, ama hiç yerimden kıpırdıyasım yoktu ve koltukta öylece gömülü kalıp bilgisayarı açtım. Zaten koltuğun minderleri götümün kalıbını alalı uzun  zaman oldu. Ev arkadaşım gittiğinden bu  yana koltukta yatıp kalkıyorum ve çok geçmeden minderler götümden arta kalan bedenimin izinide alacaktır. Her sabah uyandığımda ilk işim maillere bakmak, eğer cevaplanacaksa yanıtları yazmak, sonrada boş işler için nette turlamaktır. Bugünde öyle yaptım. Sonrada pornodan,  Dexter dizisine saplandığım için nette dolanıp diziport.com a girdim. Üst üste 7 bölüm izledim ve sanırım şu an karşıma nefret ettiğim biri çıkarsa, etrafı naylonla falan kaplamaya bile gerek görmeden,erkekse önce sikini, kadınsa önce dilini kesmeye başlayarrak onu parçalara ayırabilirim. Hatta kadınsa dilini koparıp götüne, erkekse sikini kparıp ağzına tıkarım. Neyse içimdeki katili rahat bırakıp, acıktığımı farkettim, çünkü dün geceden bu yana bir şey yemedim ve sanırım en son enerji içeciği içtiğimdir. Kurban olduğumun Reb-Bull'u, gece boyunca beni zıplattığı yetmezmiş gibi, hem sikimi dik tuttu, hemde karnımı tok tuttu.

Elimi yüzümü yıkayıp üstüme, osbir çektikten sonra üzerine boşaldığım, sonra da buruşturup evin sağına soluna attığım kirli tişörtlerden birini geçirip balkonun kapısını açtm ve biraz sokağı izledim. Altımda, geçen gün terkos pasajından aldığım ucuz kapri vardı. Ve aslında bu kaprinin erkek değil kadın kaprisi olduğunu da balkonda henüz yeni farkettim. Çünkü fermuarı azcık açık unutmuştum ve kapatmaya çalışırken fermuarın sola baktığını ilk defa farketmiştim. Yıllar önce bir terzi arkadaşımla yaptığımız giyim kuşam tartışması esnasında, ben ''zaten artık kadın erkek giyimi diye bir ayrım kalmadı gibi'' deme cüretinde bulunmuştum, oda '' evet, kalmadı ama hala kadın pantolonlarında fermuar sol tarafa bakar'' demişti. Balkonda fermuarımı kapatmaya çalışırken bu cümle aklıma geldi ve bana pantolonu satan esnafın anasını, bacısını, gacısını siktikten sonra içeri döndüm.

Ammına koyduğumun esnafı neden o capriyi bana ucuz sattı şimdi daha iyi anladım. Hem sezon sonu, hemde hiç bir kadın, böyle siktiri boktan bir renkte capri alıp götünü güzel göstermeye çalışmazki. Ama benim gibi bi mal adam alır. Allahtan alırkende sadece evde giyinirim diye düşünüp almıştım. Vayy oruspu çocuğu yinede canımı sıktı piçoğlu piç. Bu düşünceleri boşverip, tişörtün sağında solunda bulunan kurumuş osbir lekelerini elimle çitileyip yok etmeye çalıştım.

Aklımda buzdolabında bulunan yumurtaları tavaya kırmak vardı. 2 haftadır lavaboda birikmiş olan bulaşıkların arasından tavaya elimi atıp çıkardığım an miğdem alt üst oldu. Tavayı yediklerimin kırıntılarıyla beraber bıraktığım için, tüm kırıntılar yağlar falan birleşip kurtçuk haline gelmişlerdi. Bide imansız gavurlar Allah yok derler. Al sana miğde bulandıran bi yoktan varoluş durumları. Tavayı olduğu yere bıraktım ve buzdolabına gittim. Dolapta ilk gözüme çarpanlar bi muz ve bi elma oldu. Sanırım geçen hafta sağlıklı beslenmeliyim diye kendimi gaza getirdiğim anlardan birinde almış olmalıyım. Muzu ayak üstü atıştırdım ve elmayı tabağa doğrayıp içeri bıraktım. Daha sonra önceki gün yarısını yediğim kızarmış tavuğu gördüm.  Bu açlıkla ısıtmak falanla uğraşamazdım, alıp soğuk soğuk yedim. Baktım doyacak gibi değilim, dolaptaki zeytin tabağından 1-2 tane atıştırırken, terayağını aldım ve getirip ekmeğin arasına sürdüm. Tereyağını bırakırken balı gördüm, bi çatal alıp bir kaç defa batırıp yedim. Balı ekmek arasına sürmekle uğraşmak istemedim. Zaten sonuç olarak hepsi bok olacaklardı :Pp

Tereyağlı ekmeği yedim ve sonra kalkıp ketılda su ısıtıp tüm bulaşıklara döktüm. Bunu bir kaç defa daha yaptım ve biraz olsun temizlenip kurtlardan arındıklarına emin olunca alıp bulaşık makinesine attım. Ammına koyım bulaşık makinesini de ne diye keşfetmişler anlamadım. Çünkü bulaşıkları atmadan önce senin kendin alıp yıkaman gerekiyor. Ee ammına soktuğumun dünyasında, sonuç olarak bulaşıkları yinede ben yıkayacaksam, bulaşık makinesini ne diye alıyorum ki? Al sana mantık hatası. Zaten bu hatalarla yaşayıp gidiyoruz. Neyse bulaşık makinesi ve bulaşık makinesindeki mantık hatasını da siktir ettim. Sonra makineyi çalıştırdım ve gidip dolaptan kola aldım.

Ha bide, dün gece bara gidip bi çocukla tanıştım. İlk farkettiğimde çok yeni olduğunu anladım, bende aptal şapşal hareketler yapıp, beni tavlamasına izin verdim. Bide tanıştığımızın ilk dakikasında bana ''utangaçsın'' demez mi ^_^  güldüm ama sanki söylediklerinden dolayı rahatsızlık duyup, utangaç havayla beni gülme tutmuş gibi bir tavır takınıp ellerimi cebime attım ve başka yöne döndüm. Oysa benim ne kadar ucuz biri olduğumu hiç bilmiyordu ve zaten bilsinde istemiyorum. Takındığım maskenin, el kol hareketlerini, mimiklerini bu kadar başarılı bir şekilde yaptığımı nerden bilecekki. O tamamen cinsel bir masumiyet içinde, benimle iletişim kurarken, ben iplerin onda olduğunu hissetirmek için türlü numaralar yapıp onunla oynuyordum. Bi ara utangaç biri olmadığımı, çok cesur biri olduğumu göstermek için sürekli onu öpmeye çalıştım. Sonrası geldi zaten. Ama aslında o benden daha utangaçtı ve ben yer yer onu taklid ediyordum.Tıpkı bi ayna gibiydim. Ondaki hareketin aynısını 2 dakika sonra ben yapıyordum. İşte bu kadar ucuzdum...

Biraz daha sohbet ettik. Bi ara beni karizmatik bulduğunu söyledi, o anda götüm tavan yaptı, pişmiş kelle gibi sırıtıp ''eheheheh saol'' falan diye söylenip ''sende çok tatlısın'' deyiverdim. Hatta bunu bir kaç defa daha söyledim ve aslında gerçekten tatlıydı. Onu beğenmiştim ama çok gentiç ve genç olmasından dolayı onunla  öpüşürken, çiğ et yemiş gibiydim. Kendimden bi kaç yaş küçük adamlardansa, 30lu yaşlarındaki adamları daha yakın buluyorum. Sanki istediğim şey her ne ise, onlar bana bir an önce verebilecek gibiler. Daha güvenilir gibiler. Her şeyi yeni yeni öğrenip sindirmişler ve öğretmeye hevesliler. Üstelik öğretirken 40lı yaşlarından gün sayan ve sürekli etrafa nasihatler veren ukala adamlar gibi de değiller. Gerçkten hayatı sindirmişler ve daha bilgece yaşıyorlar gibime geliyor. Sanırım bu bilgece yaşadıklarını düşünmemden dolayı onları daha çekici ve vazgeçilmez buluyor olabilirim. Neyse işte zaman geçip saat ler 03:00 e geldiğinde, illa yalnız kalmak istediğini söyleyince bana geldik. Ama erken çıkması için yolda gelirken ''evin bana değil, bi arkadaşıma ait olduğunu bu yüzden bir kaç saat takılabileceğimizi, yoksa sabah çocuğun iş dönüşü bizi yakalarsa ayıp olacağını'' söyledim. Birde ilişkiye girmeyeceğimi, ama isterse saatlerce sevişebileceğimizi ekledim ''Tamam'' dedi geldik, soyunduk ve işe koyulduk.

Çocuk dediğim de dev gibiydi, ama o dev gibi görüntüsüne rağmen henüz 20 yaşındaydı. Zaten şimdiki 20li yaşlarına yetişen herkes böyle dev gibi. Ammına koduğumun bu yeni nesli, ne yiyorlar da böyle öküz gibi oluyorlar bi bilsem bende onların yediklerinden yiycem. Ama yok zıkkımın kökünü yiyorlarki böyle dev gibi oluyorlar. Çocuğu anlatıyım da, yazıyı bitiriyim. Tasarım öğrencisi, dazlak, hafif göbekli ve benden 10 cm uzun. Bide sakalı var ama seyrek. İlişkilerde sadece karşısındakinin isteklerini yerine getirmekten zevk alıyor. Osbir bile çekmedi, ''ne istiyorsan onu yapalım'' diye diye kulağımı sikti. Bende 69 u sevdiğimi söyledim, bunu duyunca 2 defa yaptık. Ben boşaldım o ''isteklerin neler'' deyip durdu. Ben de ''o esnada yapmak istediklerim neyse yaparım, şu olsun bu olsun diye şartlanma içine girmiyorum'' dedim ve onun fantezilerini sordum. Bir kaç defa kem küm edip sustu ve en son ''tamamen güvendiğim birinin beni yatağa bağlaması fantezim var'' dediğinde, öpüşüyorduk ve durup ''Ciddi misin'' dediğimde ''evet'' dedi. Şaşırdım, hemde çok şaşırdım. Hani bugüne kadar, üzerime işe, hatta ağzıma işe diyende oldu, ama beni bağla diyenle ik defa tanıştım.

Gece boyunca kölemmiş gibi davranmak istediğini anlamamak eşşeklikti ama, anlamamazlıktan geliyordum. Yalnız ben onu anladımda, o beni anlamadı. Çünkü ben sahiplenmekten yalnız değil, sahiplenilmektende hoşlanıyorum. Oysa o sadece sahiplenmekten çok, emir verilmesinden, verilen istekleri yerine getirmekten hoşlanıyor. Neyse işte, sabah 05:30 da giderken, benimle bi daha görüşmek istediğini söyleyip gitti. ''Hımm tamam'' görüşürüz falan dedim. Aslında bi daha çiğ et yemek gibi bir isteğim yok ve bu dev gibilerin görüntülerinin arkasından da böyle 20 li yaşlarından çoluk çocuk çıkmasıda miğdemi bulandırıyor. Sanırım barın ışığında biriyle kesişirken, yaşından iyice emin olmadan biriyle tanışmamalıyım. Yada daha ilk bakışmada nufus kağıdı göstermelerini istiycem gibi.